İstanbul
Parçalı bulutlu
20°
Adana
Adıyaman
Afyonkarahisar
Ağrı
Amasya
Ankara
Antalya
Artvin
Aydın
Balıkesir
Bilecik
Bingöl
Bitlis
Bolu
Burdur
Bursa
Çanakkale
Çankırı
Çorum
Denizli
Diyarbakır
Edirne
Elazığ
Erzincan
Erzurum
Eskişehir
Gaziantep
Giresun
Gümüşhane
Hakkari
Hatay
Isparta
Mersin
İstanbul
İzmir
Kars
Kastamonu
Kayseri
Kırklareli
Kırşehir
Kocaeli
Konya
Kütahya
Malatya
Manisa
Kahramanmaraş
Mardin
Muğla
Muş
Nevşehir
Niğde
Ordu
Rize
Sakarya
Samsun
Siirt
Sinop
Sivas
Tekirdağ
Tokat
Trabzon
Tunceli
Şanlıurfa
Uşak
Van
Yozgat
Zonguldak
Aksaray
Bayburt
Karaman
Kırıkkale
Batman
Şırnak
Bartın
Ardahan
Iğdır
Yalova
Karabük
Kilis
Osmaniye
Düzce
46,4551 %-0.02
53,1193 %-0.21
6.165,55 % -1,93
62.647,75 %-2.015

İnsan Huzuru İçin Onurundan Vazgeçer mi?

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:
İnsan Huzuru İçin Onurundan Vazgeçer mi?

Son birkaç gündür sosyal medyada dolaşan kısa bir video, uzun zamandır üzerine düşündüğüm bir meseleyi yeniden aklıma getirdi.

LGS sınavından çıkan bir kız çocuğu... Annesi matematik öğretmeni. Çocuk matematik testinde beş yanlış yapmış. Videoda dikkat çeken şey ise bu beş yanlışa yüklenen anlam. Zira annenin kaygısı, çocuğun emeğinin karşılığını alamaması değil. "El aleme ne diyeceğiz?", "İnsan içine nasıl çıkacağız?" cümleleri, birkaç dakika içinde bütün konuşmayı ele geçiriyor. O anda sanki sınavı çocuk değil, anne veriyor. Başarısız olma korkusunu da kendi üzerine alıyor, sonra onu olduğu gibi çocuğun omuzlarına bırakıyor.

Bir çocuğun daha on bir-on iki yaşlarından itibaren bir sınava hazırlanmak için odalara kapanması, oyun saatlerini test kitaplarına değiştirmesi başlı başına ağır bir yükken, bir de sevdiği insanın sevgisini veya onayını kaybetme ihtimaliyle karşı karşıya kalması çok daha başka bir ağırlık oluşturuyor. Çünkü o noktadan sonra çocuk, yanlış yapmaktan değil; yanlış yaptığı için karşılaşacağı bakıştan korkmaya başlıyor.

Belki de insan hayatındaki en derin yaralar tam burada başlıyor. Çünkü bizi değiştiren şey çoğu zaman yaşadığımız olaylar değil, o olaylar karşısında içimize yerleşen sesler oluyor. Anne birkaç dakika konuşuyor belki ama çocuk o konuşmayı yıllarca kendi içinde tekrar ediyor. Başlangıçta annesine ait olan ses, yavaş yavaş çocuğun kendi iç sesi haline geliyor.

İşte bu yüzden uzun zamandır kendime şu soruyu soruyorum:

İnsan neden bazen onurunu korumak yerine huzurunu korumayı seçiyor? Daha da önemlisi, kendisine yapılan büyük haksızlıkları zamanla nasıl olup da normalleştirebiliyor?

***

Belki de bu sorunun cevabı, insanın sandığımız kadar adalet arayan bir varlık olmamasında yatıyordur. Çünkü yalnızca haklı olmak istemeyiz. Aynı zamanda ait olmak, kabul görmek, dışlanmamak ve hayatımıza devam edebilmek de isteriz.

Elbette herkes geri çekilmez. Mücadele edenler, itiraz edenler, bedel ödemeyi göze alanlar da vardır. Ancak onların karşısına da çoğu zaman başka bir baskı çıkar: Toplumun yargısı. Özellikle toplumsal ve siyasal meselelerde, insanlar haksızlığın kendisini tartışmaktan çok, ona itiraz eden kişiyi yargılamaya meyillidir.

Ancak hayatın içinde çokça, tuhaf bir biçimde kendi incinmişliğimizin üzerinden geçerek yaşamaya devam ederiz. Hakkımızın yenildiğini bilir ama hiçbir şey olmamış gibi aynı ortamda bulunmayı sürdürürüz. Değersizleştirildiğimizi hisseder ama ilişkiyi tamamen koparmayız. Veyahut da hakkımızın yenildiğini anlarız fakat bazen gerçeği inkâr edenlere gerçeği anlatmaya çalışmaktan vazgeçer, onların kurduğu oyunun dışında kalabilmek için sessizce geri çekiliriz. Kandırıldığımızı anlar ama hayatımızı o öfkenin etrafında kurmamak için susarız. Aşağılandığımızı unutmaz ama unutmuş gibi davranırız.

