İstanbul
Kapalı
15°
Adana
Adıyaman
Afyonkarahisar
Ağrı
Amasya
Ankara
Antalya
Artvin
Aydın
Balıkesir
Bilecik
Bingöl
Bitlis
Bolu
Burdur
Bursa
Çanakkale
Çankırı
Çorum
Denizli
Diyarbakır
Edirne
Elazığ
Erzincan
Erzurum
Eskişehir
Gaziantep
Giresun
Gümüşhane
Hakkari
Hatay
Isparta
Mersin
İstanbul
İzmir
Kars
Kastamonu
Kayseri
Kırklareli
Kırşehir
Kocaeli
Konya
Kütahya
Malatya
Manisa
Kahramanmaraş
Mardin
Muğla
Muş
Nevşehir
Niğde
Ordu
Rize
Sakarya
Samsun
Siirt
Sinop
Sivas
Tekirdağ
Tokat
Trabzon
Tunceli
Şanlıurfa
Uşak
Van
Yozgat
Zonguldak
Aksaray
Bayburt
Karaman
Kırıkkale
Batman
Şırnak
Bartın
Ardahan
Iğdır
Yalova
Karabük
Kilis
Osmaniye
Düzce
49,6319 %0.14
55,9269 %0.34
6.526,76 %-1.09
82.551,65 %-0.36

Fransa'dan Türkiye’ye, Kim Ödüyor Bu Bedeli?

YAYINLAMA:
Fransa'dan Türkiye’ye, Kim Ödüyor Bu Bedeli?

“Zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü; hem akıl çağıydı hem aptallık; hem inanç devriydi hem de kuşku; aydınlanma mevsimiydi, karanlık mevsimiydi; hem umut baharı hem de umutsuzluk kışıydı…hem herşeyimiz vardı hem hiç bir şeyimiz yoktu; hepiniz ya doğruca cennete gidecektik ya da öteki yana...”

 

1. Avrupa'da Sokaklar Neden Yeniden Doluyor?

Fransa'da sonbahar demek eylem mevsimi demek artık. Sanki her ekim ayında biraz daha biriken öfke, yeniden sokaklara taşıyor. Bu kez lise öğrencilerinin eğitim koşullarına itirazıyla büyüyen gösterilere sarı yelekliler, işçiler, sendikalar, emekliler de katıldı. Yüz binlerce insan sokaklarda. Yer yer şiddete dönüşen protestolar Fransa'yla sınırlı bir huzursuzluğun çok ötesine işaret ediyor. İtalya'da, Belçika'da, İspanya'da, Portekiz'de, Arnavutluk'ta… Yunanistan ve Hollanda'da da sokaklar hareketli. Meksika, Arjantin hakeza… Kimi gösteriler Fransa'dakilerden etkilenmiş, kimileri çok daha önce kendi nedenleriyle başlamış. Birbirinden uzak coğrafyalarda benzer bir hoşnutsuzluk birikiyor.

Fransa'da 17 Ekim'deki gösterilere ülke genelinde 550 bin ile 800 bin arasında kişinin katıldığı bildiriliyor. Sarı Yeleklilerin 2018'de yükselttiği geçim sıkıntısı, vergi adaleti ve temsil talepleri hala güncelliğini koruyor. Gençler, işçiler, emekliler, sendikalar; kimi zaman uluslararası şirketlere, kimi zaman hükümetin ekonomik politikalarına karşı sokaktalar. Önümüzde yeni eylemler, sendikaların grev çağrıları var. İtalya'da 20 Kasım, İspanya ve Portekiz'de 11 Kasım için genel grev hazırlıkları yapılıyor.

Fransa'da sokakların bu kadar kolay dolmasının ardında köklü bir tarihsel hafıza da var. 1789 Devrimi'nden işçi hareketlerine, 1968'in öğrenci isyanlarına uzanan güçlü bir itiraz geleneği… Fransız toplumu, hakların sokakta da savunulduğunu kuşaklar boyunca yaşayarak öğrendi. Bugün daha lise sıralarındaki gençlerin böylesine cesurca öne çıkmasında da bu geleneğin izleri var. İsyanın da itirazın da hafızası kolay silinmiyor…

Fransız hükümeti de sert önlemlere yöneldi. Paris'in bazı bölgeleriyle Fransa’nın diğer 12 kentinde kısmi sokağa çıkma yasakları uygulanıyor. Ülke genelinde yüz binlerce göstericiye karşı 60 bin kadar güvenlik personeli görevlendirilmiş. Hatta bazı görüntülerde polislerin de göstericilere yardım ettiği iddia ediliyor… Önümüzdeki hafta sonunun gösterileri için askeri birliklerin de güvenlik düzenlemesine destek vermesi planlanıyor.

