CHP'nin Geleceği, Geçmişiyle Kavgasında Saklı
İnsanlar, belirsizlik karşısında hızlı yargılara sığınma eğilimindedir. Çünkü hüküm vermek, anlamaya çalışmaktan daha kolaydır. Anlamak emek ister; sabır ister; bazen kendi önyargılarımızla yüzleşmeyi gerektirir. Oysa hüküm vermek birkaç saniye sürer.
Belki de bu yüzden artık birçok tartışma bir fikir alışverişi gibi değil, bir mahkeme salonu atmosferiyle ilerliyor. Karar çoğu zaman daha konuşma başlamadan verilmiş oluyor. Sorular cevap almak için değil, mevcut kanaati teyit etmek için soruluyor. İnsanlar ne düşündüklerini açıklamaya değil, kendilerini savunmaya davet ediliyor.
Sözcü TV'deki röportajı izlerken aklıma gelen şeyler bunlardı. Ortada yalnızca Kemal Kılıçdaroğlu'nun konuk olduğu bir televizyon programı yoktu. Daha büyük bir şey görünüyordu. Bir siyasetçinin şahsında, Türkiye'nin siyasal kültürüne dair daha derin bir tablo ortaya çıkıyordu.
Program boyunca yöneltilen bazı sorular da bu tabloyu daha görünür hâle getirdi. "Sokağa çıkamıyormuşsunuz", "Size ihanetçi deniyor", "Sokakta insanlar böyle konuşuyor" gibi ifadeler, cevap arayan sorulardan çok peşinen verilmiş bir hükmün tekrarına benziyordu. Yaşına yapılan göndermeler, kullanılan üslup, yüz ifadeleri ve soruların kuruluş biçimi de benzer bir atmosfer oluşturuyordu.
Oysa gazeteciliğin görevi toplumdaki öfkeyi konuğa taşımak değil, toplum adına soru sormaktır. Ancak Kemal Kılıçdaroğlu'na zaman zaman bir siyasetçiden çok, bir sanık muamelesi yapıldığı izlenimi oluştu. Tartışma, alınan bir mahkeme kararının nedenleri ya da sonuçlarından çok, sanki o kararı bizzat kendisi vermiş gibi bir zemine kaydı.
Eğer Kılıçdaroğlu aynı sertlikle karşılık verseydi, ekran çok daha farklı bir yere sürüklenebilirdi. Sesler yükselebilir, tartışma kişiselleşebilir, program kısa sürede bir hesaplaşmaya dönüşebilirdi. Fakat bunu yapmadı. Doğru ya da yanlış, katılın ya da katılmayın; program boyunca daha çok kendisini açıklamaya çalışan, sakin kalmayı tercih eden nezaketli bir tavır sergiledi.
Kılıçdaroğlu'na göre ortada bir mahkeme kararı vardı ve o karara rağmen görevi kabul etmemesi durumunda partinin kayyum tartışmalarıyla karşı karşıya kalma ihtimali yüksekti. Bu değerlendirmeye katılmak ya da katılmamak mümkündür. Ancak dikkat çekici olan, program boyunca bu argümanın yeterince tartışılmamasıdır.
Daha da önemlisi, kamuoyundaki tartışmalar da çoğu zaman meseleyi yalnızca Kemal Kılıçdaroğlu'nun geri dönüşü üzerinden yürütüyor. Oysa mahkeme kararının muhatabı yalnızca Kılıçdaroğlu değildi. 37. Olağan Kurultay döneminin Parti Meclisi, Merkez Yürütme Kurulu, Yüksek Disiplin Kurulu ve kurultay delegeleri de kararın kapsamı içindeydi. Buna rağmen tartışmanın neredeyse tamamı tek bir isim etrafında şekillendi. Kurumsal bir mesele, kişisel bir hesaplaşmaya dönüştü.
