Suçun Magazinleşmesi
Bugün artık yalnızca insanlar değil, duygular da içerik üretiyor. Sevinç içerik, ayrılık içerik, hastalık içerik, doğum içerik, yas içerik… Hayatın her anı kameraya göre yeniden düzenleniyor. Sürekli görünür olmanın ekonomik bir değere dönüştüğü bu düzende, görünmez kalmak neredeyse yok olmakla eş anlamlı hale geliyor. Böyle bir çağda felaketlerin de bu düzenin dışında kalmasını beklemek gerçekçi değil…
İnsan uzun zamandır yaşadığından çok, yaşadığını göstermeye çalışan bir varlığa dönüştü. Artık birçok kişi bir olayı deneyimlerken bile dışarıdan nasıl göründüğünü düşünüyor. Çünkü görünür olmak, modern dünyanın en değerli para birimlerinden biri haline geldi. Çağımızın görünmez buyruğu şöyle; varlığın kadar değil, göründüğün kadar varsın. Özellikle görünürlüğü şöhretin, kazancın ya da toplumsal yükselişin anahtarı olarak gören bazıları için bu, adeta yeni bir hayat stratejisine dönüşmüş durumda.
Üstelik toplum da artık gördüğüyle karar veriyor. Dinlemeye, anlamaya, beklemeye tahammülü giderek azalıyor. Bir film şeridi gibi akan görüntülere bakıyor, birkaç saniye içinde hükmünü veriyor ve bir sonraki görüntüye kayıyor. Bakıyor ama görmüyor; görüyor ama anlamıyor. Çünkü bakmak başka, görmek başka bir eylemdir. Görmek, aradaki boşlukları da fark etmeyi gerektirir. Oysa bugün çoğumuz yalnızca görmek istediğimizi görüyoruz.
Sosyal medyanın inşa ettiği kültürde bu eğilim, bir kişilik özelliği olmaktan çıktı; hayatın yeni normu haline geldi. Kamera artık sadece tanık değil, davranışı şekillendiren görünmez bir yönetmen.
İnsanlar yalnızca başkaları tarafından izlenmiyor; kendi hayatlarını da sanki dışarıdan izleniyormuş gibi yaşamaya başlıyor.
Fakat hiçbir davranış tek başına ortaya çıkmaz. Bir toplumda benzer refleksler giderek yaygınlaşıyorsa, orada mercek altına alınması gereken seviye bireysel davranışlar değil, onları şekillendiren, mümkün kılan kültürel iklimdir. Asıl soru şudur: Böyle bir davranış neden milyonlarca insan tarafından anlaşılabilir, hatta ilgi çekici bulunuyor? Neden milyonlarca insan, o tek kişinin çektiği videoyu izlemek için ekrana koşuyor?
Zira kameranın arkasında duran kişi kadar, ekranın karşısında bekleyen seyirci de bu yeni düzenin parçasıdır. Seyirci çoğaldıkça gösteri büyür. Gösteri büyüdükçe de kendine yeni malzemeler arar.
Suçun hukukun konusu olmaktan çıkıp popüler kültürün hammaddesi haline gelmesi de tam olarak bu dönüşümün sonucudur.
Eskiden cinayet haberleri toplumun vicdanını yaralardı; bugün algoritmaların beslediği bir içerik ekonomisinin en güçlü malzemelerinden biri haline geliyor. Olayın kendisi kadar görüntüsü, görüntüsü kadar yorumu, yorumu kadar dedikodusu dolaşıma sokuluyor. Bir cinayet artık yalnızca adliye dosyasında yaşamıyor; reels videolarında, TikTok montajlarında, YouTube analizlerinde ve milyonlarca yorumun arasında ikinci bir hayat kuruyor.
Gerçeğin yerini temsilin alışının karanlık bir portresi…
Acının estetiği… Şiddetin kurgusu… Dramatik müziklerle yeniden paketlenen trajediler… Ahlaki bir sarsıntı olmaktan çıkıp seyirlik bir deneyime dönüşen suç.
Bugün yanı başımızda çığ gibi büyüyen sorun yalnızca suç oranları değil. Suçla kurduğumuz ilişkinin ta kendisi. Bir toplum cinayetleri konuşabilir; bu, adalet arayışıdır. Ancak, cinayetleri tüketmeye başladığında artık başka bir evreye geçmiştir.
