İstanbul
Hafif yağmur
9°
Adana
Adıyaman
Afyonkarahisar
Ağrı
Amasya
Ankara
Antalya
Artvin
Aydın
Balıkesir
Bilecik
Bingöl
Bitlis
Bolu
Burdur
Bursa
Çanakkale
Çankırı
Çorum
Denizli
Diyarbakır
Edirne
Elazığ
Erzincan
Erzurum
Eskişehir
Gaziantep
Giresun
Gümüşhane
Hakkari
Hatay
Isparta
Mersin
İstanbul
İzmir
Kars
Kastamonu
Kayseri
Kırklareli
Kırşehir
Kocaeli
Konya
Kütahya
Malatya
Manisa
Kahramanmaraş
Mardin
Muğla
Muş
Nevşehir
Niğde
Ordu
Rize
Sakarya
Samsun
Siirt
Sinop
Sivas
Tekirdağ
Tokat
Trabzon
Tunceli
Şanlıurfa
Uşak
Van
Yozgat
Zonguldak
Aksaray
Bayburt
Karaman
Kırıkkale
Batman
Şırnak
Bartın
Ardahan
Iğdır
Yalova
Karabük
Kilis
Osmaniye
Düzce
44,0001 %0
51,2352 %0.05
7.183,88 % 0,04
71.299,32 %-2.354

Aşk mı, İlham mı, Yıkım mı?

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:
Aşk mı, İlham mı, Yıkım mı?

Herkes masumiyet hikâyelerini seviyor. Herkes köşesinde Masumiyet Müzesi’ni anlatıyor. Sanki kırık kalpler, takıntılı aşklar, yarım kalmış vedalar sadece bize aitmiş gibi… Tek bizde mi var Masumiyet Müzesi? Hiç sanmıyorum. Dünyanın sanat tarihine biraz yakından bakınca görüyorsun ki ilişkiler her yerde aynı yerden kırılıyor. Coğrafya değişiyor, isimler değişiyor ama duygusal dinamik değişmiyor güç, tutku, bağımlılık ve yıkım.

Sanat tarihi masum değil. Bazı tablolar güzellikten değil, duygusal enkazdan doğuyor. Fırçanın ucunda çoğu zaman aşk değil; güç, narsisizm, terk edilme korkusu ve kontrol arzusu var. Ve bazı ressam ilişkileri var ki… bir roman değil, neredeyse klinik vaka dosyası gibi okunuyor. Bugünün söylemiyle toksik ilişkisi…

Bizden biri ; Bedri Rahmi Eyüboğlu, Eren Eyüboğlu ve Mari Gerekmezyan meselesine…

Dışarıdan bakınca her şey neredeyse kusursuz görünüyor. Paris’te başlayan bir birliktelik, Türkiye’de kurulan bir sanat yuvası, birlikte üretim, birlikte yolculuklar… Bedri Rahmi ile Eren, uzun yıllar “örnek sanatçı çifti” olarak anlatıldı. Eren’in Türkiye’ye gelişi, adını değiştirip bu coğrafyada kök salması, Bedri Rahmi’yle kurduğu üretim ortaklığı… Bunların hepsi vitrinde duran, düzenli ve güçlü bir hikâye gibi.

Ama sanat tarihinin vitrini çoğu zaman gerçeğin sadece parlak yüzünü gösterir.

Bedri Rahmi’ye ne demeli… Güçlü, üretken, karizmatik bir figür. Çevresi geniş, etkisi büyük. Böyle figürlerin hayatına giren her yeni insan, ister istemez o güçlü yerçekiminin içine çekiliyor. Hikâyeye Mari Gerekmezyan girdiğinde de tam olarak olan bu.

Mari genç, yetenekli, hassas bir heykeltıraş. Aynı zamanda öğretmen. Ama onun hikâyesi ne yazık ki çoğu zaman kendi üretimi üzerinden değil, bu ilişki üzerinden hatırlanıyor. İşte tam da burada, sanat tarihinin o rahatsız edici kalıbı devreye giriyor.

Bedri Rahmi evli. Üstelik akademide güçlü bir konumda. Mari ise daha kırılgan bir yerde; genç, yükselme potansiyeli olan, duygusal olarak yoğun bir karakter. Aralarındaki çekim sadece romantik değil, aynı zamanda güçlü bir usta–öğrenci gerilimi taşıyor. Ve bu tür ilişkilerde denge çoğu zaman baştan bozuk kuruluyor.

Bu ilişki yıllarca “yasak aşk” başlığıyla anlatıldı. Ama mesele sadece yasak olması değil. Asıl mesele, ilişkinin içindeki güç dağılımı, görünürlük farkı ve duygusal yükün kimde biriktiği.

“Karadut” şiiri bu hikâyenin en çok konuşulan simgesi hâline geldi. Şiir büyüleyici, evet. Ama şiir konuşulurken çoğu zaman şu soru geri planda kalıyor: Bu büyük duygunun bedelini kim ödedi?

