Yeni Parti
Son günlerde yaşanan gelişmeler Özgür Özel ve arkadaşlarının yeni bir parti kurmalarını giderek kaçınılmaz hale getiriyor. Tarih herhalde Kemal Kılıçdaroğlu’nu çok hoş sözlerle anmayacak. Ne yazık ki oldukça saygın bir kimlikten, kötü sıfatlarla anılacak bir siyasi kişiliğe dönüşmek bir siyasetçinin hiç yapmaması gereken bir hata olarak kayıtlara şimdiden geçti.
Gelelim daha adını tam bilemediğimiz ancak kurulmasına ramak kaldığını anladığımız “yeni partiyi” bekleyen olası gelişmelere. Bu satırları yaklaşık 24 yıl önce rahmet ve saygıyla andığım İsmail Cem ile yol arkadaşlığını kısmen paylaştığım Yeni Türkiye Partisi deneyimime istinaden kaleme alıyorum.
DSP-ANAP-MHP koalisyonunu bozma kararı alan MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli 2 Kasım 2002’de Türkiye’yi erken seçime taşıyınca, DSP’den ayrılan bir grup milletvekili ile birlikte İsmail Cem, Hüsamettin Özkan ve daha sonra YTP’ye katılmayıp CHP’ye geçecek olan Kemal Derviş önderliğinde bir parti, Yeni Türkiye Partisi kurulmuştu. İlk kurulduğunda yüzde 35 seviyesinde oy beklentisi olan YTP, ekonomi için ana güvence kimliğindeki Derviş’in oyun bozanlığı ile oylarını hızla yitirecek 2 Kasım 2002 seçiminde yanlış hatırlamıyorsam yüzde 1.5 civarında bir oy alarak siyasi hayatını tamamlayacaktı.
Yanlış anlaşılma olmaması için hemen belirteyim, benim ve çok sevgili birkaç dostumla birlikte YTP’ye katılışımız Derviş’in CHP’ye katılma kararı sonrasında gerçekleşti. Diğer ifadesi ile seçilme imkanı hemen hemen ortadan kalktığı dönemde YTP’li olmuştuk.
Yine o günleri hatırlayalım, Cem koalisyon ortaklığının Dışişleri Bakanıydı ve kaçınılmaz olarak o dönemin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice ile teşriki mesai halindeydi.
ABD tam olarak Irak’a müdahale etmenin eşiğindeydi ve bu müdahaleye Türkiye’nin Güneydoğu topraklarını kullanarak başlamak niyetindeydi. Hatırlanacağı üzere, ABD Başbakan Ecevit’i ziyaret ederek bu hedeflerinden bahsetmiş, rahmetli Ecevit ABD taleplerine karşı çıkmış, Irak’ın stabilizasyonu için Irak’la ticareti artırmak üzere yeni bir sınır kapısı açma niyetinden bahsetmişti. Rahmetli Ecevit’in bu konuşmanın ardından sağlık koşulları hızla kötüye gidecekti. İster istemez Bahçeli’nin DSP-ANAP-MHP koalisyonunu bozma kararının bu koşullarda alınması ve Bahçeli’nin son zamanlarda sergilediği performans bir rastlantı mıydı sorusunu sormamıza yol açıyor.
Yine o günlerde rahmetli Cem’e siz Rice’a Irak konusunda ne dediniz diye sormuştum. “Sayın Başbakan ne dediyse, ben de aynısını tekrar ettim!” demişti. Ben de “neden bu hale geldiğimizi şimdi daha iyi anladım!” dediğimi hayal meyal hatırlıyorum.
Peki ya rahmetli Derviş?
CHP’den milletvekili seçildikten sonra
Malum, 1 Mart 2003 tarihinde ABD’nin talep ettiği Güneydoğu topraklarının Irak’a müdahale için kullanılması ve Karadeniz’de ABD’ye üs verilmesi konusunda tezkere oylaması yapıldı. ABD’nin çok güvendiği bazı AKP milletvekilleri ile CHP milletvekillerinin tümünün hayır oyu kullanması ile tezkere TBMM’ye takıldı. İsmi bende saklı çok yakınım yine rahmetli bir CHP milletvekilinden öğrendiğim, Derviş’in bu oylamaya çok bozulduğu şeklindeydi. Tabi oylama konusunda askeri kanadın çekimser kalması, daha sonra yaşadığımız pek çok siyasi ve hukuki gelişmenin de nedeni olacaktı. Moda tabiri ile söyleyelim “veto aktörleri zaman içinde tasviye edilecekti”.
O günün gelişmeleri ışığında CHP’lileri çok kızdıran sözlerin telifi de bana aittir. “Aklı başında siyasi bir oluşumun ortaya çıkmasına imkan vermediği için, mevcut görünümü altında CHP’yi kapatıp bir devrim müzesine dönüştürmek, yaşayan bütün genel başkanlarını da müzeden çıkmamak üzere müze bekçisi yapmak lazım!” demiştim. Hayatta olan eski genel başkanlardan özrümü kabul etmelerini rica ederim. Ancak bu cümleyi sarf ettikten yaklaşık 24 yıl sonra haklı çıkmış olmaktan da büyük üzüntü duyduğumu da ifade edeyim.
Gelelim kurulması artık an meselesi olan yeni partiye…
Lütfen özellikle dış politika hatalarına düşmeyin. NATO’dan çıkmak gibi bir düşünceniz asla olmasın. Oy kullanma hakkımız olan kurumlar bizim için en önemli güvencedir. ABD özellikle Trump rejimi ile kavga kaçınılmaz. Ancak o kavgayı bireyler üstünden değil, dış politikanın temelini oluşturan kurumsal ilişkiler üstünden yürütün. Bu beceriyi gösterebilmek için yok hale gelen kurumsal yapıyı tekrar tesis edeceğinizi teminat altına alacak söylem ve eylemlerde gecikmeyin.
Türkiye’nin artan stratejik önemi ne yazık ki sadece askeri ce silah sanayii boyutunda değerlendiriliyor. Türkiye’nin demokratik, laik, sosyal ve hukukun üstünlüğüne saygılı bir devlet olacağı ve bu şekliyle anılmak isteyeceğini bütün dünyaya haykırın. Ancak bu yolla son dönemlerde karşı karşıya geldiğimiz güven erozyonunun önüne geçebiliriz.
Söylenecek daha çok söz olmakla birlikte şimdilik burada yazıya son verelim, yola çıkanların yolu açık olsun diyerek sözümüzü noktalayalım.
Umudumuzu yitirmeyeceğimiz güzel yarınlara…