Belki de asıl dikkat çekici olan budur. Çünkü bazen insanlar bir olayı anlamaya çalışmaktan çok, o olayın sembolüne dönüşen kişiyi yargılamayı tercih ederler. Böyle zamanlarda kişi konuşur, kurum görünmez olur. Tartışma da giderek bir hukuk veya siyaset meselesi olmaktan çıkar; bir karakter yargılamasına dönüşür.
Ne olursa olsun, Kılıçdaroğlu’nun o programa çıkmayı kabul etmesi önemli bir cesaret örneğiydi. Çünkü hakkında peşin hükümler verilmiş bir ortamda konuşmak, normal bir siyasi tartışma programına katılmaktan çok daha zordur.
***
Program boyunca dikkat çeken başka bir ayrıntı daha vardı. Mahkeme kararının ardından göreve dönen Kemal Kılıçdaroğlu'nun isminin altında "CHP Genel Başkanı" ifadesinin kullanılmaması da ayrıca tartışılması gereken bir durumdu. Çünkü ayrıntılar bazen tarafların olaya nasıl baktığını ele verir.
Aslında mesele Kılıçdaroğlu meselesi de değil. Yarın aynı durum başka bir siyasetçinin, başka bir gazetecinin, başka bir partinin başına gelebilir. Mesele, fikir ayrılığı yaşadığımız insanlara nasıl davrandığımızdır. Onları anlamaya mı çalışıyoruz, yoksa çoktan mahkûm edip yalnızca hükmümüzü mü ilan ediyoruz?
Toplumların adalet duygusu ise bazen siyasetin kendisinden daha güçlü çalışır. İnsanlar her zaman aynı fikirde oldukları kişilere değil, haksızlığa uğradığını düşündükleri kişilere de sahip çıkarlar. Bu nedenle bir kişiyi itibarsızlaştırmaya yönelik aşırı çaba, zaman zaman tam tersi bir sonuç üretir. İnsanlar fikrini değiştirmese bile, karşısındaki kişiye yapılan muameleyi sorgulamaya başlar.
Nitekim programın ardından bazı araştırmacılar ve kamuoyu ölçümleriyle ilgilenen çevreler de benzer bir noktaya dikkat çekti. Kılıçdaroğlu'nun görüşlerine katılmayan birçok insanın bile, program boyunca sergilenen tavır nedeniyle ona yönelik daha farklı bir değerlendirme yapmaya başladığı ifade edildi. Çünkü insanlar yalnızca söylenenlere değil, söyleniş biçimine de bakarlar. Program sonunda herkes aynı kanaate ulaşmadı kuşkusuz. Ancak birçok kişi, onun ne söylediğinden önce ona nasıl davranıldığı üzerine düşünmeye başladı.
Mahkeme kararının ilk günlerinde Kılıçdaroğlu için "siyaseten bitti" yorumları yapılırken, bugün seçim olsa yüzde 15-20'leri aşan bir oy oranına sahip olacağından söz eden araştırmalar ve değerlendirmeler dikkat çekiyor. Demek ki siyasette son sözü çoğu zaman ilk günün gürültüsü değil, zamanın kendisi söylüyor.
***
Bir siyasi partiyi ayakta tutan şey nedir?
Liderler mi? Seçimler mi? Meydan dolduran kalabalıklar mı?
(Türk siyasetinin büyük hatiplerinden Osman Bölükbaşı da bunun ilginç örneklerinden biriydi. Meydanları doldurur, nükteleri günlerce konuşulur, rakiplerini zekâsıyla köşeye sıkıştırırdı. Fakat siyaset yalnızca alkışla yürümüyor; sandık günü geldiğinde o kalabalıkların önemli bir kısmı başka adreslere yöneliyordu. Meydanların sevgisiyle kurumların gücü her zaman aynı şey değildir.)
Yoksa bunların da üzerinde duran, kişilerin gelip geçmesine rağmen varlığını sürdüren kurumlar mı?