Dışarıdan bakıldığında buna “boş vermek”, “büyütmemek”, “olgun davranmak” ya da “büyüklük göstermek” denebilir. Oysa insanın içinde çoğu zaman daha karmaşık bir pazarlık vardır.

Çünkü insan sürekli çatışma halinde yaşayamaz. Her kırgınlığın peşine düşemez. Her hesabı kapatamaz. Hayat, çoğu zaman kişiyi, adalet ile devam edebilmek arasında seçim yapmaya zorlar.

Bazen bir ilişkiyi korumak ister, bazen ait olduğu çevreyi. Bazen kurduğu hayatı, bazen de yalnızca iç huzurunu…

Bu yüzden insan kimi zaman haklı olmaktan vazgeçmez ama hakkını aramaktan vazgeçer. Adaleti değil, düzeni; hesaplaşmayı değil, hayatın akışını korumayı seçer. Çünkü huzur dediğimiz şey çoğu zaman yalnızca içsel bir duygu değildir. Aynı zamanda kurulmuş bir düzenin devamıdır. İlişkilerin, alışkanlıkların, dengelerin ve insanın kendisine kurduğu dünyanın bozulmadan sürmesidir. Bazen bir haksızlığa itiraz etmenin bedeli, o düzeni sarsmaktır. İnsan da haklı çıkmaktan çok, o ahengin bozulmamasını tercih eder.

Ancak tam da burada çoğu zaman fark edilmeyen bir dönüşüm başlar. İnsan kendisine yapılan haksızlığı unutmaz; fakat onunla yaşayabilmek için ona yeni bir anlam yükler. Önce sesini çıkarmaz, sonra ses çıkarmamayı makul bulur. Canını yakan şeyi küçültür, sıradanlaştırır, normalleştirir. En sonunda ise yaşadıklarını hayatın doğal düzeni gibi görmeye başlar.

Haksızlıkla yaşayabilmek için kendisini değiştirmiştir artık. İnsan, kendisine yapılan kötülükten değil, o kötülükle yaşamayı öğrenirken değişir.

***

İnsan ruhu, kendisiyle ilgili rahatsız edici gerçeklerle doğrudan yüzleşmeyi pek sevmez. Bu yüzden yaşadığı geri çekilişleri olgunluk olarak adlandırır. Suskunluğunu sabır olarak… Kırgınlığını anlayış olarak…

Vazgeçişini ise huzur arayışı olarak yorumlar.

Elbette bazen gerçekten de öyledir. Her mücadeleye girmek zorunda değiliz. Her yanlışın peşinden gitmek, her hesabı kapatmaya çalışmak da insanı tüketebilir.

Fakat kendimize sormamız gereken başka bir soru daha vardır: Gerçekten huzuru mu seçiyorum, yoksa yüzleşmekten mi kaçıyorum? Gerçekten affettim mi, yoksa kaybetmekten korktuğum için mi susuyorum? Gerçekten büyüklük mü gösteriyorum, yoksa artık mücadele etmeye değmeyeceğine mi inanıyorum?

İnsanın kendini kandırması, başkalarının onu kandırmasından çok daha kolaydır. Bazen yıllarca taşıdığı bir yükü erdem zanneder; çünkü onun bir yük olduğunu kabul etmek, taşımaya devam etmekten daha acı vericidir.

Bu yüzden her sessizlik saygıdan doğmaz. Her kabulleniş bilgelik değildir. Her geri çekiliş olgunluk anlamına gelmez.

Bazen huzur dediğimiz şey, yalnızca uzun zamandır taşımaya alıştığımız bir yenilgidir.

***

Bir kez susarsınız. Çoğu zaman bunun önemli olmadığını düşünürsünüz. Hayatın devam etmesi gerektiğini, bazı şeylerin büyütülmemesi gerektiğini söylersiniz kendinize.

Sonra bir gün benzer bir durumla yeniden karşılaşırsınız. Bir kez daha susarsınız. Sonra bir kez daha.

Sonra bir de bakmışsınız ki; başlangıçta sizi rahatsız eden şeyler artık eskisi kadar rahatsız etmiyor.

İnsan her şeye alışmaz belki ama birçok şeye uyum sağlayabilir. Bir zamanlar kabul etmeyeceği davranışları olağan görmeye başlar. Bir zamanlar sınır çekeceği yerde geri adım atar.

Bütün bunlar bir anda olmaz. Sessizce olur, yavaş yavaş, günbegün.

İnsan kendisinden büyük parçalar kopararak değil, küçük tavizler vererek değişir.

Belki de bu yüzden bir insanın hayatındaki en büyük kayıplar her zaman dışarıdan görünenler değildir. Kaybedilen bir iş… Kaybedilen bir mücadele… Biten bir ilişki… Bozulan bir dostluk… Bunların hepsi zamanla telafi edilebilir.

Fakat kişinin kendi haysiyetinden, kendi sınırlarından ve kendi hakikatinden vazgeçmeye başlaması çok daha derin bir kayıptır.

İnsanın iç dünyasında kaybettiği şeyler, çoğu zaman dışarıda kaybettiklerinden daha uzun yaşar.

 

Sadık ÇELİK

[email protected]​​​​​​​