Yüz binlerce kişinin sokaklara çıktığı, barikatların kurulduğu, polisle çatışmaların yaşandığı Paris… Aynı, hatta bunun onda biri ölçekteki gösterilerin Taksim'de ya da İstanbul'un başka bir meydanında yaşandığını düşünün. Devletin tepkisi, polisin müdahalesi, göstericilerin hakları nasıl şekillenirdi? Nasıl bir manzarayla karşılaşırdık? Fransa'daki sert müdahaleler ve yasaklar da ortadayken, yine de iki ülkenin protesto hakkına ilişkin hukukunu ve güvenlik anlayışını karşılaştırmak, demokrasinin günlük hayatta nasıl işlediğini anlamak açısından önemli. İşte medeniyet dediğimiz şeyin, demokrasinin ve hukuk kültürünün gerçek sınavı burada. Devletin kendisine itiraz eden yurttaşa nasıl davrandığında, o itiraza ne kadar tahammül edebildiğinde… Avrupa'yla aramızdaki mesafeyi de biraz burada aramak gerekiyor.

Peki, bütün bu öfke nereden besleniyor?

Fransa'daki huzursuzluğun önemli bir boyutu da göç ve toplumsal aidiyet meselesi. Paris'in banliyölerinde, yıllardır Avrupa'nın iş gücünü oluşturan göçmen ailelerin çocukları ve torunları yaşıyor. Cezayir'den, Fas'tan, Tunus’tan ve dünyanın başka bölgelerinden gelen aileler… Bugün onların ikinci, üçüncü kuşakları yetişti. Fransa'da doğdular, okudular, meslek sahibi oldular. Fakat eğitimden istihdama, barınmadan toplumsal kabule kadar pek çok alanda eşitsizliklerle karşılaşmaya devam ediyorlar.

Bunun tarihsel bir arka planı var. Savaş sonrasında Avrupa'nın yeniden inşası için iş gücüne ihtiyaç duyuluyordu. Almanya 1961'de Türkiye'yle işçi alımı anlaşması imzaladı. Fransa, Kuzey Afrika'dan ve eski sömürgelerinden gelen işçilerin emeğinden yararlandı. Fabrikalar çalıştı, yollar, konutlar, kentler büyüdü. Düşük ücretli, ağır ve çoğu zaman güvencesiz işlerin önemli bölümünü bu insanlar üstlendi.

O gün iş gücü olarak çağrılan insanların çocukları bugün hayatın her alanında eşit yer istiyor. Üniversitede, işte, siyasette, sosyal yaşamda… Adam yerine konulmak, haklarıyla birlikte tanınmak istiyorlar. Ne de olsa o ülkelerin bugünkü refahında ailelerinin de emeği var. Kaldı ki bu çocukların çoğu zaten Fransız yurttaşı. Buna rağmen kendilerini hala dışarıdan biri gibi hissettiren ayrımcılıkla karşılaşıyorlar.

Fransa'nın resmi istatistik kurumu INSEE'nin araştırmaları da çarpıcı. Avrupa dışı göçmen ailelerin ikinci kuşak çocuklarında ayrımcılık bildirme oranı, ilk kuşağa göre daha yüksek. Eğitim ilerliyor, meslekler değişiyor; fakat toplumsal kabul aynı hızda gelişmiyor.

Bu ülkelerde yükselen bir göçmen karşıtlığı var. Trump'tan Avrupa'nın aşırı sağ siyasetçilerine kadar benzer bir söylem dolaşıyor: Sokaktaki şiddetin sorumlusu göçmenler ve radikal sol! Trump, Fransa'daki olayları Macron'un göç politikalarına bağlayıp Paris'in yakında bir Müslüman kentine dönüşeceğini söylüyor. Almanya'da, İtalya'da, Fransa'da yükselen aşırı sağ da benzer suçlamalarla göçmenleri ve radikal solu hedef gösteriyor. Unutmayalım; bugün göçmenlerin varlığından rahatsızlık duyan Avrupa, dün fabrikalarını, kentlerini, refahını onların emeğiyle büyütmüştü.