Aslında demokrasi dediğimiz şey biraz da bu sorunun etrafında şekillenir. Çünkü kurumlar tam da insanların öfkelerinin, sevgilerinin, hayal kırıklıklarının ve anlık heyecanlarının önüne bir sınır koymak için vardır. İnsanlar değişir. Kadrolar değişir. Genel başkanlar gelir gider. Fakat kurumlar kalır. Kalmalıdır da.
Bugün CHP'de yaşanan tartışmanın merkezinde de aslında bu soru duruyor. Tartışma yalnızca Kemal Kılıçdaroğlu'nun geri dönüp dönmemesi ya da Özgür Özel'in genel başkanlığı meselesi değildir. Daha derinde, kurumsallık ile kişiselleşme arasında bir gerilim yaşanmaktadır.
Günümüz siyasal hayatın en büyük açmazlarından biri de budur. İnsanlar kurumları, kendi istedikleri sonuçları ürettikleri sürece destekliyor. Karar kendi lehlerine çıktığında kurallardan söz ediyor; aleyhlerine çıktığında ise kuralların kendisini tartışmaya başlıyor. Oysa kurumsallığın gerçek sınavı tam da burada ortaya çıkar.
Bir kurumun değeri, bize hak verdiği günlerde değil; canımızı sıkan kararlar verdiği günlerde anlaşılır.
Mahkemeler bunun için vardır. Parlamentolar bunun için vardır. Siyasi partiler de bunun için vardır. Çünkü kurumsallık, insanların değil kuralların konuşabilmesidir.
Bugün birçok insan CHP'deki gelişmeleri kendi siyasi pozisyonundan değerlendiriyor. Kimin haklı, kimin haksız olduğuna odaklanıyor. Oysa bir siyasi hareket hoşuna gitmeyen sonuçlar ortaya çıktığında da kurumsal işleyişe sadık kalabilmelidir.
Kemal Kılıçdaroğlu’nun son dönemde sık kullandığı kavramlardan biridir "kurumsallık". Parti organlarının çalışması, Parti Meclisi'nin görevini yapabilmesi, disiplin kurullarının işletilebilmesi ve partinin kendi iç hukukunun işler durumda kalması gerektiğini savunuyor. İlk bakışta teknik gibi görünen bu tartışma aslında siyasetin özüyle ilgili.
Bugün CHP'de yaşanan tabloya bakıldığında; bir tarafta mahkeme kararının ardından göreve dönen Kılıçdaroğlu yönetimi, diğer tarafta fiilen etkisini sürdüren başka bir siyasi merkez görülüyor. Özgür Özel'in meclis grubundaki konumu, grup toplantılarının nerede ve hangi sıfatlarla yapılacağına ilişkin tartışmalar, Kılıçdaroğlu’nun mecliste grup toplantısı düzenleyememesi, parti içindeki yetki alanlarının zaman zaman belirsizleşmesi… İkili yapı.
Resmi görevler, unvanlar ve parti organları bir şey söylüyor. Siyasal ağırlık merkezinin nerede oluştuğuna dair algı ise başka bir şey söylüyor.
Peki siyaset kurallarla mı yoksa kişiler üzerinden mi yürüyecek?
Aslında bugün CHP içinde yaşanan tartışmanın merkezinde de bu soru var. Sesleri daha gür çıkanlar, yönetici kadrolar ve onların etrafında kümelenen siyasi çevreler büyük ölçüde Özgür Özel ve Ekrem İmamoğlu'nun etrafında kenetlenmiş görünüyor. Ancak siyasette en çok konuşanların, en çok görünür olanların ya da sosyal medyada en fazla destek bulanların her zaman çoğunluğu temsil ettiği söylenemez. Tam tersine, bu görüntü bazen hem kamuoyunu hem de siyasi aktörleri yanıltabilir. Çünkü siyasette sessiz kalanların ağırlığı, yüksek sesle konuşanların etkisinden daha az değildir.
