İstanbul
Parçalı bulutlu
11°
Adana
Adıyaman
Afyonkarahisar
Ağrı
Amasya
Ankara
Antalya
Artvin
Aydın
Balıkesir
Bilecik
Bingöl
Bitlis
Bolu
Burdur
Bursa
Çanakkale
Çankırı
Çorum
Denizli
Diyarbakır
Edirne
Elazığ
Erzincan
Erzurum
Eskişehir
Gaziantep
Giresun
Gümüşhane
Hakkari
Hatay
Isparta
Mersin
İstanbul
İzmir
Kars
Kastamonu
Kayseri
Kırklareli
Kırşehir
Kocaeli
Konya
Kütahya
Malatya
Manisa
Kahramanmaraş
Mardin
Muğla
Muş
Nevşehir
Niğde
Ordu
Rize
Sakarya
Samsun
Siirt
Sinop
Sivas
Tekirdağ
Tokat
Trabzon
Tunceli
Şanlıurfa
Uşak
Van
Yozgat
Zonguldak
Aksaray
Bayburt
Karaman
Kırıkkale
Batman
Şırnak
Bartın
Ardahan
Iğdır
Yalova
Karabük
Kilis
Osmaniye
Düzce
44,4684 %0.19
51,2648 %-0.07
6.418,21 % 2,74
66.594,77 %0.236

Bırakın Ben Bi Düşeyim

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:
Bırakın Ben Bi Düşeyim

Bazen bazı sergiler vardır… İçeri girersin ve sadece bakmazsın. İçine düşersin.

Fotoğraf sanatçısı Deniz Çeliker’in “Bırakın Ben Düşeyim” sergisi tam olarak böyle bir yer. Küratör Hazal Paftalı ile birlikte Binbirdirek Sarnıcı’nda kurdukları bu dünya, bir sergiden çok daha fazlası. Bu, insanın kendi içine yaptığı o kaçınılmaz yolculuğun, hatta biraz acımasız bir yolculuğun görsel hâli.

Daha kapıdan girerken Mevlânâ’nın sözleri karşılıyor seni:

“Olmaz dediğin ne varsa olur.

Düşmem dersin, düşersin.

Şaşmam dersin, şaşarsın.

‘Öldüm’ dersin, yine de yaşarsın.”

Ve o an anlıyorsun…

Bu sergi seni rahatlatmaya değil, seni sana göstermek için var.

Deniz Çeliker… Eskişehir doğumlu. Güzel sanatlar eğitimi almış, Fujifilm’de çalışmış, akademide yer almış. Teknik olarak zaten çok iyi. Ama mesele hiçbir zaman teknik değil. Mesele şu: insanın içi.

Ve o iç dediğimiz şey… hiç de romantik bir yer değil.

Bu serginin temelinde Carl Gustav Jung var. Arketipler var. Bağlanma teorileri var. Ama bunlar akademik bir bilgi olarak değil, yaşanmışlık olarak karşına çıkıyor. Her oda bir teori değil, bir his. Bir yara. Bir tanıdıklık.

Hazal Paftalı ile yollarının kesişmesi bile bu sergi gibi.

Nevşehir’de, Kültür Yolu Festivali’nde… Hazal bir Picasso sergisini taşıyor. Deniz başka bir iş için orada. Kalabalık bir an. Hazal asistanına seslenecek. “Barış” diyecek. Ama ağzından “Deniz” çıkıyor.

Ve Deniz dönüp bakıyor.

Şimdi bana kim “tesadüf” desin?

Bazı insanlar gerçekten birbirini bulur.

Sebebini açıklayamazsın. Ama hissedersin.

Belki de bu yüzden bu sergi bu kadar “yerinde”.

Çünkü bu sergi yapılmış değil, olmuş.

Deniz anlatmaya başladığında her şey daha da netleşiyor:

Bu sergi bir fikirden değil, bir çöküşten doğmuş.

“Derin bir depresyon yaşadığım bir dönemde başladı,” diyor.

“Her şey orada çatladı.” Ve işte o cümle…

Her şeyi anlatıyor.

Çatlamak.

Yumurta metaforu boşuna değil. Çünkü kabuk kırılmadan içinden hiçbir şey çıkmıyor. Hepimiz sağlam kalmaya çalışıyoruz ama aslında büyümek dediğimiz şey biraz parçalanmak.

