Köyler boşalıyor, şehir organik gıda arıyor
Türkiye’de iklim göçleri başladı.
Bu hafta katıldığım “Kökten Değişim” başlıklı toplantısından bana kalan en net cümle bu oldu. 6 Ekim’de Hayata Destek Derneği’nin düzenlediği toplantıda iklim krizinin bir çok tarafı sahnedeydi. Beni en çok ilgilendiren bölümü sahadaki çiftçiler oldu. Anlattıklarından iki önemli not: Bir; iklimin değişmesiyle birlikte köyde kalmanın da giderek zorlaştığı, İki; şehirdeki organik gıdanın karşılığı artık köylerde yok.

“Kırsalda İklim Değişikliğinin İzleri” oturumunda Kahramanmaraşlı çiftçi Ali Bulmuş, Adıyamanlı muhtar Alişan Özdoğan ve Hataylı çiftçi Muhammet Yaka’yı dinledim.
Konuştukları mesele yalnızca havanın ısınması değildi. Köyde hayatın nasıl devam edeceğiydi.
Ali Bulmuş, eskisi gibi kar yağmadığını, alıştıkları mevsim düzenini artık göremediklerini anlattı. Bir zamanlar 200 hane olan köyünün 10 haneye kadar düştüğünü söyledi. Gençler kalmamıştı.
Bu sözler, göçün nedenlerini tek başına açıklamıyor. Ama bize düşünmemiz gereken bir tablo sunuyor: Üretim koşulları zorlaşırken köyler de boşalıyor. Toprağı işleyecek, ağaca bakacak, üretim bilgisini bir sonraki kuşağa aktaracak insanlar azalıyor. Su azaldığında, ürün yetiştirmek zorlaştığında, üretim maliyeti arttığında bu nedenlere bir yenisi daha ekleniyor. İklim krizi.
Peki biz şehirde bunun ne kadar farkındayız?
Market rafı doluysa üretimin sürdüğünü düşünüyoruz. Domates pahalanınca fiyatını konuşuyoruz. O domatesi yetiştiren insanın gelecek yıl da tarlasında olup olmayacağını pek sormuyoruz. Hatta çocuğumuza “organik” yiyecekler bulmak için köylülerin satış yaptığı pazarlar bulmaya çalışıyoruz. Şehirde “organik” kelimesine büyük bir anlam yüklüyoruz. Etiketlere bakıyor, daha sağlıklı olduğunu düşündüğümüz ürünleri arıyor, bazen onlar için daha fazla para ödüyoruz.
Köyde ise üreticinin önünde başka sorular var: Ürünü hastalıktan nasıl koruyacağım? İlaç kullanmazsam ne kadarını kaybedeceğim? Başka bir yöntem varsa bunu bana kim gösterecek? Maliyetini nasıl karşılayacağım? Ve çiftçi, organik tarımın artık yapılamadığı yönündeki uygulamalarını anlatıyor o salondaki dinleyicilere. Artan sıcaklıklarla, hastalıklarla ve zirai ilaç kullanımıyla bu ürünlerin organik olmasının mümkün olamayacağını söylüyor.
Bu anlatımlardan Türkiye’de organik tarımın tamamen bittiği sonucu çıkarılamaz elbett. Ama üreticilerin kendi koşullarında onu sürdüremediklerini söylemesi de görmezden gelinemez.
Adıyamanlı Alişan Özdoğan, depremin su kaynaklarına etkisini, sulama ihtiyacını ve damlama sulamanın maliyetini anlattı. “Çiftçi daha az su kullansın, verimli üretim yapsın, değişen iklime uyum sağlasın.” Dedi ve soruları da ardı ardına sıraladı.
Peki çitçinin sistemi kuracak parası var mı? Hangi ürünü ekeceğini biliyor mu? Yeni bir ürüne geçtiğinde alıcı bulabilecek mi? Yanlış bir karar verirse o yılın kaybını karşılayabilecek mi?