Ortada bir mahkeme kararı da bulunuyor. Mahkeme, kurultay sürecinin hukuken sakatlandığı kanaatine varmış ve buna bağlı sonuçlar doğuran bir hüküm tesis etmiş durumda. Ne var ki tartışma çoğu zaman kararın doğruluğu ya da yanlışlığı üzerinden değil, hangi ismin yanında durulduğu üzerinden yürütülüyor. Kurumun ne dediğinden çok, kişilerin ne düşündüğü önem kazanıyor.
Kurumsallık tam da bu nedenle önemlidir. Çünkü kurumların zayıfladığı yerde kişiler güçlenir. Kurallar geri çekildiğinde kurumlar değil, kişiler konuşmaya başlar. Bugün CHP içinde yaşanan tartışmaların önemli bir kısmı da bununla ilgilidir. Bir partinin aynı anda birden fazla güç merkezi tarafından yönlendirilmeye çalışılması, kurumsallığın değil, siyasi derebeyliklerin güç kazandığını gösterir.
Özgür Özel, meşruiyetini meydanlardan, sokaktan, kahveden, tarladan aldığını; halkın sesini temsil ettiğini söylüyor…
Kemal Kılıçdaroğlu ise bambaşka bir noktaya işaret ediyor: Kurultay sürecinin mahkeme tarafından sakatlandığının tespit edildiğini, bu nedenle aynı delegelerle yeniden olağanüstü kurultaya gitmeyeceğini, mahalleden başlayarak ilçe, il ve kurultay delegelerinin yenileneceği olağan kurultayı bekleyeceğini ifade ediyor ki bu arada CHP sözcüsü Müslim Sarı Merkez Yönetim Kurulu'nun Eylül ayında olağan kurultay sürecini başlatma kararı aldığını açıkladı. Buna rağmen tartışma hukuki zeminde yürümüyor. Kılıçdaroğlu'na, 2 milyon partili adına konuşuyormuşçasına sesleniliyor; partiyi daha fazla cenderede tutmaması ve bir an önce olağanüstü kurultay kararı alması gerektiği söyleniyor. Bir yandan mahkeme kararının meşruiyeti reddedilirken, diğer yandan olağanüstü kurultay kararı alınmaması halinde mahkemeye gidileceği veya yeni parti kurulacağı ya da mevcut bir partiye geçileceği söylenerek kamuoyu önünde bir baskı ve tehdit dili üretiliyor. (Özgür Özel'in son dönemde her konuşmasını "Yürüyün arkadaşlar" diye bitirmesine bakılırsa, insanın aklına ister istemez yeni partinin adının da Yürüyüş Partisi olabileceği geliyor…) Hatta zaman zaman, olası bir baskın seçim durumunda CHP'nin seçime giremeyeceği yönünde iddialar da gündeme taşınıyor. Oysa ortada mahkeme kararıyla göreve gelmiş bir yönetim bulunuyor ve tartışmanın konusu olan süreç de yeni başlamış değil; 2023'ten beri devam eden ve hukuki incelemeye konu olmuş bir sürecin sonucu. Böyle bir tabloda asıl soru şudur: Taraflar kuralların çizdiği çerçeve içinde mi hareket edecek, yoksa birbirlerini siyasi baskıyla belirli kararları almaya mı zorlayacak? Kurumsallığın değeri de tam burada ortaya çıkar. Çünkü kurumlar, kararların tehditlerle değil kurallarla alındığı zaman anlam taşır.
Tabii Özel ve ekibi belki de hâlâ Kılıçdaroğlu'nun çıkıp "gitmeyin" demesini bekliyordur bu da bir ihtimal. Ancak bunca söz söylendikten, bunca köprü atıldıktan sonra böyle bir çağrının gelmesini beklemek gerçekçi görünmüyor.
Resmi olarak genel başkanın kim olduğu bellidir. Parti organları da bellidir. Ancak kamuoyunda oluşan algı bunlardan farklıdır.
Özgür Özel'in genel başkanlığı döneminde ortaya çıkan birçok siyasi tutumun ve kararın, kamuoyunda İmamoğlu'nun siyasi etkisinden bağımsız değerlendirilememesi de tesadüf değildir.
