Gökyüzünün Düştüğü Yer: Şükran Mertcan ile Güney Kore’de Masalsı Bir Yolculuk
Her sanatçının yolculuğunda, yönünü çizen, ona sadece tekniği değil, hayata ve sanata bakış açısını da fısıldayan dönüm noktaları vardır. Benim hikayemin en özel rehberlerinden biri, yıllar evvel Güzel Sanatlar Fakültesi yetenek sınavlarına hazırlanırken yolumun kesiştiği, bugün ise Marmara Üniversitesi’nde Öğretim üyesi olarak akademik ve sanatsal üretimlerine devam eden Şükran Mertcan.

Yıllar önce onun atölyesinde, sadece bir resmi nasıl var edeceğimi değil; bir sanatçının dünyaya nasıl daha derin, daha anlamlı bakabileceğini öğrendim. Sanatına, duruşuna ve hayata yaklaşımına her zaman büyük bir hayranlık beslediğim değerli hocam, şimdilerde kıtalararası bir sanatsal köprü kurarak bizleri gururlandırmaya devam ediyor.
Şükran Mertcan, 10 - 17 Temmuz 2026 tarihleri arasında Güney Kore’nin Busan kentinde yer alan prestijli Arian Gallery’de, küratörlüğünü Joo-ok Kim’in üstlendiği "Gökyüzünün Düştüğü Yer" (The Place Where the Sky Fell) isimli büyüleyici bir kişisel sergiye imza attı.

Boyayı, fırçayı ve klasik yüzeyleri bir kenara bırakarak; divit kalemi, mürekkebi, altın mürekkebini ve sangın tozunu kâğıtla buluşturan; adeta birer mikro-evren işler gibi nakşettiği o zamansız figürleri ve çizginin o şiirsel, narin gücünü Koreli sanatseverlerle buluşturan Şükran Hoca ile sergisi üzerine derinlikli bir söyleşi gerçekleştirdik. Hem bu yeni serginin arkasındaki mistik felsefeyi, kâğıdın ve malzemenin sanatındaki yerini, hem akademik dünyayı hem de zamansız sanatsal dilini konuştuk.
"Divit Kalemle Çalışırken Silgi Yok, Geri Alma Yok; Her Çizgi Geri Dönüşü Olmayan Bir Karar"
—İşlerinizde tuval yerine kağıdı; boya yerine ise divit kalem, mürekkep ve altın mürekkebi tercih ediyorsunuz. Divit kalem, hatayı pek kabul etmeyen, elin ve nefesin ritmini doğrudan kağıda geçiren çok organik bir araç. Bu malzemenin getirdiği "geri dönüşsüzlük" ve anlık yaratım hissi, gökyüzünün ve belleğin "kırılganlığıyla" nasıl bir bağ kuruyor?

Şükran Mertcan: Divit kalemin bu doğası, benim için tam olarak gökyüzünün ve belleğin taşıdığı o kırılganlığın malzemeye dönüşmüş hâli. Divitle çalışırken silgi yok, geri alma yok; her çizgi, atıldığı andan itibaren geri dönüşü olmayan bir karar niteliği taşıyor. Bu da beni sürekli o "şimdiki an"a, nefesimin ve elimin ritmine odaklanmaya zorluyor —tıpkı gökyüzünün her an değişen, asla aynı kalmayan, yakalandığı anda bile çoktan başka bir hâle evrilmiş olan doğası gibi.
Bellek de böyle işlemiyor mu zaten? Onu da geriye dönüp "düzeltemiyoruz"; her hatırlayış, aslında yeniden ve kırılgan bir biçimde inşa ediliyor. Divitin bana dayattığı bu anlık ve geri dönüşsüz üretim biçimi, gökyüzünü ya da belleği "sabit, korunmuş bir gerçeklik" olarak değil, her dokunuşta yeniden risk altında kalan, hassas bir oluş hâli olarak deneyimlememi sağlıyor. Malzeme böylece sadece bir araç olmaktan çıkıp, anlattığım şeyin kendisiyle aynı kırılgan mantığı paylaşan bir ortak yaratıcıya dönüşüyor.