Ahh çatal karam çingenem ….Mari’nin mektuplarında hissedilen yoğunluk, bağlılık ve kırılganlık bugün bile insanın içine dokunuyor. Üstelik Mari yalnızca ilişki nedeniyle değil, dönemin sosyal atmosferi ve kimliği nedeniyle de dışlanmış bir figür olarak anlatılıyor. Yani mesele sadece bir kalp meselesi değil; aynı zamanda görünürlük ve yalnızlık meselesi.

Ve Eren…

Bu hikâyede en az konuşulan ama belki de en ağır duygusal yükü taşıma ihtimali olan kişi. Çünkü toksik ilişkilerin en gerçekçi tarafı şudur: Büyük kırılmalar her zaman yüksek sesle yaşanmaz. Bazen aynı evin içinde, gündelik hayatın içine sızan sessiz bir gerilim olarak kalır.

Eren bir sanatçı. Güçlü bir üretici. Ama sanat tarihinin anlatısında çoğu zaman “eş” parantezine sıkıştırılan bir figür. Bu bile başlı başına düşündürücü. Çünkü bazen bir hikâyede en görünmeyen kişi, en çok ağırlığı taşıyan kişidir.

Mari’nin hastalığı ve genç yaşta ölümü ise bu hikâyeye romantik değil, oldukça sert bir final getiriyor. Tüberkülozla mücadele eden genç bir sanatçı ve yarım kalan bir hayat… Bu kısmı romantikleştirmek bana hiç doğru gelmiyor. Çünkü burada şiirden çok hayatın kırılganlığı var.

Ve belki de en çarpıcı olan şu: Mari uzun süre kendi adıyla değil, Bedri Rahmi’nin hikâyesinin içinde anıldı. Toksik ilişkilerin en incelikli yarası da tam burada açılıyor. Bazen ilişki bitiyor, insanlar gidiyor… ama birinin adı, diğerinin gölgesinde kalmaya devam ediyor.

Ama bu hikâye sadece bize ait değil.

Bir de **Pablo Picasso ile Dora Maar’a bakalım. Orada da benzer bir duygusal fay hattı var.

Dora Maar güçlü bir fotoğrafçı olarak Picasso’nun hayatına giriyor. Zeki, üretken, kendi başına ayakta duran bir kadın. Ama Picasso’nun ilişkilerinde hep gördüğümüz o keskin güç dengesi burada da devreye giriyor. Picasso kadınları çoğu zaman eşit partnerler olarak değil, ilham alanları olarak konumluyor.

Dora’yı ağlarken resmettiği o meşhur “Ağlayan Kadın” serisi bugün sanat tarihinin başyapıtları arasında. Ama insan ister istemez şu soruyu soruyor: Bu tablolar sadece estetik bir zafer mi, yoksa bir kadının kırılganlığının tuvale sabitlenmiş hâli mi?

Picasso’nun “Kadınlar ya tanrıçadır ya paspas” sözü boşuna ürpertici gelmiyor. Çünkü Dora ile ilişkisi ilerledikçe, Dora’nın kendi üretiminin geri çekildiğini, psikolojik olarak yıprandığını görüyoruz. Ayrılıktan sonra yaşadığı ağır çöküş de bu ilişkinin bedelinin ne kadar sert olduğunu gösteriyor.

Benzer bir karanlık ton **Amedeo Modigliani ile Jeanne Hébuterne ilişkisinde de var.

Dışarıdan bakınca “bohem aşk” diye anlatılan o romantik Paris hikâyesi… Ama yakından bakınca tablo çok daha ağır. Modigliani parlak ama dengesiz bir sanatçı; alkol, hastalık ve yoksullukla boğuşuyor. Jeanne ise çok genç, çok bağlı ve fazlasıyla kırılgan.

Bir tarafta kendini dağıtmaya meyilli bir adam, diğer tarafta bütün varlığıyla ona tutunan genç bir kadın… Bu ilişki uzun süre büyük aşk diye anlatıldı. Ama sonu romantik değil, trajik.

Modigliani öldüğünde Jeanne dokuz aylık hamile. Ve iki gün sonra kendini pencereden atıyor.

Sanat tarihi bunu yıllarca romantik bir final gibi anlattı. Oysa benim baktığım yerden bu, bir aşk efsanesi değil; genç bir kadının çöken hayatının en sert cümlesi.

Bazen bir tabloya bakıyoruz ve sadece estetiğini konuşuyoruz. Oysa o tuvalin içinde çoğu zaman görünmeyen bir cümle saklı:

Bu aşk mıydı…

ilham mıydı…

yoksa yıkım mı?

The End……

Yorumlar
Yorum yazma kurallarını okumuş ve kabul etmiş sayılırsınız