Zamanında Demirel’in de söylediği bir söz vardır: "Rüzgârsız havada dönen fırıldağın mutlaka bir üfleyeni vardır.”
Bu kanaat doğru da olabilir, yanlış da olabilir. Fakat önemli olan, böyle bir algının oluşmuş olmasıdır.
Son günlerde Ankara kulislerinde bu kez de Ekrem İmamoğlu ile Özgür Özel arasında görüş ayrılıkları yaşandığına, hatta gelecekte farklı siyasi arayışların ortaya çıkabileceğine dair çeşitli iddialar konuşuluyor. Bunların ne kadarının doğru olduğunu bugün bilmek mümkün değil. Siyasette kulislerin önemli bir bölümü gerçekleşmez, bir bölümü ise beklenmedik biçimde gerçeğe dönüşür.
Ancak asıl dikkat çekici olan şey, bu iddiaların varlığıdır. Çünkü daha düne kadar aynı siyasi hattın iki temel aktörü olarak görülen isimler hakkında bugün ayrışma senaryoları konuşuluyorsa, ortada üzerinde düşünülmesi gereken bir tablo var demektir.
Belki de bu yüzden kişilere dayalı siyaset ile kurumsallık arasındaki fark bu kadar önemlidir. Kişiler etrafında kurulan ittifaklar zamanla değişebilir. Dün yan yana duranlar yarın farklı yönlere yürüyebilir. Kurumlar ise tam da bu tür dalgalanmaların partiyi savurmaması için vardır.
***
Özgür Özel, yaşanan süreci "saray darbesiyle CHP'nin fiilen kapatılması" olarak tanımlıyor. Bu kadar ağır bir tanımlama, bu söylem, parti içinde rekabet etmeye hazırlananların değil, yollarını ayırmaya hazırlananların dili. Bu noktada sorun ayrılmak da değil. Sorun, giderken geride nasıl bir siyasi miras bırakılacağı. Çünkü bazı ayrılıklar kapıyı usulca çekip çıkmakla yaşanır, bazıları ise yakıp yıkarak.
Eğer örgütün gerçekten kendi yanlarında olduğunu düşünüyorlarsa, bunun yolu olağan kurultay sürecinden geçer. Mahallelerden kurultay salonuna kadar her kademede yarışılır, çoğunluk kimdeyse sonuç da ona göre şekillenir. Ancak Genel Merkez'deki görüntülerden il başkanlıklarındaki devir teslim süreçlerine kadar ortaya çıkan gerilim, bazı çevrelerin yaşanan değişimi hâlâ içlerine sindiremediklerini, sabırsızlıkla ve acelecilikle hareket ettiklerini gösteriyor. Oysa demokratik siyasetin olgunluğu, en çok da hoşumuza gitmeyen sonuçları medeni bir şekilde kabullenebildiğimiz zaman ortaya çıkar. Sergilenen acelecilik ve gerilim dili, siyasi rekabetten çok mevcut düzenin sürdürülmesine duyulan kaygıyı düşündürüyor. Belki de bazı çevreleri asıl tedirgin eden şey, bu süreçte yalnızca güç dengelerinin değil, geçmişte yaşananların da yeniden masaya yatırılacak olmasıdır.
CHP’de çift başlılık mümkün değildir. Eğer Kemal Kılıçdaroğlu genel başkansa, meclis grubunun da parti hiyerarşisine uygun hareket etmesi gerekir. Genel başkan ayrı, grup başkanı ayrı bir siyasi hat izleyemez. Bu ne kurumsallığa ne de parti disiplinine uyar.