"Kutsal Olanı Gökte Aramak Yerine, Günlük Malzemenin İçine Sızdırıyorum"
—Bizans'ın o mutlak ve ulaşılamaz altın zeminini, bu kez kağıdın lifleri tarafından emilen, onunla bütünleşen bir altın mürekkep olarak görüyoruz. Altının malzemesini bu şekilde "akışkan ve emilen" bir forma getirmek, kutsallık kavramını yeryüzüne indirme fikrinizi nasıl besledi?
Şükran Mertcan: Bizans mozaiklerindeki altın zemin, bilindiği gibi, izleyiciyi kendinden uzaklaştıran, ona ulaşılmaz ve aşkın bir kutsallık hissi veren bir yüzeydi; ışığı yansıtan ama dokunulmaz, mesafeli bir madde. Ben altını mürekkep hâline getirip kâğıdın liflerine emdirdiğimde ise tam tersi bir hareket gerçekleşiyor: Altın artık yüzeyde parıldayan, erişilmez bir tabaka değil, kâğıdın gözenekleriyle bütünleşen, ona nüfuz eden ve onunla tek bir beden oluşturan bir madde.

Bu dönüşüm benim için kutsallık kavramını yeniden konumlandırmanın da bir yolu: Kutsal olanı gökte, unreachable bir mesafede aramak yerine, günlük malzemenin —kâğıdın, mürekkebin— içine sızdırılabilecek, onunla iç içe geçebilecek bir şey olarak düşünüyorum. Altının akışkanlaşıp emilmesi, bir bakıma "yücenin" beden bulması, elle tutulur ve kırılgan bir maddeye dönüşmesi anlamına geliyor. Böylece kutsallık artık tepeden bakan, uzak bir otorite değil; günlük üretimin, elin ve malzemenin dokusunun içinde yeniden keşfedilen, yeryüzüne ait bir deneyim hâline geliyor.
"Zamanın Akışını Durdurma Girişimi"
—Sergide 75x250 cm boyutlarında, sangın tozu ve mürekkep kullanarak ürettiğiniz anıtsal, uzun bir çalışma yer alıyor. Bu dikey/yatay büyük ölçek, izleyicide bir parşömen ya da gökyüzünden aşağı süzülen bir zaman şeridi hissi uyandırıyor. Sangın tozunun o uçucu, kadim yapısını bu kadar büyük bir ölçekte mürekkeple sabitleme süreci sizin için nasıl bir fiziksel ve zihinsel deneyimdi?
Şükran Mertcan: Sangının o kadim, toprak kökenli ve bir bakıma "uçucu" doğası —henüz sabitlenmemişken elin en ufak temasıyla dağılabilecek olan kırılganlığı— beni sürekli bir dikkat ve sabır hâlinde tuttu. Onu mürekkeple sabitleme süreci ise bana neredeyse ritüelistik bir deneyim yaşattı: Geçici olanı, uçup gidebilecek olanı, kalıcı bir ize dönüştürme çabası.

Zihinsel olarak bu, zamanın akışını durdurma ya da en azından bir kesitini yakalama girişimi gibi hissettirdi bana; tıpkı gökyüzünden süzülen bir anın, bir parşömen üzerinde donup kalması gibi... Sanırım eserin o anıtsal, âdeta bir zaman şeridi gibi okunan yapısı da bu fiziksel ve zihinsel yoğunluğun bir izini taşıyor.
"İnsan Hafızası, Yakından Kaosu Uzaktan Anlam Bütünlüğünü Barındıran Mozaikvari Bir Yapıdır"
—Bu büyük işte ve diğer kağıtlarda binlerce küçük izin bir araya gelmesiyle mozaikvari bir doku oluşturuyorsunuz. Yakından bütünüyle parçalanan, uzaktan ise birleşen bu yapı üzerinden sorarsak; sizce insan hafızası da böyle mikro kırıntılardan oluşan devasa bir kağıt mıdır?
Şükran Mertcan: Bu benzetmeyi çok anlamlı buluyorum ve aslında ben de benzer bir sezgiyle çalışıyorum diyebilirim. İnsan hafızası da tıpkı bu yüzeylerdeki gibi, yakından bakıldığında birbirinden kopuk, dağınık ve parçalı görünen sayısız mikro anıdan, duyumdan ve izlenimden oluşuyor. Tek bir anıyı tecrit edip incelediğimizde çoğu zaman net, bütünlüklü bir görüntü değil, belirsiz, eksik ve kırık parçalar buluyoruz.
Ama tuhaf olan şu ki, bu kırıntılar bir araya geldiğinde tıpkı eserlerimdeki binlerce küçük iz gibi— uzaktan bakıldığında tutarlı, anlamlı ve bütünlüklü bir "ben" hissi, bir kimlik dokusu ortaya çıkıyor. Belki de hafıza dediğimiz şey, aslında hiçbir zaman düz bir anlatı değil; sürekli parçalanan ve yeniden birleşen, ölçeğe göre farklı gerçeklikler sunan bir yapı. Yakından bakıldığında kaosu, uzaktan bakıldığında ise bir anlam bütünlüğünü barındıran bu mozaikvari yapı, bana göre insan belleğinin en dürüst tasviri olabilir. Eserlerimde bu yapıyı kurarken, aslında bilinçli olmasa da hafızanın bu paradoksal doğasına bir gönderme yapıyor olabilirim.

