İstanbul
Parçalı bulutlu
6°
Adana
Adıyaman
Afyonkarahisar
Ağrı
Amasya
Ankara
Antalya
Artvin
Aydın
Balıkesir
Bilecik
Bingöl
Bitlis
Bolu
Burdur
Bursa
Çanakkale
Çankırı
Çorum
Denizli
Diyarbakır
Edirne
Elazığ
Erzincan
Erzurum
Eskişehir
Gaziantep
Giresun
Gümüşhane
Hakkari
Hatay
Isparta
Mersin
İstanbul
İzmir
Kars
Kastamonu
Kayseri
Kırklareli
Kırşehir
Kocaeli
Konya
Kütahya
Malatya
Manisa
Kahramanmaraş
Mardin
Muğla
Muş
Nevşehir
Niğde
Ordu
Rize
Sakarya
Samsun
Siirt
Sinop
Sivas
Tekirdağ
Tokat
Trabzon
Tunceli
Şanlıurfa
Uşak
Van
Yozgat
Zonguldak
Aksaray
Bayburt
Karaman
Kırıkkale
Batman
Şırnak
Bartın
Ardahan
Iğdır
Yalova
Karabük
Kilis
Osmaniye
Düzce
43,4975 %0.02
51,6116 %0.02
6.398,87 % -5,75
76.564,38 %-2.537
Ara

İngiliz, ama profesör değil

YAYINLAMA:
İngiliz, ama profesör değil

John Paul Goss adlı İngiliz, İstanbul’da kaldığı evde yaşamını yitirmişti. Korkusuz, “İngiliz profesörün şüpheli ölümü” başlığıyla verdi haberi. Hürriyet, Odatv, Ülketv, İnternethaber gibi sitelerde de hep “İngiliz profesörün ölümü”nden söz ediliyordu.

Bu kişinin profesör olduğu bilgisi, komşu esnaf Abdurrahman Tekin’in, “Kendi ülkesinde profesörmüş” sözüne dayanıyordu. Ne bir araştırma yapılmış ne başka bir kişiye sorulmuştu.

Ben de internetten baktım, John Paul Goss adlı bu kişinin bir tek kitabı, makalesi yok. Bazı yerel sitelerde Goss’un İngiltere’de Newcastle ÜniversitesiMühendislik Fakültesi'nde görev yapan kıdemli bir akademisyen ve fizikçi olduğu yazılmıştı.

Fakat NewCastle Üniversitesi’ndeki profesörün adı John değil Jonathan Paul Goss. NewCastle Üniversitesi’ndeki bu profesör ile İstanbul’da yaşamını yitiren aynı kişi de değil. DHA’nın yayımladığı videodaki fotoğraflar benzemediği gibi İngiltere’deki profesörün 2024-2025 yıllarında yayımlanmış makaleleri de bulunuyor üniversitenin sayfasında.

Goss’un beş yıl önce İstanbul’a geldiği, bir süre evsiz kaldığı belirtiliyor, ama burada bir üniversitede çalıştığına dair de veri yok. Instagram hesabında da akademisyenliğine dair ipucuna rastlamadım.

Habercilerin, her söylenene inanma eğiliminde olmaları üzücü. Kolaylıkla yanlışa sürüklenebiliyorlar. Tam tersine, söylenen hiçbir şeye inanmayıp, her söyleneni, her gördüklerini kontrol etmeleri gerekli. Yok eğer sırf haberi daha çekici kılar diye “İngiliz profesör” yazmakta sakınca görmedilerse o daha da vahim bir gazetecilik yanlışı.

Güvenlik kaynakları ne çok haber yazıyor!

Tartışma, gazeteci Ferid Demirel’in, Nevzat Çiçek ve Yıldıray Oğur’un yazılarının görselini yan yana koyarak sormasıyla başladı:

“Aynı gün aynı anda Nevzat Çiçek ile Yıldıray Oğur’un aklına ‘Ankara’daki güvenlik kaynaklarına’ Suriye ve ‘süreci’ sormak gelir.”

Yıldıray Oğur da “Aynı off the record bilgilendirme toplantısına katıldığımız için olabilir mi? Sorularımızı sorduk, aldığımız cevapları da off the record toplantılarda kaynak gösterme usulüne göre kaynak göstererek yazdık” yanıtını verdi.

