İslamabad’daki müzakereler kalıcı olmasa da barışa evrilecek gözüküyor... Peki neden?..
ABD ve İsrail’in İran’a saldırısı ve aldığı karşılıklarla bütün Ortadoğu’yu gerilim altına alan; daha da ötesinde enerji sevkiyatında oluşturduğu sıkıntılarla küresel ölçekte krize neden olan savaşta taraflar ikinci tur müzakere aşamasında... Pakistan’ın arabuluculuğunda İslamabad’da yapılan müzakerenin ilk tutundan bir sonuç çıkması zaten beklenemezdi. Ayrıca tarafların başlangıçta elini yüksek açması da diplomasinin olmazsa olmazı.
Baştan söyleyeyim; bu savaşın devamı savaş olmayacak diye düşünüyorum. Muhtemelen kalıcı bir barış da beklemiyorum. Ancak müzakerelerin sonucunda her iki taraf açısından makul bir noktada anlaşma sağlanmasıyla gerilim sürse de en azından sıcak savaş sona erecek gözüküyor.
BARIŞI ZORUNLU KILAN ÜÇ ÖNEMLİ NEDEN
Peki neden? 1)ABD açısından, daha doğrusu Trump-Cumhuriyetçiler açısından önümüzdeki kasımda yapılacak ara seçimlere yarasız girmek çok önemli. Savaşta kaybedilen sayısı çok olmasa da Amerikan askerleri, hala muammalı bir operasyon, vurulan uçak gemisi, düşürülen önemli uçaklar, yerde vurulan yakıt nakil uçakları; Körfez ülkelerinde vurulan ABD varlığı; öngörülemeyen füze taarruz silahları gibi stratejik hatalar ve düşülen yalnızlık ciddi bir yara. Bu yaranın üzerine başka yaraları Trump yönetiminin göze alması gerçekçi değildir. Haliyle, Trump, savaşı kazanamadığı noktada ‘onurlu çıkış’ arayacaktır. 2)Hürmüz Boğazı’ndaki uzun süreli bir tıkanma küresel ölçekteki itirazları büyütecektir ve bir enerji krizinin maliyetinden ABD sorumlu tutulacağı için Trump yönetiminin bunu da göze alacağını sanmıyorum. 3)İran da savaşı kaybetmese de epeyce hırpalandı tabii. O yüzden Tahran da daha fazla hırpalanmadan kendisine gelecek bir sürece gereksinim duyacaktır.
İSRAİL, İRAN YANINDA DAHA BÜYÜK KÖTÜLÜĞÜ KENDİNE YAPTI!
ABD’nin İran’a yönelik saldırısını çok arzu eden ve onunla birlikte savaşa katılan tek devlet olan İsrail ise savaşın sona erip barışa doğru evrilmesinden çok rahatsız! Çünkü Ortadoğu’da kendisi için tek “tehlike” olarak İran kalmıştı ve bu nedenle İran rejiminin tasfiyesini, Tahran’ın ABD yörüngesine girmesini çok önemsiyordu. Kısacası İsrail de savaşın kaybedeni. İran’ın uzun menzilli balistik füzelerinin tehdidini “faul” yaptığında hep hissedecek. Ayrıca, İsrail şu nedenle de savaşın kaybedeni: İsrail, malum nedenle mağdur bir pozisyondayken gerek Gazze’deki tutumu gerekse İran’a karşı ABD ile birlikte tek hareket eden devlet olma vasfıyla uluslararası toplumda artık çok farklı bir pozisyondadır. Saldırgan, devlet yetkilileri uluslararası ceza mahkemelerinde dava konusu olan bir konumda İsrail ve kolay kolay da eski konumuna dönmesi mümkün değil. En azından çok uzun bir süre mümkün değil. Şimdilik zayıf olan ama ileride güçlenen her Arap ülkesi de ileride İsrail’i dara düşürecektir. İsrail, teokratik, -E. Büyükelçi Osman Korutürk’ten ödünç alarak kullanayım- Tevrat’a dayalı bir şer’i devlet olarak Siyonist-Evangelist ittifakının da muhtemel çatlamasıyla daha da sıkıntı içine girecektir.
