Sağlıksız olduğu açıkça görülen ilişkilerin sürdürülmesi çoğu zaman “sadece sevmekle” açıklanamaz. Psikolojik araştırmalar, bireylerin zarar gördüklerini bilmelerine rağmen bu ilişkilerden kopamamasının ardında güçlü zihinsel ve duygusal mekanizmalar bulunduğunu ortaya koyuyor. Uzmanlara göre bu dinamikler, neden bazı ilişkilerin bitirilemediğini anlamada kilit rol oynuyor.
Bağlanma stilleri ilişki seçimlerini belirliyor
Psikoloji literatürüne göre romantik ilişkilerde sergilenen pek çok davranış, çocuklukta gelişen bağlanma stilleriyle doğrudan bağlantılı.
Kaygılı bağlanma stiline sahip bireyler, terk edilme korkusu nedeniyle kendilerini güvende hissetmedikleri ilişkilerde bile kalma eğilimi gösterebiliyor. Kaçıngan bağlanma stiline sahip kişiler ise duygusal mesafeyi “normal” kabul ettikleri için sağlıksız ilişki dinamiklerini daha kolay tolere edebiliyor.
Bu durum, bireyin ilişkinin sorunlu olduğunu fark etse bile kopmasını zorlaştırıyor.

Yalnızlık korkusu ve düşük öz değer algısı
Araştırmalar, düşük öz saygıya sahip bireylerin sağlıksız ilişkilere daha uzun süre katlanabildiğini gösteriyor. Bu kişiler için yalnız kalma düşüncesi yoğun bir kaygı kaynağına dönüşebiliyor.
Zamanla ilişki, mutluluk kaynağından çok bir “güvenlik alanı” haline geliyor. Birey, ilişkide gördüğü zararı ikinci plana atarken, yalnız kalmamak temel motivasyon oluyor.
“Bunca şeye rağmen bırakamam” düşüncesi
Psikolojide “batık maliyet yanılgısı” olarak adlandırılan durum da sağlıksız ilişkilerin sürdürülmesinde önemli rol oynuyor. İlişkiye harcanan zaman, emek ve duygusal yatırım arttıkça, ayrılık “her şeyi çöpe atmak” gibi algılanabiliyor.
Buna bir de partnerin değişeceğine dair umut ekleniyor. Oysa araştırmalar, kalıcı davranış değişimlerinin nadiren dış baskıyla gerçekleştiğini ortaya koyuyor. Bu beklenti, çoğu zaman bireyin ilişkide kalmasını sağlayan en güçlü yanılsamalardan biri oluyor.
Uzmanlara göre en kritik nokta
Psikologlara göre sağlıksız ilişkilerden çıkabilmenin ilk adımı, yaşanan durumun yalnızca “aşk” değil, psikolojik bağlanma kalıpları, korkular ve öğrenilmiş düşünce biçimleriyle ilgili olduğunu fark etmek. Bu farkındalık, bireyin hem kendisiyle hem de ilişkileriyle daha sağlıklı sınırlar kurabilmesinin önünü açıyor.