Yetim Kalan Tarih
Bir milletin hafızasını canlı tutan insanlar vardır ya hani… Onlar yalnızca yaşadıkları dönemin tanıkları değildir; aynı zamanda geçmişin bilgi ve tecrübesini gelecek nesillere taşırlar. Türk tarihçiliğinin en önemli isimlerinden biri olan İlber Ortaylı hocamızda böyle bir entelektüeldi. Bu vatanın tozunu yutmuş, arşivlerin kokusunu içine çekmiş ve en önemlisi, bize "bakmakla görmek" arasındaki o uçurumu her fırsatta hatırlatmış bir muallimdi. Onun vefatı yalnızca bir akademisyenin kaybı değil; Türkiye’nin tarih, kültür ve devlet anlayışı üzerine düşünmeye sevk eden güçlü bir sesin susmasıydı. Gençlere ayrı bir muhabbet besler, onlarla konuşmayı ve tecrübelerini paylaşmayı büyük bir sorumluluk olarak görürdü. Allah mekanını cennet eylesin… Bize düşen ise onun sık sık dile getirdiği düşünceleri hatırlamak ve üzerimize düşen sorumluluğu yerine getirmektir.
İlber hocanın en çok üzerinde durduğu meselelerden biri tarih bilinciydi. Ona göre tarih yalnızca geçmişte yaşanmış hadiselerin kronolojik bir sıralaması değil; bir milletin kendini tanıyabilmesinin en kilit anahtarıydı. Tarihini doğru okuyamayan toplumların aynı hataları tekrar etmeye mahkûm olduğunu söylerdi. ‘’Bu ülkede okullarda zorunlu "dün" dersi verilmeli. Yaşadıklarımızdan başka türlü ders çıkaracağımız yok çünkü, çabuk unutuyoruz.’’ Diyerek konunun önemini belirtmişti.
Bir diğer önemli mesele ise eğitimdi. Türkiye’nin asıl meselesinin çoğu zaman siyaset değil, eğitim olduğunu sık sık dile getirirdi. Gençlere yaptığı tavsiyeler bunun en açık göstergesiydi: Dil öğrenmek, çok okumak, dünyayı görmek ve merak etmeyi bırakmamak… Ona göre güçlü bir millet ancak iyi yetişmiş nesillerle mümkün olabilirdi. ‘’Gençler, hem gezmeyi hem de okumayı ihmal etmeyin. Bilmek için ikisi de lazım. Sorguladığınız ya da merak ettiğiniz her şey hakkında kitap okuyun. Sadece ders kitaplarıyla gerçekleri öğrenemezsiniz.’’ Diyerek gençlerimize nasihatte bulunmuştu.
Şehirler ve kültürel miras konusunda da hassasiyeti büyüktü. Özellikle İstanbul için yaptığı değerlendirmelerde, bir şehrin sadece binalardan ibaret olmadığını; o şehrin aynı zamanda bir medeniyetin hafızasını taşıdığını hatırlatırdı. Tarihî dokunun korunmasının yalnızca estetik bir mesele değil, kimliğimizi muhafaza etmenin bir gereği olduğunu söylerdi. İstanbul hakkında şu sözleri dikkat çekiciydi ‘’Türkiye’de hangi neslin bunu hâlledeceğini bilmiyorum ama her gelen nesle daha berbat bir dünya metropolü hediye ediyoruz. Güzelim Nea Roma, Saltanat Şehri, Âsitane, Dârü’s-Saâdet, Der Aliyye (Yüce Ev); bilhassa 1900’lardan itibaren gelişme başladıkça berbat hâle geldi. Hiç güzel bir 200. yıl yaşayacağımızı zannetmiyorum. Hâlbuki aldığımız emaneti en güzel şekilde gelecek nesillere bırakmak isterdik.’’ Hatta gençlere şu tavsiyede bulunmuştu; ‘’Yuva kurduğunuzda, çocuk büyüteceğiniz zaman büyük şehirlerde oturmayacak şekilde hayatınızı planlamanızı tavsiye ediyorum. Uygun küçük şehirlerde oturmak ve çalışmak için kırsal bölgelere yerleşin.’’
Bugün İlber hocayı anarken belki de en önemli mesele, onun söylediklerini birer hatıra cümlesi olarak bırakmamaktır. İnsanlar bu dünyadan ayrılır; fakat bıraktıkları fikirler, yetiştirdikleri öğrenciler ve toplumda uyandırdıkları hisler uzun yıllar yaşamaya devam eder. İlber Ortaylı hocanın ardında bıraktığı miras da tam olarak budur: Geçmişi anlamaya çalışan, sorgulayan ve tarihine sahip çıkan bir zihin dünyası. Bize düşen ise bu mirası hatırlamakla yetinmeyip yaşatmaktır.
İlber Ortaylı’nın son güzel sözüyle bitirelim yazımızı;
"Her nefis ölümü tadacaktır." ayeti bankalara ve makam koltuklarına yazılmalı. Tabutlara, mezarlıklara değil.