Kılıçdaroğlu'nun son dönemdeki tutumuna bakıldığında, onun önceliğinin yeni bir güç mücadelesi başlatmaktan çok, parti örgütünü ve parti organlarını adım adım yeniden toparlamak olduğu görülüyor. Bu nedenle önümüzdeki süreçte ya parti üyesi olan herkes genel başkanlık makamına, parti hiyerarşisine, kurumsal işleyişe saygı göstererek aynı yapı içinde siyaset üretmeye devam edecek ya da kendilerine başka bir siyasi yol çizeceklerdir. CHP'nin içinde kalıp ayrı bir siyasi merkez gibi davranmanın da, ayrı bir hat oluşturmaya çalışmanın da uzun süre devam etmesi mümkün değildir. Üstelik son dönemde ortaya çıkan yeni parti söylentileri, bu isimlerin bu seçeneği ciddi biçimde değerlendirdiğini de zaten gösteriyor.
***
Hangi görüş savunulursa savunulsun, üzerinde durulması gereken başka bir nokta daha var.
Kemal Kılıçdaroğlu'na yönelik eleştirilerin önemli bir bölümü siyasi eleştirinin sınırlarını çoktan aşarak kişisel bir reddedişe dönüşmüştür. Oysa eleştirmek başka, yok saymak başka şeydir.
Yıllarca CHP'yi yönetmiş, çok sayıda milletvekilinin, belediye başkanının ve parti yöneticisinin siyasal kariyerinde rol oynamış bir isimden söz ediyoruz. Bir siyasi hareketin kendi geçmişiyle hesaplaşması mümkündür; hatta bazen gereklidir. Ancak geçmişiyle hesaplaşmak ile geçmişini inkâr etmek aynı şey değildir.
Siyasi hareketlerin olgunluğu biraz da burada ortaya çıkar. Çünkü kurumsal hafıza yalnızca başarıları değil, geçmişte verilen emekleri de koruyabilme becerisidir.
***
CHP'nin içinde yüksek sesle konuşanlar kadar sessizce izleyen kalabalık bir kesim de bulunuyor. Birçok insan bugün tarafını ilan etmekten çok, sürecin nereye evrileceğini görmek istiyor.
Ne var ki dijital çağın en büyük sorunlarından biri, sesin ağırlığının fikirlerin ağırlığıyla karıştırılmasıdır. Sosyal medyada örgütlü hareket eden gruplar çoğu zaman olduklarından daha büyük görünürler. Kendileri gibi düşünmeyenleri baskı altına alır, itibarsızlaştırır, dışlar ve zaman zaman bir linç mekanizmasını devreye sokarlar. Böyle dönemlerde insanlar düşündüklerini söylemekten değil, söylemenin bedelinden çekinmeye başlar.
Bu durum yalnızca CHP'ye özgü de değildir. Günümüz siyasetinin genel hastalıklarından biridir. İnsanlar fikirleriyle değil, hangi safta durduklarıyla değerlendirilmeye başlanır. Bir kişiyi desteklemek ya da eleştirmek yeterli görülmez; ondan nefret etmeniz ya da ona kayıtsız şartsız bağlı olmanız beklenir.
Üstelik siyasi hareketlerin içinde yer alan herkesin aynı motivasyonlarla hareket ettiğini düşünmek de gerçekçi değildir. Elbette “değişim” söylemine samimiyetle inananlar vardır. Kılıçdaroğlu'nun siyaset tarzını yetersiz bulanlar, farklı bir yönelim isteyenler vardır. Demokratik siyasetin doğası da budur.
Ancak siyasetin olduğu yerde hesap da vardır. Makam beklentileri, adaylık hesapları, siyasi kariyer planları ve güç mücadeleleri de işin içindedir. Bu nedenle ortaya çıkan her tavrı yalnızca ilkesel gerekçelerle açıklamak ne kadar yanlışsa, hepsini çıkar ilişkileriyle açıklamak da o kadar yanlıştır.