Tartışma sonra dallanıp budaklandı, ama ben hemen kavramsal karmaşayı gidereyim. Yıldıray Oğur, “Off the record” demiş, ama bu “kayıt dışı” anlamına gelir; hiç yazılamaz. “Deep background” (derin arka plan bilgisi) olsaydı da kaynağa atıfta bulunulmaması gerekirdi.

Oğur, yazısında “Ankara’daki güvenlik kaynaklarına” diye atıfta bulunduğuna göre bir grup gazeteciye “background” (arka plan bilgisi) brifing verilmiş. Bu, gazetecinin “yayımlanma koşullarını haber kaynağıyla müzakere ederek üzerinde anlaştığı” bir yöntemdir. Tekli değil, böyle toplu bilgilendirmeler olduğunda gazetecilerin kaynağın açıklanması için ısrarlı olmaları, dayatmaya karşı çıkmaları doğru olur.

Maalesef Türkiye gazetecilik pratiğinde buna pek rastlanmıyor. Nitekim, Oğur’un yazısında “bilgilendirme toplantısı” olduğu bile belirtilmemişti. Halbuki toplantının niteliği ve katılanlarla ilgili bilgi olması haberin inandırıcılığını artırır; şeffaflığı sağlar.

Ayrıca kaynağı gizli haberlerde olgusal bilgi aktarılabilir; ama kanaat, düşünce, görüş yansıtılmamalıdır. Zira bilgi başka kaynaklardan teyit edilebilir, edilmelidir de. Ancak kaynağını açıklamadan düşünce aktarılınca gazeteci o sözlerin sorumluluğunu üzerine almış olur.

Oğur’un yazısında da gizli kaynağın görüşünün yansıtıldığı bölümler var. Örneğin, “Güvenlik kaynaklarına göre önce yasa çıkarılmalı” cümlesi, iktidar çevrelerinin bugüne değin ifade ettiğinden farklı bir yaklaşım. Bu sözlerin sahibini bilmeden bağlamını kavrayabilmek mümkün değil. Çünkü “güvenlik kaynakları”, MİT de olabilir, Genelkurmay ya da Emniyet de…

Bir de yazıda, “Ankara, Rojava’da katliam, soykırım ve açlık gibi iddiaların büyük mevzi ve toprak kaybeden örgütün bu yenilgiyi örtmek için ürettiği propagandalar olduğunu düşünüyor” cümlesi var.

Hadi “Ankara”nın kim olduğunu geçelim, ama “Rojava’da katliam, soykırım ve açlık olduğu gibi iddiaları” doğrulamak mümkün olamıyorsa da tek yanlı düşünce aktarmak yerine karşı tarafın görüşünü de birlikte vermek daha adil bir yaklaşım olurdu.

Nevzat Çiçek’in de “Güvenlik kaynakları ne diyor: 25 maddede Suriye’de yaşananlar-görüşmeler-beklentiler” yazısında da “güvenlik kaynakları”nın temennilerini içeren bölümler var. Örneğin, Çiçek, “Öcalan’ın ‘Umut Hakkı’ meselesinde bunun Öcalan tarafından da şu an dile getirilmediği, ama şartlarının iyileştirildiği belirtiliyor” yazmış.

Oysa bu yazıdan bir gün önce İmralı’daki görüşmenin tutanakları açıklandı; orada Öcalan’ın milletvekillerine “Bahçeli'nin boşuna umut hakkı ibaresini kullanmadığını, bu olmadan kendisinin çalışamayacağını” söylediği görülüyor. Açıkça istemiş, dile getirmiş umut hakkını. Bu durumda “güvenlik kaynakları”nın yanıltıcı bilgi verdiği çok açık değil mi? Üstelik yanlışın bütün yükü de gazetecinin omuzlarına bırakılmış durumda.

Kuşkusuz “güvenlik kaynakları”nın bilgilendirmeleri Oğur ve Çiçek’in katıldığı brifing ile sınırlı değil. Suriye’deki gelişmelerin tırmanmasıyla birlikte daha da arttı bu tür haberler…Kendi adlarına açıkça söyleyemediklerini, gazetecilere yazdırıyor, söyletiyorlar.