Bu arada kim kazandı-kim kaybetti sorusuna bir yanıtı da üç ülkenin meydanları, caddeleri verdi. İran’da meydan ve caddeler “vatan savunmasına” sahne olurken, İsrail ve ABD’de yönetimleri protestoya sahne oldu.
ATEŞKES VE MÜZAKERE SÜRECİ DÜMDÜZ İLERLEMEYEBİLİR
Tabii şunu da belirteyim; ateşkes süreci ve akabindeki müzakere süreci inişli çıkışlı bir süreç olacak gözüküyor. Harbiye’den Taksim’e uzanan Cumhuriyet Bulvarı gibi dümdüz ilerlemeyecek. Bu yaklaşımımı geçen hafta Perşembe akşamı katıldığım TV 5’teki Yunus Emre İşci’nin modere ettiği Düşünce Vakti programında da ifade ettim. Ortada ABD ve İsrail’in haksız ve haydutça bir saldırısı, İran’ın ise haklı bir meşru müdafaası var. Ancak yaşanan 2025’teki 12 gün savaşı ve şimdi de 40 gün savaşı var ortada ve bu savaş ciddi tahribata neden olan; en ağır silahların kullanıldığı, belki de nükleer silah da kullanılır mı sorusunun ortada dolaştığı bir savaş. Ciddi savaşların ertesindeki müzakereler haftalarca, aylarca sürebiliyor. O yüzden sabırlı olmak gerekiyor, her iki taraf açısından da makulde buluşmek gerekiyor. Yukarıda da belirttiğim gibi her iki tarafın da (ABD-İran) savaşın sürmesinden değil, barışın yapılmasından çıkarı var. O yüzden yeniden savaşa dönülmesi düşük bir olasılık. Ayrıca Trump’ın -kalıcı olmasa da- barışa gereksinimini şu da ortaya koyuyor: Bilindiği gibi İsrail, ateşkesin Lübnan’ı kapsamayacağını uyurdu ve Lübnan’ı bombalamayı sürdürdü. Buna karşılık Trump, medyaya konuşarak şunları söyledi:
“Bibi ile konuştum, o da bu konuyu biraz sakinleştirecek. Bence biraz daha sakin davranmamız gerekiyor.”
Yani, barışa gereksinimi olan Trump, Netenyahu’yu ‘dizginliyor’.
ABD GERÇEKTEN NATO’DAN ÇIKMAK MI İSTİYOR, YOKSA...
Öteyandan, BM’nin düşük tonda da olsa savaşın sönümlenmesine yönelik tavrı, enerjiye gereksinimi olan Çin’in, Avrupa’nın duruşu, NATO üyesi olan İspanya başta olmak üzere bazı devletlerin duruşu da ABD’yi ‘dizginliyor’. Fakat NATO Genel Sekreteri Rutte’nin açıklaması akla ziyan:
“Trump’ın İran’da yaptıkları İsrail ve Avrupa güvenliği için çok yararlı.”
