Çikolata her zaman tatlı olmaz
Çocuklar içeri girer girmez, o koskoca kapı arkalarından gürültüyle kapandı. Parlak, ama göz kamaştırmayan hoş ışıkların aydınlattığı bir salondaydılar şimdi. Duvarlar menekşe mavisi, akide şekeri beyazı ya da pamuk helvası pembeliğinde yansımalar yapıyordu.
Susuz yaz
Sıcaktı. Güneş çoktan devrilmiş ve akşamın eli kulağındaydı ama ortalık hala cayır cayır yanmaya devam ediyordu. Kasketini çıkarıp, gözlerinin içine kadar dolan, boynunu, ensesini yakıcı bir tuz tabakasıyla kaplayan ağdalı teri silmeye uğraştı. Önünde uzanıp giden ovaya baktı.
Dört köşeli üçgen olur mu?
Yan yana sıralanmış ahşap plaj kabinlerinden birine emekleyerek yaklaştım. Belki tahtaların eskiliğinden dolayı belki de sırf bu iş için açılmış bulunan budak deliklerinden birine gözümü uydurdum. İçeriye bakmaya koyuldum. Önce sadece bir karanlık gördüm.
“Saçım kesik değildi…”
Yürüyor. Her gün yaptığı gibi, o pırıltılı Temmuz sabahında da Sarıyer sahilinde yürüyor. Denize bakarak yürüyor. Tamir için kıyıya baştankara etmiş iki istimbot. Mavi biyeli fanilalar giymiş, bıçkın tavırlı bahriyeliler. Kendi aralarında konuşuyorlar. ‘Maçunaya geç’ diyor biri ötekine.
Haydarpaşa Garı …
Havada yoğun bir ayrılık kokusu vardı. Artık “iki başlarına yürüyemeyeceklerini’’ anlayan, iskandili güvenli yufka sulardan bıkıp, bundan böyle kuşkulu bir lunapark uğultusunda kolan vurmak isteyen, nereye giderse gitsin bu şehrin arkasından geleceğini bilmesine rağmen, yine de gitmek zorunda kalan...