Tahran’dan dönen evdeki yanlış hesap ve Türkiye’nin çıkaracağı dersler
ABD ve İsrail’in İran’a saldırısıyla başlayan savaşın 40’ı çıkarken, Pakistan’ın büyük çabası ile iki haftalık barış müzakerelerine evrilmesini dilediğim iki taraflı ateşkes sürecinde savaşı Türkiye açısından çok iyi okumak, çok iyi dersler çıkarmak gerekiyor. Ancak önce şunları bir kez daha belirteyim... ABD’nin, İran’ı hiç okuyamadığı görüldü. Aceleci Evangelist-Siyonist ittifakı çuvalladı! Pentagon’un stratejik öngörüsü sınıfta kaldı. ABD ve İsrail’de halk savaş aleyhtarı olarak meydanlara çıkarken İran’da tam tersine halk vatan savunması adına meydanlara çıktı. “Taş devri” demogojik blöfünü de gördü İran halkı ve bombalanacağı öne sürülen stratejik hedeflere canlı kalkan oldu. ABD-İsrail Epistein İttifakı çakıldı, yalnız kaldı, umduğu desteği bulamadı. Hitler’in ilerleyişi karşısında birleşen dünya, şimdi de katıldığım ve genelde de kabul gören tanımla Epistein ittifakına karşı birleşti adeta. Öteyandan, İran, öteden beri öne sürdüğü şartlarda ısrarlı. ABD ise Hürmüz Boğazı’nda serbest geçişte ısrarlı. Fakat sabahın sahibi soruyor; zaten açık değil miydi Hürmüz Boğazı? Bunca can kaybı ve yıkıma değer miydi Tahran’dan dönen evdeki yanlış hesap?!.
Umarım politikanın savaşa evrildiği süreç iki haftalık ateşkes ve yine umarım başlayacak müzakerelerle barışa evrilir. Savaşın devamı yine savaş değil, müzakere ve barış olur. Evangelist-Siyonist ittifakı da onca yıpranmanın ardından haddini bilir ve küresel hegemonya iddialarından geri adım atar. Dünyanın tek kutuplu bir dünya olamayacağını görür. BM de artık “BM” olmaya gider bu son yaşanan savaştan ders alıp. Ve aklıma bir söz geliyor; “barış yapmayı bilmiyorsanız savaş açmayın”. Umarım, ABD kamuoyu şaşkın ördek, tehlikeli bir deli olan Trump’a barış yapmayı öğretir bu iki haftalık ateşkes sürecinde. Ne söylediğimin farkındayım; Trump gerçekten de tehlikeli bir deli ve bundan uzak durmak gerekiyor. Bununla “dostum” yollu temaslara hiç gerek yok. Bu sözümün adresi de malum.
Bu doğrultuda artık savaşın yıldızı İspanya’nın yanında Türkiye, Pakistan, Mısır, Brezilya, Japonya, Almanya, İtalya gibi devletlerin inisiyatif alması şart. Ancak bu BM’yi hiçe sayan ABD’ye hizalanarak olacak iş değil. Bu sözüm Cumhurbaşkanı Erdoğan’a; “dünya beşten büyük” de gereğini yapacaksınız. BM’deki reform sürecine ivme kazandırmak için saydığım devletlerle kontak kurarak harekete geçeceksiniz.
TÜRKİYE, SAHTE BAYRAK OPERASYONLARINA MARUZ KALDI
Savaşı Türkiye açısından maddeler halinde okuyabiliriz şimdi…
1)ABD’nin İsrail ile başbaşa kalması, NATO ülkelerini bile yanına alamaması Türkiye’nin elini rahatlattı. Eğer bazı NATO ülkeleri de ABD’nin peşine takılsaydı Ankara aldığı pozisyonda oldukça zorlanacaktı.
2)Sahte bayrak operasyonları yapıldığı, Türkiye topraklarına düşen bazı füze parçaları ya da önleyici aygıt parçalarının bu bağlamda olduğu kuvvetle muhtemel. ABD-İsrail, Türkiye’yi taraf olmaya zorladı. Bu noktada Dışişleri Bakanlığı’nca İran Dışişleri Bakanlığı ile temasta olunması kıymetli. Ki, İran’ın Türkiye’ye füze sallaması mantık dışı. Çünkü çıkarlarına aykırı olurdu. Karşısındaki cepheyi genişletmek istemezdi.
