Kendinin zorbası olan insan
Çağın insanı nasıl dönüştürdüğü meselesine bakmaya devam ediyoruz. Doğası mutlak yalnızlığa uygun olmayan, sanıldığı kadar kendi kendine yetemeyen insanı konuştuk… ve şimdi bu yazıda güçlü olması, kendi ayaklarının üzerinde durması, kendini gerçekleştirmesi beklenen insana bakıyoruz. Aynı büyük yapının farklı parçaları.
Modern insan neden bu kadar yorgun, endişeli, hiperaktif ve hiper-nevrotik? Neden dinlenirken bile huzursuz? Neden sürekli bir yere yetişmeye, bir şeyleri kaçırmamaya, kendini kanıtlamaya çalışıyormuş gibi yaşıyor?
Güney Kore doğumlu Alman filozof ve kültür eleştirmeni Byung-Chul Han, modern insanın artık dış baskıyla değil, kendi içinde büyüttüğü performans baskısıyla yorulduğunu söylüyor. Ona göre çağımızın insanı; sürekli kendini geliştirmesi, üretmesi, görünür olması ve potansiyelini gerçekleştirmesi gereken bir “performans öznesi”ne dönüşmüş durumda. Han, bu durumu “pozitifliğin şiddeti” olarak tanımlıyor.
Modern sistemin en tehlikeli tarafı da burada başlıyor. İnsan artık patronu tarafından değil, kendi içindeki görünmez patron tarafından sömürülüyor.
Eskinin insanı yasaklarla, kurallarla, disiplinle çevriliydi. Fabrikalar, kışlalar, hapishaneler, sert hiyerarşiler… İnsan neyi yapamayacağını biliyordu. Baskı dışarıdaydı. Bugünün insanı ise çok daha karmaşık bir baskının içinde yaşıyor. Çünkü artık kimse ona “Yapamazsın” demiyor. Tam tersine; her şeyi başarabilirsin, kendinin en iyi versiyonu ol, potansiyelini gerçekleştir, daha verimli ol, daha görünür ol…
Ancak ilk bakışta özgürlük gibi görünen bu dil, zamanla görünmez bir tür “zorbalığa” dönüşüyor.
Çünkü sınırı olmayan beklentinin, sınırı olmayan bir yorgunluk üretmesi kaçınılmaz! Amok koşucusu misali, nereye vardığını tam bilmeden koşan ama duramayan insanlar gibiyiz.
Bu noktada insanın önünde iki seçenek varmış gibi görünür: Ya başarırsın ya da yeterince istememişsindir. Sistem, başarısızlığı toplumsal koşullarla, ekonomik baskıyla, sınıfsal eşitsizlikle, ruhsal yorgunlukla daha az açıklar. Başarısızlığı daha çok bireyin hanesine yazar. Yetişemediyse iyi planlamamıştır. Tükendiyse kendini yönetememiştir. Geri kaldıysa yeterince çalışmamıştır.
Böylece insan yalnızca çalışmakla kalmaz; kendi yorgunluğundan da sorumlu tutulur. Bu, modern çağın en sinsi taraflarından biridir. Baskı artık emir cümleleriyle gelmez. Tavsiye gibi gelir. Motivasyon gibi gelir. Kişisel gelişim gibi gelir. “Kendine yatırım yap” derken bile insanın içine eksiklik duygusu bırakır. Çünkü her yatırım, henüz tamamlanmamış bir benlik fikrine dayanır.
Burada mesele çalışmak, üretmek ya da gelişmek değildir. İnsan emekle büyür, çabayla olgunlaşır, üretirken anlam bulabilir. Sorun, bütün hayatın kesintisiz bir performans alanına dönüşmesidir. Dinlenmenin bile verimli olması, hobinin bile geliştirici olması, susmanın bile stratejik görünmesi beklenir. İnsan artık sadece iş yerinde değil; evde, sosyal medyada, ilişkilerinde, hatta kendi iç dünyasında bile performans sergiler.
Bu yüzden modern yorgunluk yalnızca bedensel değildir. Daha derinde, insanın kendisiyle kurduğu ilişkiyi aşındırır. Kişi artık kendine bir insan gibi değil, sürekli güncellenmesi gereken bir proje gibi bakmaya başlar. Eksiklerini listeler, potansiyelini ölçer, görünürlüğünü yönetir, duygularını bile kontrol edilecek bir veri gibi ele alır.
En ağır sonuç da burada ortaya çıkar: İnsan kendine bile huzurlu bir yer olmaktan çıkar. Sürekli daha iyi, daha güçlü, daha üretken, daha başarılı bir versiyonunun peşinde koşar. Modern çağın yorgunluğu çokça bundandır. İnsanın kendisine yetişememesinden…
***
İşin ironik tarafı ise şu: Sistem insandan hiç olmadığı kadar yüksek performans beklerken, aynı anda o performansı gösterebileceği zihinsel zemini de aşındırıyor.
Sürekli akan bildirimler, kısa videolar, parçalanmış dikkat, aynı anda onlarca şeye yetişme baskısı… Modern insanın zihni hiç olmadığı kadar uyarılmış halde ama belki de hiç olmadığı kadar dağınık. Bugün birçok insanın birkaç dakikadan fazla tek bir şeye odaklanmakta zorlanması tesadüf değil.