Bir başka gerçek ise Türkiye siyasetinin hâlâ kimliklerinden tam anlamıyla kurtulamamış olmasıdır. Kemal Kılıçdaroğlu'nun yıllar boyunca maruz kaldığı eleştirilerin bir bölümünde siyasi tercihlerin ötesine geçen başka katmanlar da bulunuyordu. Zaman zaman açıkça, zaman zaman örtük biçimde mezhepsel kimlikler üzerinden yürüyen tartışmalar bunun örneklerinden biriydi. Oysa Kılıçdaroğlu'nun siyasi kariyerine bakıldığında, kadrolaşma ve aday belirleme süreçlerinde mezhebi aidiyetten çok siyasi sadakat, liyakat ve temsil dengelerinin belirleyici olduğu görülür.
Belki de Kılıçdaroğlu'nun bugün izlediği siyasi hattı anlayabilmek için biraz da Türkiye'nin yakın siyasi hafızasına bakmak gerekiyor. Bülent Ecevit'in CHP sonrasındaki mücadelesi bu açıdan dikkat çekici bir örnektir. Uzun yıllar boyunca etkisini kaybettiği, siyasi olarak tükendiği söylendi. Ancak Ecevit kısa vadeli hesaplarla değil, zamanın ve sabrın siyasetteki gücüne güvenerek hareket etti. Yıllar sonra DSP'nin yüzde 22'nin üzerinde oy alarak 1999 seçimlerinden birinci parti çıkması ve Ecevit'in yeniden başbakan olması, Türk siyasetinin doğrusal ilerlemediğini gösteren önemli örneklerden biridir.
Elbette tarih hiçbir zaman birebir tekrar etmez. Ancak siyaset yalnızca bugünün fotoğrafından ibaret değildir. Bazen aktörler, içinde bulundukları günü değil, daha uzun bir zaman dilimini okuyarak hamle yaparlar. Kılıçdaroğlu'nun son dönemdeki tavrına bakanlar, onun da bugünün tartışmalarından çok, siyasetin daha uzun vadeli ritmine göre hareket ettiğini düşünüyor olabilir.
***
Bugün CHP'de yaşananları yalnızca Kemal Kılıçdaroğlu, Özgür Özel ya da Ekrem İmamoğlu üzerinden okumak eksik kalacaktır. Asıl mesele, bu partinin kurumsal hafızasını, iç tartışma kültürünü ve birlikte yaşama iradesini koruyup koruyamayacağıdır.
Çünkü kurumlarını kaybeden hareketler yalnızca yöneticilerini kaybetmez. Önce hafızalarını kaybederler. Sonra yönlerini ve en sonunda da neden bir araya geldiklerini unuturlar.
Son günlerde yaşananlar gösteriyor ki CHP'nin içindeki gerilim yalnızca bir liderlik tartışmasından ibaret değil. Parti içindeki farklı siyasi hatlar, farklı gelecek tasavvurları ve farklı güç merkezleri giderek daha görünür hâle geliyor. İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay'ın istifası da bu tablonun son örneklerinden biri oldu.
Elbette insanlar ayrılabilir. Siyasette yollar ayrılabilir. Farklı görüşler farklı adreslere yönelebilir. Bunlar demokratik hayatın doğal parçalarıdır. Ancak ayrılırken geride ne bıraktığınız önemlidir.
Çünkü bir siyasi hareketten koparken, o hareketin bütün geçmişini değersizleştirmek, içeride kalanları suçlamak, yılların birikimini yok saymak başka bir şeydir; fikir ayrılığı yaşarken bile ortak hafızaya ve ortak emeğe saygı göstermek başka bir şey.
Siyasetin son yıllarda giderek kaybettiği şeylerden biri de budur. İnsanlar artık rakipleriyle değil, dün birlikte yürüdükleri insanlarla hesaplaşmaya daha fazla enerji harcıyor. Ayrılıklar bir görüş ayrılığından çok, ahlaki bir mahkûmiyete dönüşüyor. Gidenler kalanları, kalanlar gidenleri meşruiyet dışına itmeye çalışıyor.
Oysa siyasetin tarihi bize başka bir şey söylüyor.
Bölünerek büyüyen hareket çok azdır. Kendi hafızasını tüketerek güçlenen hareket ise neredeyse yoktur.
Sadık ÇELİK