NATO, oydaşma ile karar alan bir işleyişe sahip. Genel sekreterin açıklamaları da bu işleyişi dikkate alan bir tonda olmalıyken Rutte’nin saçmaladığını belirtmeliyim. İspanya ve Türkiye gibi NATO üyeleri ve başka birçok üye de bu savaşa taraf olmamışken, ABD-İsrail bu haksız ve yersiz savaşta yalnız kalmışken Rutte’nin açıklaması hakikaten kör gözüm parmağına bir açıklama... Bu vesileyle belirteyim; NATO, kimsenin, ABD’nin de, üyesi olmayan İsrail’in de “önleyici saldırı” maceralarına, “çökme” girişimlerine alet edilememelidir. Bu arada Trump’tan da “NATO’dan çıkma lakırdıları geldi! NATO’nun eşit bir üyesi olmakla birlikte ağırlıklı bir kurucu unsuru olan ABD’nin başkanı Trump, bu lakırdısıyla NATO’daki müttefiklerine “neden bizimle olmadınız?” sitemi gönderiyor. Dahası var; ABD Ulusal Terörle Mücadele Merkezi Direktörü Joe Kent de malum, mealen dedi ki, “Bir İsrail-Türkiye çatışması olursa İsrail’in yanında olmak için NATO’dan çıkabiliriz.” Bunlar hiç gerçekçi değil. Hakikaten değil. Ancak durduk yerde de “yumurtlanan” sözler değil. Gerek Trump’ın gerekse Joe’nun sözlerinin anlamı şu: 1)NATO, ABD’nin yanında yer almalı; 2)İsrail de NATO’ya alınmalı.
Ancak, artık İran’a yönelik saldırıyla ABD öğrenmiş olmalı ki, oydaşma ile karar alan NATO saçma sapan çökme girişimlerinde ABD ile beraber olmayacak, bunun zorunda değil. Ayrıca, İsrail de en azından “Türkiye” diye bir devlet oldukça asla NATO üyesi olmayacak, bu olsa olsa ABD ve İsrail için bir hayal olarak kalacak. Çünkü, NATO’ya üye olunması için bütün üye devletlerin olur vermesi gerekiyor (Bu aşamada NATO-Türkiye ilişkisine ve bu ilişkinin geleceğine girmek istemiyorum, ancak konuya ilişkin önceki gün -14 Nisan 2026- E. Büyükelçi Osman Korutürk’ün Kapadokya Üniversitesi YouTube kanalında yaptığı ve İran meselesinin de ele alındığı “Dış Politika ve Diplomasi” başlıklı konuşmayı ve devamındaki soru-yanıtların içindeki açıklamaları okurlarımın dinlemesinde yarar görüyorum).
NÜKLEER SİLAHLAR KİMDE VARSA İMHA EDİLSİN, BM REFORM ÇALIŞMALARINI HIZLANDIRSIN
Bu yazıyı şöyle noktalamak istiyorum. ABD’nin İran’daki uranyum zenginleştirme çabalarına itirazı var. O zaman şöyle bir perspektif gerek dünyanın selameti için: BM nezdinde bir çalışma grubu kurulsun ve dünyada kimin elinde nükleer silah varsa veya nükleer silah üretme tesisi varsa eş zamanlı olarak bir plan dahilinde insanlığın yararı için imha edilsin. Nükleer gelişmeler insanlığın yararına olacak şekilde ilerlesin. “Bende olsun ama sende olmasın!” O zaman birisi de çıkar ve “Ne münasebet?” der. Tabii bunun için BM’deki 1988’lerden bu yana işleyen reform sürecinin artık hızlanması, vites yükseltmesi ve çabucak mesafe kat etmesi gerekiyor. BM’nin küresel ve bölgesel meselelerde aktifleşmesi gerekiyor. Üye devletlerin haydutça girişimlerini gemlemesi gerekiyor. Hep söylüyorum ve -yine onu refere edeceğim- Korutürk de söyledi yine sözünü ettiğim programda; artık BMGK’nın da genişlemesi gerekiyor. 1945’te bellli bir konjonktürde oluşan BMGK’nın günümüz koşullarında kanımca Almanya, Japonya, İtalya, Türkiye, İspanya, Hindistan, Brezilya, İran, Pakistan, Mısır gibi devletlerin de katılımıyla genişlemesi ve daha önce de başka yazılarda ve programlarda belirttiğim gibi nitelikli çoğunlukla (örneğin BMGK 15 üye olursa 2/3+1 gibi sayıyla karar alması yerinde olacaktır diye düşünüyorum.