Düşünmek başka bir ritim ister. Sessizlik ister. Beklemek ister. Modern hayat ise insanı sürekli tepki vermeye zorluyor. Hızlı cevaplar, hızlı tüketim, hızlı başarılar… Her şeyin hızlandığı bir yerde, insanın iç dünyası da giderek yüzeyselleşiyor. Çünkü derinlik, hızla aynı yerde yaşayamaz.
Belki de bu yüzden günümüzde insan artık yalnızca yorgun değil; zihinsel olarak da tükenmiş durumda. Sürekli aktif ama giderek daha az düşünen, daha az odaklanan, daha az derinleşen bir insan modeli ortaya çıkıyor. Bugün birçok insanın dinlenirken bile eline telefon almasını bir düşünün… Zihin artık sessizliğe tahammül edemiyor. Çünkü sürekli uyarılmaya alışmış bir bilinç, durağanlığı tehdit gibi algılıyor.
***
Türkiye’de bu tablo daha da sert yaşanıyor. Çünkü burada yalnızca başarılı olmak değil, sürekli mücadele ediyor görünmek de bekleniyor. Bitmeyen çalışma saatleri, “yoğunlukla” övünme kültürü, dinlenmeyi neredeyse suçluluk duygusuna çeviren anlayış… Özellikle büyük şehirlerde insanlar artık çalışmaktan çok, çalışıyor görünmenin baskısını yaşıyor. Zaten plaza kültürü tam da bu yüzden yalnızca ekonomik değil; psikolojik bir meseledir aynı zamanda.
Sosyal medya ise bu performans düzeninin vitrini gibi çalışıyor. İnsanlar artık yalnızca hayatlarını yaşamıyor; hayatlarını yönetiyor, düzenliyor, pazarlıyor. Kahvesinden sporuna, tatilinden çalışma masasına kadar her şey, görünür bir kimliğin parçasına dönüşüyor.
Hatta modern insanın nasıl tükenmiş bir “performans öznesi”ne dönüştüğünü, sürekli üretme ve görünür olma baskısı altında ezildiğini anlatan bir kitabı okurken bile, birçok insan önce kitabın kapağını, kahvesini ve çalışma masasını paylaşma ihtiyacı hissediyor. Ne ironi ama…
Böylece insanın kaybettiği şey, huzur oluyor. Kimse kendini kolay kolay “olduğu gibi” sevemiyor…
Birey, hiç olmadığı kadar “özgür” olduğunu düşünürken aynı anda hiç olmadığı kadar baskı altında.
Eski dünyanın baskısı dışarıdan geliyordu; ona karşı çıkmak mümkündü. Modern dünyanın baskısı ise insanın içine yerleşmiş durumda. İnsan artık kendini durmadan motive etmeye, geliştirmeye, güncellemeye çalışan bir sisteme dönüşüyor.
***
Evet, çağımızın en yaygın duygularından biri tükenmişlik ve bu yalnızca psikolojik bir mesele değil; aynı zamanda kültürel, ekonomik ve toplumsal bir mesele. İnsan ruhu, sürekli performans göstermesi gereken bir sahneye dönüştüğünde, hayat da yavaş yavaş yaşanan bir şey olmaktan çıkıp yönetilen bir projeye dönüşüyor.
Halbuki insan makine değil. Sürekli maksimum performans gösterebilecek bir organizma hiç değil. Yorulan, dağılan, bazen hiçbir şey yapmak istemeyen, bazen durmaya ihtiyaç duyan bir varlık.
Modern çağ ise insanı insan yapan tüm bu sınırları yok sayıyor…
Elbette bütün bunlar, herkes için aynı biçimde yaşanmıyor. Bir yanda “kendini gerçekleştirme” baskısıyla yorulsa da çoktan belli bir konfora ulaşmış insanlar var. Diğer tarafta ay sonunu getirmeye çalışan milyonlarca insan için mesele hâlâ çok daha temel. Asgari ücretle yaşamaya çalışan, emekli olmasına rağmen çalışmak zorunda kalan, yıllarca emek verdikten sonra bile dinlenme hakkına ulaşamayan insanlar… Bu yüzden çağımızın yorgunluğu elbette yalnızca psikolojik değil; aynı zamanda sınıfsal bir mesele. Çünkü bazı insanlar kendilerini gerçekleştiremedikleri için değil, hayatın ağırlığını omuzlarından bir an olsun indiremedikleri için de tükeniyor.
Sözün özü; birilerinin kendisini sürekli aşmaya, birilerinin ise yalnızca ayakta kalmaya çalıştığı bir düzende, insan olmanın yükü giderek ağırlaşıyor.
***
107’nci 19 Mayıs’ı da geride bıraktık.
19 Mayıs, yalnızca bir yolculuğun başlangıcı değildir; bir halkın esareti kader olarak kabul etmeyeceğini ilan ettiği tarihsel kırılmadır, esaretten kurtuluşa atılan ilk adımın tarihi… Samsun’daki İlkadım ise yalnızca bir ilçe adı değil, bu ülkenin yeniden ayağa kalkma iradesinin simgesidir. Bazen bir milletin kaderi, tam da umudun tükendiği yerde atılan o ilk adımla değişir.
Sadık ÇELİK