Elsa’nın gözleri
Eğildi. O gözlere bakmaya zorladı kendini. Korkuyordu. O gözlere baktığında neler göreceğini çok iyi bildiği için korkuyordu. O gözlere baktığında kanlı ihtilaller görecekti. Dinamitle havaya uçurulan köprüler, makineli tüfekler ve yaralanmış insanlar görecekti.
Terk etmedi sevdan beni
Gece karanlık. Yıldızsız ve aysız bir gök. Büyücek bir fenerin ölgün ışığının üstünkörü aydınlattığı karanlık bir tepenin önüne sıralanmış insanlar. Kimi gözünü, kimi kulağını kapatmış, bir tanesi de son bir umutla bir şeyler anlatmaya çalışıyor.
Gerçekten güzel abarttı
Yakası kürklü kaftanını ve altı dilimli “alim” kavuğunu çıkardı. Canfesten yapılmış kocaman bir mendille yüzündeki terleri sildi. Oturdu. Soluklandı ve sabahtan beri defalarca yazdığı rakamları yeniden inceledi. Tutmuyordu.
"Sarı"
Hacı İshak Sokağı’nın, Karaköy’e inen Zembilciler Caddesi ile bitiştiği küçük meydandaki çoktan terkedilmiş Gregoryen Kilisesi’nin taş basamaklarından birine kıvrılmış, öylece hareketsiz yatıyordu. Köpeği, yani daha sonra ona verdiğim isimle Sarı’yı ilk kez böyle gördüm. Geceydi.
Vadideki Zambak
Atlı devriyelerin nal seslerini işitince uyandı. Baş ucundaki büyük mumu yaktı. Mutfağa girdi. Öğle yemeğinden kalan yağlı koyun budu parçalarını bir tabağa koydu. Kahve demliğini ocağın üzerine yerleştirdi. Kocaman bir kupaya şarap doldurup yeniden masaya döndü.