Toros Katarı, dumanlar ve ıslık sesleri çıkartarak istasyona girdi, yavaşladı ve durdu. Yolculardan biri tahta bavulunu aldı, trenden indi. Yürüdü. Karşıdaki mor gölgeli Hasan Dağı’na doğru döne kıvrıla uzanan tozlu patikayı ve tam da yolun tepelerin ardında gözden yittiği noktaya kurulmuş olan köyü gördü. Tahta bavulunu omuzladı. Köye ulaştı. Kerpiçten yapılmış eğri büğrü yirmi kadar eve baktı. Evlerin hemen önünden akıp giden leş kokulu suları, o sularda bağıra çağıra oynayan çıplak ve pislikten kapkara olmuş çocukları gördü. Suyu akmayan köy çeşmesini, yıkıldı yıkılacak okul binasını da gördü…
Nedir, gördüklerinin hiçbiri onu şaşırtmadı. Şaşırtmadı, çünkü kendisi de buraya beş altı saat kadar mesafedeki bir köyde doğup büyümüştü. Kendi köyü de bu köyün tıpatıp aynısıydı. O da tüm ailesiyle birlikte tek bir odada yatıp kalkmış, lağım ve bulaşık suları içinde oynamış, tandırda ısınmaya çalışmıştı.
Doğup büyüdüğü Niğde Aksaray Demirci Köyü’nden fazla uzakta olmayan Nurgöz Köyü’ne tayini çıkan genç öğretmen, gördüklerine hiç şaşırmadan yeni ‘evine” yerleşti. Bavulundan çıkardığı kalın sarı deftere, ucu güdük bir ‘sabit kalemle’ yazmaya koyuldu.