Akşam’ın, “Olayları Kandil bu hale getirdi”, Anadolu Ajansı’nın “Terör örgütü YPG/SDG, Rakka’da bazı DEAŞ'lıların da tutulduğu hapishaneyi devretmemek için orduyla çatışıyor”, NTV’nin “Güvenlik kaynakları: Talep olursa askeri destek verilir”, Türkiye gazetesinin “TSK, Suriye’den 3 şartla çıkacak”, TRT Haber’in “Güvenlik kaynakları: Çatışmaların sebebi YPG'nin Suriye'nin geleceğini ve kaynaklarını sömürme kaygısıdır”, Sabah’ın, “SDG defteri kapanıyor” , haberleri “güvenlik kaynakları”na dayanıyordu.

Bu birkaç örnek bile, “güvenlik kaynakları”nın, medyadaki Suriye haberlerini etkili biçimde yönlendirdiğinin kanıtı. Yanlışlara dair hesap verme yükümlülükleri olmaması da cabası.

Gazetecilikte “doğru yol”

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, Murat Yetkin ile karşılaşmasıyla ilgili görüntüleri ve ardından gelen tartışmaları yazmaya fırsat bulamamıştım. Ünsal Ünlü de programında “Mesleğimiz açısından önemsiz miydi sence? İktidar sahibinin önünde ‘Doğru yolu bulma’ tartışması yaşanması ve bunun kahkahalarla karşılanmasının haber değeri yok muydu?” diye eleştirdi beni.

Haklıydı da. Murat Yetkin’i de ikna ederek o eksiği bu hafta gidermeye çalıştım. Murat Yetkin, TBMM çalışmalarını olabildiğince yerinde izlediğini, özellikle salı ve çarşamba günleri parti grup toplantılarını izlemeye çalıştığını vurgulayarak o gün Meclis’te yaşananları aktardı:

“AK Parti Grubu’nda Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın konuşmasını dinledikten sonra gazeteci arkadaşım Maruf Buzcugil ile ‘Gidip bakalım, belki soru da sorabiliriz’ diyerek dış kulise çıkarak diğer gazetecilerle birlikte Erdoğan’ın da çıkmasını beklemeye başladık. Erdoğan, hizamızdan geçerken birden durdu, bana dönerek ‘Sen çoktan yoktun ya…’ dedi. Doğrusu şaşırdım. Sonra diğer gazetecilere dönerek ‘Bu son zamanlarda piyasada var mıydı ya?’ dedi. Ben de ‘Ben hep buradayım, Meclis çalışmalarını sürekli izliyorum’ yanıtını verdim.

Bu arada, görüntülerden çıkarsama yapanlar için söyleyeyim, tokalaşma ya da tokalaşma girişimi de olmadı. Bunu olumlama ya da olumsuzlama değil, sadece olmadığını belirtmek için söylüyorum.

Cumhurbaşkanı’na yanıtımın üstüne Okan Müderrisoğlu “Son zamanlarda bir devridaim yapıyor, inşallah doğru yolu bulacak” diye söze girdi. Erdoğan, bana dönerek, ‘Bak, bak, ne diyor?’ dedi. Ben de ‘Okan doğru konuşmuyor. Ben Meclis çalışmalarını izlerim, kendisi de bilir, diğer arkadaşlar da bilir’ dedim.

Gazeteci arkadaşlardan da beni doğrulayanlar oldu. Cumhurbaşkanı yine bana dönerek ‘Ben niye görmüyorum o zaman?’ dedi. Ben de “Onu bilemem efendim, ama ben buradayım” dedim. Cumhurbaşkanı ve beraberindekiler de gülerek yanımızdan uzaklaştı. Olay bu.”

Murat Yetkin’in anlattıklarını dinledikten sonra, Erdoğan’ın tavrını “şaşkınlık” diye niteleyerek yazılan haberlerin durumu hafifletmiş olduğunu söyleyebilirim.