TÜRKİYE’NİN ALDIĞI POZİSYONDA TARİHİ SÜREÇ VE ATATÜRK’ÜN ATTIĞI TEMELLER VAR
3)Türkiye’nin geleneksel dış politikası komşularıyla ve bölgesindeki devletlerle istikrara dayalıdır. Atatürk’ün temellerini attığı bu dış politikanın alameti farikası da “Yurtta Barış, Dünyada Barış” olmuştur. AK Parti döneminde bu politikadan özellikle Suriye’de sapma söz konusu olduysa da Dışişleri’ndeki görece sağduyulu unsurlar ve muhalefetin ulusal çıkarları gözeten uyarılarıyla yeniden aynı hataların tekrarlanması zor tabii ama yine sağduyulu çevrelerin, muhalefetin bir gözü açık uyumasında yarar var. Daha açık not edeyim; AK Parti hükümetinin Suriye’de Atatürk’ün öğüdünü (Arapların kendi içindeki anlaşmazlıklarda taraf olunmaması, karışılmaması) yok sayarak iç savaşta taraf olması ve ÖSO’yu bir vekalet unsuru olarak eğitip donatması çok yanlıştı.
4)ABD’nin İran’a saldırısında Ankara’nın aldığı pozisyonda TBMM’nin 1 Mart 2003 Irak Tezkeresi ruhu kendini hissettirmiştir. Trump’ın kimi üzeri örtülü açıklamalarında Ankara’dan İran’a dönük bazı taleplerinin olduğu anlaşılıyor. Ancak belli ki bu talepler karşılık görmemiş. Ancak, Ankara, Cumhurbaşkanı Erdoğan, TBMM Başkanı Kurtulmuş ve Dışişleri Bakanı Fidan’ın ağzından sürekli olarak İran’a yönelik saldırıdan dolayı İsrail’i muhatap alıp kınadığını gördük. Üçü de ne ABD’yi, ne Başkan Trump’ı ağzına dahi almadı! Sanırsınız ki savaş İsrail-İran arasında cereyan ediyordu! Bir İslam Ligi ülkesi olarak bile İslam Ligi ülkesi İran’a dönük saldırının asıl unsurunun hiç kınanmaması, en azından savaşın kurallarının hatırlatılmaması tarihimize hiç de iyi geçmeyecek. Şu düşünülebilir; belki arabulucu olabilmek için ABD’ye ilişmemiş olabilir hükümet. Ancak, İran’ın Türkiye ile iyi geçinmek istemekle birlikte bir NATO üyesi olan, bu bağlamda ABD ile aynı gemide olan Türkiye’yi arabulucu olarak kabul etmeyebileceği görülmeliydi. Nitekim, bu rolü Pakistan aldı ve uluslararası toplulukta büyük puan topladı.
5)Tabii Ankara’nın savaştaki pozisyonu açısından tarihi etkenler de birinci derecede rol oynamıştır. Türkiye-İran sınırı 1639’daki Kasr-i Şirin anlaşmasından bu yana değişmedi. Hiç sıcak çatışma olmadı değil, 18. yüzyılda örneğin 1730’daki Nadir Şah zamanındaki gibi bazı çatışmalar olsa da sınır her defasında 1639’daki haline döndürüldü. Türkiye ve İran’ın çıkarı birbiriyle çatışmadan güçlü ulus devlet niteliğini korumaktır. Atatürk de sağlığında İran ile ilişkileri geliştirmiştir. Şah, Türkiye’yi ziyaret etmiş ve Atatürk tarafından fevkalade ağırlanmıştır.
RİYAD TOPLANTISI VE YAYINLANAN FİDAN’IN DA İMZALADIĞI BİLDİRİ AKLA ZİYAN
6)Yalnız, Ankara’nın Riyad’daki “Arap ve İslam Ülkeleri Dışişleri Bakanları Toplantısı”na katılması ve oradaki 12 ülkenin ortak bildirisine attığı imza hiç de iyi olmadı. Fidan’ın imzaldığı altı maddelik bildiri ABD’ye tek laf etmediği gibi bilakis İran’ı suçluyor! Bildiri, İran2a yönelik saldırılara ilişkin hiçbir itiraz içermiyor! Bildirinin temel fikri, “Körfez ülkeleri, Azerbaycan, Ürdün ve Türkiye’ye yönelik füze ve İHA saldırılarını durdurma çağrısı”ydı.
TÜRKİYE NE YAPMALI?
