Nazım Hikmet’in özgürlükteki ilk 24 saati
Nazım Hikmet, 1950’de Bursa Hapishanesi’nden tahliye olup İstanbul’a gelir. Özgürlükteki ilk gününü Vala Nureddin “Bu Dünyadan Nazım Geçti” adlı anılarında anlatıyor. Aynen aktarıyorum:
XXX
“Üsküdar’daydık... Sokak fenerleri yanmıyordu. Gece zifiri karanlıktı. Ben ve karım Ayazma Camii’nin önünden yokuş aşağı, denize doğru iniyorduk. Yol gösteriyorduk. Nazım Hikmet’le müstakbel çocuğunun anası Münevver Andaç, arkamızdan geliyorlardı. Belki de şurada burada meraklı kulaklar kiriştedir. Cinleri irkiltmemek için konuşmuyorduk. Sessiz adımlarla yürüyorduk.
Gravürlerdeki Kız Kulesi’nin durumuna göre, Osmanlılar’ın Anadolu Yakasında kullandıkları başlıca iskele buralardaymış. O noktaya varınca, kara ile denizin buluştuğu –o zamanki rıhtımsız- kıyıya, çakıllar üzerine, koca tomrukların arasına çöktük.
Şair Nazım Hikmet amacına ulaşacaktı. Eğildi, elini denize daldırdı ve rahatladı. Sonra sırt üstü yere uzandı. Yıldızlara baktı. Denizin çırpıntısını dinledi.

Hapishanelerden hastanelere, hastanelerden hapishanelere dolaştığı sırada hep sorardık:
‘Hürriyetine kavuşunca en fazla istediğin nelerdir? Elbirliğiyle sana hazırlayalım.’
Elini denize sokmak, tavansız bir yerde geceleyin yatıp göğü seyretmek ve dalgaları dinlemekmiş en çok istediği... (...)
Nazım’ı o gün öğle yemeği sırasında, avukat Mehmet Ali Sebük ve Münevver Andaç, Salacak çevresindeki evime getirmişlerdi. Elbette bayram etmiştik. Fakat evi kuşatan sivil polislerden Nazım rahatsız oldu. Arzusu üzerine telefonu açıp valiye şöyle dedim:
‘Nazım Hikmet, eşiyle birlikte şimdi benim evimdedir. Bir ay kadar misafir kalacaktır. Sivil polisler, maalesef dikkati çekecek şekilde evi göz hapsinde tutuyorlar. Maksat muhafaza ise, endişe buyurmayın, tedbirini önceden almıştık. Pencereler demirli, kapı sağlamdır. Kaldı ki, mahallenin ruhi haleti de faşistçe bir saldırıya elverişli değil. Bu sebeple, memurların bir kuşatma manzarası uyandırıp ilgiyi üzerimize çekmemelerini rica ederim. Şimdi yanımda olan Nazım bu sözleri size söylememi istedi.’
Vali, anlayışlı davrandı. Aynı gün öğleden sonra, Nazım bizde saklı kendi eserlerini görmek istedi. Şiirlerini yazı masamın üzerine yaydı. Büyük bir merakla okudu. Ertesi gün gene okudu. Sanki bunlarla ilk defa karşılaşıyordu. ‘Hepsini ben yazmışım demek, hayrettir,’ diye gülüyordu. (...)

Hürriyete kavuşmasını olağan saymıştı sanki. Ne pek fazla yadırgamış, ne pek fazla sevinmişti. Belki de bunda sağlığının bozuk oluşu rol oynuyordu.”
×××
Nazım, özgürlüğünün ilk 24 saatinde daha gördü ki, aslında 'büyük bir gözaltı'ndaydı ve bu oldukça can sıkıcıydı. Nitekim askeri liseden çıktığı ve askerliğini yapmış sayılması gerektiği halde askere alınmak istenecek ve canı daha da sıkılacaktır.
Nazım'la ilgili yazı serisine askere alınmak istenmesine ilişkin bölümle haftaya devam edeceğim.