Yaranın içinden ışık sızıyor evet… ama önce yara gerekiyor.

Sergi bu yüzden kaosla başlıyor.

İlk oda… kaos. Disorganized bağlanma.

Her şeyin dağıldığı, tutunacak hiçbir şeyin kalmadığı yer.

Sonra buz odası… korkulu-kaçıngan bağlanma.

Duygular donmuş. Sevgi yok, öfke yok, hatta acı bile yok.

Sanki hiçbir şey yok ama aslında her şey orada.

Üçüncü oda… saplantılı bağlanma.

Anne arketipi.

Saran, içine çeken, bırakmayan… hatta yutan.

Dördüncü oda… kaygılı bağlanma.

O hiç bitmeyen eksiklik hissi.

Ne yaparsan yap tamamlanmayan bir boşluk.

Beşinci oda… kaçıngan bağlanma.

Lacivert kapılar.

Kapanan insanlar.

Yarım bırakılan hikâyeler.

Sonra kontrollü bağlanma geliyor…

“Seninle olurum ama benim şartlarımla.”

Ve en son… güvenli bağlanma.

Self.

Yani insanın kendisi.

Aynalar bu yüzden var.

Çünkü aslında en zor ilişki, kendinle kurduğun ilişki.

Orada yastıklar var. Dinleniyorsun.

Ama kaçamıyorsun. Çünkü kendinlesin.

Deniz anlatırken fark ediyorsun…

Bu bir sergi değil.

Bu bir harita. Nasıl dağıldığını, nasıl kırıldığını ve nasıl yeniden kurulduğunu gösteren bir harita.

-Bu sergide “düşüş” bir kayıp mı, yoksa dönüşüm mü?

Bence kesinlikle dönüşüm. Kayıp değil. Hatta büyük bir dönüşüm. Hepimizin hayatında bir kırılma noktası var. Kimi için aile, kimi için iş, kimi için aşk… Bir şey olur ve seni değiştirir. Ama o değişimin seni nereye götüreceğini başta bilmiyorsun. Aslında burada kendi gölge tarafımızı görmek ve onu kabul etmek var. Ve bu süreç bitmiyor. Sürekli devam ediyor.

-İzleyicide rahatsızlık yaratmak bilinçli bir tercih mi?

Evet. Çünkü bu odalar birebir benim yaşadığım şeyler değil. Okuduğum, gözlemlediğim ve dönüştürdüğüm şeyler. Ama kendimden de parçalar var. Özellikle kontrolcü bağlanma… Kendi ilişkilerime baktığımda bunun ne kadar problemli olduğunu gördüm. O odada insanı sıkıştıran bir alan var. Ama bu bilinçli. Çünkü insan yüzleşmeden değişmiyor.

-Bu sergide beden özne mi, yoksa travmanın taşıyıcısı mı?

Beden burada travmanın taşıyıcısı.

-Bedenin çözülmesi ve parçalanması neyi temsil ediyor?

Çözülmeyi. Ve dönüşümü. Parçalanma aslında yeniden kurulmanın bir parçası.

-Bu imgelerde kırılganlık mı baskın, yoksa güç mü?

Kırılganlık.

Hazal;

-Bağlanmış bedenler… ihtiyaç mı, bağımlılık mı?

Değişken. Hayatın her döneminde değişir. Bazen ihtiyaçtır, bazen bağımlılık.

-Kaygılı bağlanma ile tutku arasındaki fark nedir?

Tutku herkeste yok. Ama kaygılı bağlanma herkesin yaşayabileceği bir şey.

-Bu ikisi karıştırılıyor mu?

Evet, çoğu zaman.

-Kaçıngan bağlanma?

En rahatsız edici olan. Çünkü ilişkilerde kaçıngan olan kişi, karşısındaki kişiyi en büyük kaygıya sürüklüyor. Ve bu aslında büyük bir haksızlık. O yüzden sergideki en sert odalardan biri bu.

Ve ben sergiden çıkarken şunu düşündüm:

Belki de mesele hiç düşmemek değil.

Belki mesele… düşmeyi kabul etmek.

Çünkü insan bazen ancak en dibe indiğinde,

kendine doğru çıkmaya başlıyor.

Yorumlar
Yorum yazma kurallarını okumuş ve kabul etmiş sayılırsınız