Yani bir üreticiye “Suyu tasarruflu kullan” demekle iş bitmiyor. Bunun yolunu göstermek, uygulayabileceği koşulları oluşturmak gerekiyor. Yoksa çözüm diye sunduğumuz şey, çiftçinin önüne konulan yeni bir masrafa dönüşüyor.

Muhammet Yaka, Hatay’daki zeytinlerden, narenciyeden söz etti. Kuruyan ağaçları, değişen yağışları, ekim ve hasat zamanlarında yaşadıkları sorunları anlattı. Ürünün kalitesi kadar pazarı da meseleydi. Muhammet’in bir diğer derdi de sahada uzmanları göremiyor olmaları.
Muhammet Zeytinin de strese girebildiğini öğrendiğinde bu bilgiyi köylülere aktarmış. Köylüler ise “zeytin de strese girer mi” diye gülmüşler. Muhammet’in bu hikâyeyle dikkat çektiği mesele, bilgiyi çiftçiye ulaştıracak insanların sahada olmamasıydı. Kendilerine bunları anlatacak yetkililerin, ziraat mühendislerinin eksikliğiydi.
Çiftçi ağacındaki değişimi görüyor. Yaprağı, meyveyi, toprağı tanıyor. Ama karşılaştığı sorunun nedenini ve ne yapması gerektiğini öğrenebilmek için uzman desteğine ihtiyaç duyuyor. Alıştığı yöntemler artık sonuç vermediğinde kime soracak?
Zeytinin strese girmesine gülünmesi, bilimsel bilgiyle üreticinin gündelik hayatı arasındaki mesafeyi gösteriyor. O mesafeyi kapatmak için tarlaya gitmek, ağacın başında konuşmak, çiftçinin sorusunu dinlemek gerekiyor.
Oturumda dile getirilen talepler çok somuttu. Üreticiler, yetkililerle daha fazla buluşmak istiyorlardı. Deprem, sel veya yangın olduktan sonra yapılan ziyaretlerin yanında, afet öncesinde bilgiye ve hazırlığa ihtiyaç duyuyorlardı.
Hangi ürünleri ekebileceklerinin anlatılmasını, hastalıklarla mücadelede yol gösterilmesini istiyorlardı. Ürettikleri zeytinyağını satabilmek için pazarlama desteği talep ediyorlardı.
Tarım ilacı ambalajlarının nehre atılması da konuşuldu. Bu da bilginin ve hizmetin tarlaya kadar ulaşması gerektiğini gösteriyor. İlacı kullanan kişiye ambalajını ne yapacağını anlatıyor muyuz? Güvenle teslim edebileceği bir toplama sistemi sağlıyor muyuz?
O ambalajı nehre atan kişinin sorumluluğu var. Ancak bilgilendirmenin, toplamanın ve denetimin nerede eksik kaldığını da sormak gerekiyor. Çünkü o nehir başka tarlalara, başka insanların kullandığı suya ve başka canlıların yaşamına bağlı.
İşte iklime uyum dediğimiz şey, bu sorulara verilen cevaplarda somutlaşıyor.
Çiftçi hangi ürünü ekeceğini biliyor mu? Suyunu koruyabiliyor mu? Ağacını yaşatabiliyor mu? Ürününü satabiliyor mu? Köyde kalan genç, burada bir gelecek kurabileceğine inanıyor mu?
Türkiye’de iklim göçünü konuşmak için insanların sırtlarında çantalarla yollara düştüğü görüntüleri beklememeliyiz. Bir köyde gençlerin kalmaması, bir tarlanın ekilmekten vazgeçilmesi, üreticinin geçinmek için başka yere gitmesi de dikkatle izlenmesi gereken işaretler.
Göçün içinde iklimin payını araştırmak, üreticinin anlattıklarını duymak ve köyde kalmayı mümkün kılmak zorundayız. Bunun için uzmanların bilgisiyle çiftçinin deneyiminin tarlada buluşması gerekiyor. Yoksa biz şehirde organik gıda ararken, o gıdayı yetiştirmesini beklediğimiz insanlar köylerinden çoktan ayrılmış olabilirler.