"Divit ucunun kâğıda değdiği o ilk an, aslında bir teslimiyet anıdır; elin, zihnin önceden tasarladığı planı bir kenara bırakıp malzemenin, ritmin ve hareketin kendi mantığına açılmasıdır."
— Şükran Mertcan
Çizgi İlerledikçe Ben Onu Yönlendiren Değil, Onunla Birlikte Düşünen Bir Özneye Dönüşüyorum"
— Tim Ingold'un "Çizgi hareket ederken düşünür" sözü, divit kalemin kağıt üzerinde çıkardığı o mekanik ses ve ritimle çok daha anlamlı hale geliyor. Divit ucunun kağıda dokunduğu o anda, çizginin sizi yönlendirdiği, kendi yolunu bulduğu anları nasıl tarif edersiniz?
Şükran Mertcan: Tim Ingold'un bu tespiti, benim için sadece kuramsal bir önerme değil, atölyede her gün yeniden deneyimlediğim somut bir gerçeklik. Divit ucunun kâğıda değdiği o ilk an, aslında bir teslimiyet anıdır; elin, zihnin önceden tasarladığı planı bir kenara bırakıp malzemenin, ritmin ve hareketin kendi mantığına açılmasıdır. Divitin çıkardığı o kesik kesik, neredeyse nefes alıp veren mekanik ses, çizginin bağımsız bir varlık kazandığı anları duyulur kılıyor bana.
Çizgi ilerledikçe kâğıdın dokusu, mürekkebin akışkanlığı ve elin yorgunluğu gibi öngörülemeyen etkenler devreye giriyor; bu noktada ben artık çizgiyi yönlendiren değil, onunla birlikte düşünen bir özneye dönüşüyorum. Bu, üretim sürecini bir "kontrol" pratiğinden çok, malzemeyle kurulan karşılıklı bir diyaloğa dönüştürüyor. Sanırım bu yüzden bitmiş bir kâğıt işte izleyicinin hissettiği canlılık, o anlık kararsızlıkların ve keşiflerin izlerini taşımasından kaynaklanıyor.
"Tek Bir Gerçeklik ya da Tek Bir Anlatı Merkezi Olduğu Fikrine Mesafeliyim"
—Eserlerinizde belirgin bir merkez yok; hiyerarşisiz, bakışın sürekli dolaştığı bir düzen hakim. Sanatta ve yaşamda bir "merkez" arayışına karşı durmak, Şükran Mertcan'ın genel sanat felsefesini nasıl şekillendiriyor?
Şükran Mertcan: Merkezsizlik anlayışım, teknik bir tercihten öte, dünyayı algılama biçimimle doğrudan ilişkili. Geleneksel kompozisyon anlayışında bir odak noktası belirlemek, bakışı hiyerarşik bir düzene sokmak ve izleyiciye "önce buraya, sonra oraya bak" demek anlamına gelir. Ben ise bakışın özgürce dolaştığı, her noktanın diğeriyle eşit bir görsel ağırlığa sahip olduğu bir kâğıt yüzeyi kurmayı tercih ediyorum.
Bu, yaşama dair de bir duruşun yansıması: Tek bir gerçeklik, tek bir doğru ya da tek bir anlatı merkezi olduğu fikrine mesafeli yaklaşıyorum. Hiyerarşisiz bir kompozisyon, izleyiciye kendi bakış rotasını çizme özgürlüğü tanır; bu da sanat deneyimini pasif bir izlemeden, aktif bir keşfe dönüştürür. Dolayısıyla kâğıtlar üzerindeki bu düzen, hem estetik hem de etik bir tercih olarak okunabilir: Merkezi olmayan bir dünyada, çoğulluğu ve eşitliği görsel dille yeniden üretme çabası.
"Akademide Amacım Geçmişle Kurulan İlişkiyi Nostaljik Bir Hayranlıktan Çıkarıp, Üretken ve Eleştirel Bir Diyaloğa Dönüştürmek"
— Bizans mozaik parçalarını kağıt üzerine taşırken bir "harabe estetiği" veya nostalji üretmediğinizi, geçmişin bugün de büyüyen canlı bir organizma olduğunu söylüyorsunuz. Marmara Üniversitesi'nde bir öğretim görevlisi olarak, geleneksel teknikleri ve sanat tarihini bugünün çağdaş diliyle (mürekkep ve tozla) harmanlamayı öğrencilerinize aktarırken nasıl bir yöntem izliyorsunuz?