7)Ankara’nın İran’a yönelik politikası savaş sürecinde de, barışta da seçilmiş unsurların otoritesini artırmaya; dinsel otoriter-mutlak iradeyi zayıflatmaya yönelik olmalıdır. Ancak Ankara’ya şimdilik egemen olan siyasi iktidar döneminde Türkiye’nin bölgeye örnek olabilecek yumuşak gücü maalesef yara almaktadır, o yüzden devre dışıdır. Türkiye’nin İran’ın çağdaş dünyaya ve uluslararası topluma yüzünü dönmesinde etkisi olabilecek sınırlı ülkelerden birisi de Türkiye’dır ancak bunun için önce Türkiye’nin fabrika ayarlarına dönmesi zaruridir.
8)ABD-İsrail ve İran arasında cereyan eden 40 gün savaşından askeri açıdan da Türkiye’nin çıkaracağı çok büyük dersler var. Askeri lise, Harp Okulu ve Harp Akademisi’nin müfredatını bile değiştirecek bir savaş tablosu çıktı ortaya. Hava taarruz ve hava savunma sistemlerinin ön plana çıktığı, uyduların önem kazandığı, insansız hava ve deniz araçları ile dronların devreye girdiği, uçak gemilerinin, hayalet uçakların çöp olduğu bir savaş yaşandı. İran’ın stratejik bir tercihle, uzun menzilli füzelerle savaşı 40 gün götürebildiği, ABD ve İsrail cephesine direndiği, kafa tuttuğu bir savaş yaşandı. Haliyle, Türkiye’nin yaşanan gelişmeleri dikkate alarak barış zamanında olası bir savaşa hazırlık safhasını çok iyi değerlendirip aynı zamanda ordusunu caydırıcı bir niteliğe sıçratması önem kazanmıştır. Özellikle hava taarruz ve hava savunma sistemleri üzerinde çalışmak, Türkiye’nin var olan kapasitesini geliştirmek önemli hale gelmiştir. Bugün Bering’de, Hürmüz’de hak iddia eden kafa bakarsınız yarın Türk Boğazları’nda da aynı rüyayı görebilir! Paranoyaya kapılmadan bir gözümüzü açık tutarak uyumamız gerekiyor.
İÇ CEPHE NASIL OLUR?
9)Bir savaşta iç cephenin kuvvetli olmasının ne kadar önemli, hatta zorunlu olduğunu bu savaşta bir kez daha gördük. İran halkı devletinin yanında olmasaydı, İran asla direnemezdi Bir tane İran askeri veya subayı, bir tane yurtdışındaki İran diplomatı ABD’ye iltica etmedi, sığınmadı. Tam tersine sivil halk canı pahasına her gece meydanlara çıkıp vatan savunması için göğsünü gerdi. ABD ve İsrail’de ise tam tersine halk savaşın durması için hükümetleri aleyhine meydanlara çıktı. ABD medyasını bile arkasına alamadı Trump! Bizdeki iktidarın bundan çok ders alması gerekiyor. Temcit pilavı gibi iç cephe kavramını tekrar etmekle iç cephe güçlenmez! Siz tutup Türkiye’nin birinci partisinin cumhurbaşkanı adayını saçma sapan gerekçelerle zindana tıkacaksınız, muhalefetin belediyelerinin ensesinde boza pişireceksiniz ondan sonra da iç cepheden bahsedeceksiniz! Siz iç cepheyi bilakis zayıflatıyorsunuz! Türkiye’nin iç cephesi zamanında kuvvetli olmasaydı 6. Cumhurbaşkanı Fahri S. Korutürk'ün ve Ecevit'in başbakanlığındaki koalisyon hükümetinin kapsayıcı liderliğinde girişilen, Türk ordusunun başardığı Kıbrıs Barış Harekatı yapılamazdı. Hele ikinci harekat hiç yapılamazdı. Bunu unutmayalım, hep hatırlayalım. Keza, iç cephemiz güçlü olmasaydı ve Büyük Atatürk’e, Atatürk Cumhuriyeti’ne uyulan güven olmasaydı Hatay da anavatana katılabilir miydi? O yüzden soldan saysan soldan saysan yüzde 40’ı zor bulan iktidar blokunun tek başına bu orana yaklaşan CHP’yi ‘düşman’ kategorisinde görmekten çabucak vaz geçmesi gerekiyor. İktidar blokunda Cumhurbaşkanı ve AK Parti Genel Başkanı Erdoğan’ı bu konuda uyaracak hiç mi sağduyulu aktör kalmadı?