Magazin, kamusal önemi olmayan bir olayı kamusal merakın nesnesine dönüştürme biçimidir. Bir insanın ne giydiği, kiminle görüştüğü, nasıl ağladığı ya da nasıl tepki verdiği toplumsal bir mesele değildir; fakat merak ekonomisi bunları toplumsal bir olaya dönüştürür.
Bugün suç da aynı mekanizmanın içine girmiş durumda. Artık cinayetin kendisi kadar failin mimikleri, mağdurun son paylaşımı, olay yerindeki görüntüler ve yakınlarının kameraya verdiği tepkiler konuşuluyor. Adeta hukuki bir dosya değil, yeni bölümü beklenen bir hikâye izleniyor.
Oysa adalet, soğukkanlılık ister; magazin ise duygunun sürekli yükselmesini. Bu nedenle aslında ikisi aynı zeminde sağlıklı bir biçimde yaşayamaz.
Geçtiğimiz günlerde Dilan Polat'ın eşinin kuzeni ve aynı zamanda korumalığını yapan kişinin silahlı saldırıda hayatını kaybetmesinin ardından yaşananlar da tam olarak bu dönüşümün çarpıcı bir örneği oldu. Yakınındaki insan vurulmuşken ilk hamlesi yardım mekanizmalarını harekete geçirmek yerine kamerayı açmak ve ardından bu görüntüyü sosyal medyanın dolaşımına sokmak, tek başına bireysel bir tuhaflık olarak okunamaz. Bu, yalnızca bir insanın tercihi değil; uzun zamandır görünür olmayı var olmanın şartı haline getiren çağın ürettiği bir reflekstir.
Çünkü uzun süredir bize, yaşadığımız her şeyin ancak paylaşıldığında görünür ve ancak görünür olduğunda gerçek olabileceği öğretiliyor.
Ne acı bir çağın içindeyiz ki, insanın en mahrem duyguları bile önce kameranın, sonra vicdanın önüne çıkıyor. Yas tutulmadan paylaşılıyor, acı yaşanmadan dolaşıma sokuluyor. Belki de en büyük kaybımız, olayların değil, olaylar karşısındaki insani tepkilerimizin değişmiş olmasıdır. Bir zamanlar insanı durduran, onun donakalmasına neden olan şok, bugün onu kayıt tuşuna yöneltiyor.
Hiçbir gösteri seyircisi olmadan yaşayamaz. Bir toplum trajedileri anlamak için değil, tüketmek için izlemeye başladığında, dijital dünyanın kuralları da buna göre çalışır. Talebin olduğu yerde arz büyür; algoritmalar da tam olarak en çok ilgi gören şeyi dolaşıma sokar.
Suçun sıradanlaştığı doğrudur. Ancak insanlık tarihi de hiçbir zaman sütten çıkmış ak kaşık olmadı; savaşların, cinayetlerin ve vahşetin tarihi oldu. Bugünü farklı kılan, suçun varlığı değil, suçla kurduğumuz ilişkinin değişmesidir. Suçun tüketilebilir bir gösteriye dönüşmesidir.
Eğer bir cinayet bizi adalet arayışından çok yeni görüntüler aramaya yöneltiyorsa, eğer ilk refleksimiz "Kim yaptı?" değil de "Video çıktı mı?" oluyorsa, her şeyden önce insanın acıyla kurduğu ilişkiye bir dönüp bakmak gerekir.
Bu topraklar, acıyı gösteriye değil, söze dönüştüren insanların toprağıydı. Yunus Emre'nin merhameti baş tacı ettiği, Karacaoğlan'ın hasreti türkü yaptığı, Pir Sultan'ın acıyı isyana, Âşık Veysel'in kör karanlığı insan sevgisine çevirdiği, Hasan Hüseyin’in ise "Acıyı bal eyledik" diyebildiği bir kültürün mirasçıları değil miydik biz? Başkasının yarasını kendi yarası sayan bir vicdan geleneğinden, başkasının acısını seyredilecek bir içerik olarak tüketen bir seyir kültürüne ne ara geçtik?
Buradan başlayalım mı?
Sadık ÇELİK