Çünkü Erdoğan’ın, Murat Yetkin ya da muhalif gazetecileri, kendi deyimiyle “piyasada” görememesinin asıl nedeni, muhalif medyadaki gazetecilerin bireysel tercihleri değil, iktidarın son yıllarda gazeteciliğe getirdikleri engellemeler. “Akredite” edilmeyen muhalif gazeteciler, Meclis dışında Erdoğan’a değil yaklaşmak, olduğu salonlara bile giremiyorlar.

Meclis’teki o koridor da iktidar yanlısı gazetecilerin Erdoğan’a göründüğü, sohbet ettiği bir alan. Bugüne değin çok az muhalif gazeteci orada Erdoğan’a soru sorma fırsatı bulabildi.

Kuşkusuz Erdoğan da bu durumu biliyordur. Buna rağmen müstehzi bir üslupla Murat Yetkin’i görememekten dem vurması hakikaten çelişik bir tutum. Tavrı hiç de kibarca değil.

Okan Müderrisoğlu’nun sözleri ise gazetecilikte geldiği seviyenin göstergesi. Erdoğan’ın alaycı sözlerine destek olurken sözünü ettiği “doğru” da kendisinin doğrusu, yani iktidara payanda olmak! Orada da bir kez daha Erdoğan’a yaranmaya çalışıyor, hem de gülümseyen iktidar mensuplarının önünde.

Erdoğan’ın tavrı ve Müderrisoğlu’nun sözleri daha net bir yanıtı hak etmiş aslında…

Tek cümleyle:

  • Dünya, Habertürk, Milliyet, Nefes, Sabah, Türkiye ve Yeni Şafak ekonomi muhabirleri, Bursa Kirazlıyayla’da Meyra Madencilik’e ait atık havuzunun patladığı duyulduğu gün Altın Madencileri Derneği Başkanı Hasan Yücel ile sohbet ettiler; havuzun patlamasını sormadıkları gibi altın madenciliğinin yararını anlatan haberler yaptılar.
  • Sözcü’nün, “Banyo küçüktü, salonda parçaladık” haberinde cinayet ve sonrası, okuyanları travmatize edecek kadar ayrıntılı ve şiddeti normalleştiren bir dille aktarılıyordu.
  • Cumhuriyet, Hürriyet, Sözcü ve Odatv, “Uğur Mumcu, Ankara Karlı Sokak'taki evinin önünde anıldı” yazdı, ama cinayetten hemen sonra o sokağın adı “Uğur Mumcu’nun Sokağı” olarak değiştirilmişti.
  • ÇGD’nin, Yılmaz Özdil’in, “organize suç örgütü lideri” Sedat Peker’i överek “Varlığıyla onur duyuyorum” demesinin “gazetecilik ilkelerinin açık ihlali” olduğu ve “gazetecinin görevinin, yasadışı yapıları meşrulaştırmak olmadığı” açıklaması yerinde bir eleştiriydi.
  • Akşam gazetesi, AKP’li Kayseri, Esenler ve Akyurt belediyelerinin faaliyetlerini tanıtan haber görünümlü reklam sayfaları yayımladı.
  • 2019’dan beri her ramazan öncesi okurlarına “Kur’an-ı Kerim ve Kur’an Yolu Meâli” dağıtan Sabah gazetesi, bu yıl 29 kupona sadece “Kur’an Yolu Meâli” verecek.
  • Milli Savunma Bakanlığı’na dayanarak Milliyet, Sabah ve bazı sitelerde “Ege denizinde NAVTEX süresiz yayımlandı” haberi yapıldı, ama “NAVTEX”, “seyir duyuruları”nın yayımlandığı aygıtın adı olduğu için “NAVTEX duyurusu” ya da “mesajı” denebilir.
  • İçişleri Bakanlığı’nda “Basın Sözcüsü” yokmuş gibi, Mersin’de yapılan “Lavaş çetesi operasyonu”nu da İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya açıkladı.
  • TGRT Haber TV’de altın fiyatlarını anlatan muhabir, “…saat 13 olduğunda” demek yerine “… saat 13 sıfır sıfır olduğunda” dedi.

ELEŞTİRİ, ŞİKÂYET VE ÖNERİLERİNİZ İÇİN: [email protected]

Yorumlar
* Bu içerik ile ilgili yorum yok, ilk yorumu siz yazın, tartışalım *