Şükran Mertcan: Marmara Üniversitesi'ndeki eğitim pratiğimde en çok önemsediğim şey, öğrencilere geçmişi "tüketilmiş bir referans" olarak değil, "hâlâ konuşan bir kaynak" olarak sunmak. Bizans mozaiğini ya da herhangi bir geleneksel tekniği anlatırken önce onun tarihsel bağlamını, üretildiği dönemin zihniyetini kavratmaya çalışıyorum; ancak asıl amacım öğrencinin bu bilgiyi bir müze vitrini gibi değil, kendi elinin ve bugünün malzemesiyle yeniden yorumlayabileceği canlı bir dağarcık olarak görmesini sağlamak.
Bu noktada atölye çalışmalarında bilinçli olarak bir "kırılma" yaratıyorum: Öğrenciden klasik bir tekniği önce olabildiğince sadık biçimde incelemesini, sonra da onu kendi çağdaş dilinde —mürekkep, toz, dijital araçlar ya da farklı bir yüzeyle— yeniden üretmesini istiyorum. Böylece geleneksel teknik, taklit edilecek bir kalıp olmaktan çıkıp, bugünün meselelerini anlatmak için kullanılabilecek esnek bir dilbilgisine dönüşüyor. Amacım öğrencilerin geçmişle kurdukları ilişkiyi nostaljik bir hayranlıktan çıkarıp, üretken ve eleştirel bir diyaloğa dönüştürmelerini sağlamak.
—“Unutulmaya Direnen Bir Gökyüzü gerçekten yukarıda mı, yoksa onu her gün yeniden yeryüzünde mi kuruyoruz?" Peki Şükran Mertcan kendi gökyüzünü yeryüzünde kurarken en çok hangi "düşmüş parçalardan" besleniyor?
Şükran Mertcan: Bu soru aslında benim de kendime sürekli sorduğum bir soru. Kendi gökyüzümü kurarken beslendiğim "düşmüş parçalar" çoğunlukla resmi tarihin kenarında kalmış, ihmal edilmiş ya da zamanla aşınmış izler oluyor: Bir mozaiğin dökülen tesseraesi, eski bir el yazmasının silik bir köşesi, ya da bir duvarın zamanla soyulan sıvası gibi.
Bu parçaları "kayıp" olarak değil, tam tersine yeni bir bağlam içinde yeniden anlam kazanmayı bekleyen tohumlar olarak görüyorum. Onları kâğıda taşırken amacım geçmişe ait bir mateme ortak olmak değil, o parçaların içinde hâlâ barındırdığı enerjiyi bugüne, kendi görsel dilime aktarmak. Belki de bu yüzden gökyüzü benim için sabit ve uzak bir kavram değil; her defasında bu tür düşmüş parçalardan, kırıntılardan yeniden inşa edilen, sürekli oluş halinde bir alan. Sanatımın temel motivasyonu da bu: Kaybolmuş görüneni, unutulmaya direnen bir canlılıkla yeniden yeryüzüne, yani bugüne bağlamak. Ve son olarak
Beni bu projeye dahil eden sanatçı akademisyen Özlem Gök'e teşekkür ediyorum.
Şükran Mertcan, Busan’daki galeri duvarlarından kâğıdın liflerine sızan bu sergisiyle bize aslında çok yalın bir gerçeği fısıldıyor: Geçmiş, uzaklarda bir harabe değil; elin, belleğin ve malzemenin dokunuşuyla her gün yeniden inşa edilen canlı bir organizma. Tıpkı yıllar önce yetenek sınavlarına hazırlanırken bana fısıldadığı o sanatsal disiplin ve hayata bakış açısı gibi, hocanın çizgileri de zamanı aşarak bugün hala bizimle konuşmaya, bizi dönüştürmeye devam ediyor.
"Gökyüzünün Düştüğü Yer", sadece düşen parçaların değil, o parçalardan yepyeni gökyüzleri kurabilecek cesarete sahip bir sanatçının hayranlık uyandırıcı manifestosu. Dünyanın bir ucunda, kâğıt üzerine nakşedilmiş bu masalsı evrene tanıklık etmek ve bu zamansız yolculuğu onun ağzından dinlemek, sanata olan inancımı bir kez daha tazeledi. Kendi gökyüzünü yeryüzünün kırılgan kâğıtlarında kurmaya devam eden Şükran Hocama sonsuz teşekkürlerimle...