Bu arada Avrupa'daki hareketlilik Türkiye'de de dikkatle izleniyor. Bahçeli, gençlere açıkça “Fransa'ya heveslenmeyin” diye seslendi. Ardından huzur ve güven ortamını bozacak girişimlere karşı uyarılarda bulundu. İnsan ister istemez Gezi'yi hatırlıyor… Aradan on üç yıl geçti; Osman Kavala ağırlaştırılmış müebbet cezasıyla, başka Gezi hükümlüleri de uzun hapis cezalarıyla hala cezaevinde. Avrupa'daki gösterilerde yaşanan şiddetin savunulacak tarafı yok elbette. Ama Türkiye açısından bugün üzerinde düşünülmesi gereken ciddi bir soru var: Barışçıl biçimde (bile) itiraz etmek, hakkını aramak, yönetenlerden hesap sormak ne ölçüde güvence altında? Gezi'nin üzerinden geçen bunca yılın ardından bu sorunun hala yakıcılığını koruması, başlı başına düşündürücü.

Fransa'daki hareketin bir de seçim siyasetine uzanan tarafı bulunuyor. Macron yönetimine yönelik hoşnutsuzluk büyürken, 2027 cumhurbaşkanlığı seçimi yaklaşıyor. Fransız solu ise parçalı. Jean-Luc Melenchon özellikle genç seçmenler arasında güçlü bir karşılık buluyor; gösterilere de katılarak desteğini ortaya koyuyor. Merkez solda Raphael Glucksmann ön seçimi kazandı. İkisi farklı siyasal çizgilerde, yükselen sağ karşısında birleşip birleşemeyecekleri ise belirsiz. Kaldı ki sokaktaki öfkenin seçimlerde kime yarayacağı da ayrı tartışma. Bazı yorumcular solun toplumsal taleplere yakınlığını vurgularken, bazıları şiddet görüntülerinin güvenlik söylemiyle öne çıkan aşırı sağı güçlendirebileceğini düşünüyor.

Peki, özellikle Avrupa'da değişen neydi?

İkinci Dünya Savaşı sonrasında güçlü bir refah düzeni kuran Avrupa, bugün o düzeni sürdürmekte zorlanıyor. Sosyal güvenlik, sağlık, eğitim, emeklilik ve çalışma hakları üzerine inşa edilen sistem, ekonomik büyümenin yavaşlaması, yaşlanan nüfus, artan kamu harcamaları ve küresel rekabetin baskısı altında. Bir zamanlar refahın güvencesi sayılan devletler, şimdi yurttaşlarına bazı harcamalardan vazgeçmeleri gerektiğini söylüyor. Konfor alanları giderek daralıyor.

Üstelik dünya ekonomisinin ağırlık merkezi de değişiyor. Çin'den Hindistan’a, Pakistan’a, Güneydoğu Asya'ya kadar geniş bir coğrafya, daha düşük üretim maliyetleriyle Avrupa sanayisini zorluyor. Tekstilden teknolojiye, gündelik tüketim ürünlerinden ağır sanayiye kadar rekabet giderek sertleşiyor. Üretimin ve yatırımların hem iş gücü hem de hammadde bakımından daha düşük maliyetli coğrafyalara kayması, Avrupa'nın sanayi gücünü, vergi gelirlerini ve kamu bütçelerini baskı altına alıyor. Ekonomiler eski dinamizmini kaybederken refah devletinin yükünü taşımak da zorlaşıyor. Avrupa'nın yüksek ücretleri, sosyal hakları ve üretim standartları önemli bir toplumsal kazanım; fakat tüm bunların ekonomik maliyetini karşılayabilmek de giderek artık epeyce güçleşmiş durumda.

Asıl gerilim burada başlıyor. İnsanlar yıllarca çalışarak kazandıkları haklardan vazgeçmek istemiyor. Devletler ise eskisi kadar cömert olamayacaklarını söylüyor… Gençler daha iyi bir gelecek beklerken, yetişkinler kendilerini bir anda sahip oldukları hayatı korumaya çalışırken buluyor.

Fransa'daki protestoları yalnızca eğitim bütçesiyle, İspanya ve Portekiz'dekileri yalnızca konut fiyatlarıyla, İtalya'dakileri yalnızca hayat pahalılığıyla açıklamaya çalışmak eksik kalır. Her ülkenin kendine özgü sorunları var. Ancak hepsinin gerisinde benzer bir huzursuzluk hissediliyor. Ekonomik düzenin ürettiği refahla toplumun o refahtan beklediği pay arasındaki mesafe açılıyor.

İnsanlar, özellikle gençler, yarının bugünden daha iyi olacağına ilişkin inançlarını da kaybediyor.

2. Hiç sahip olamadığımız bir geleceği nasıl kaybediyoruz?

Avrupa'daki bu huzursuzluğun Türkiye'ye hiç de yabancı olmayan tarafları var. Eğitim artık iyi bir işin, çalışmak insanca bir yaşamın, tasarruf etmek ev sahibi olmanın güvencesi değil. Gençler diplomalarıyla iş ararken çalışanlar kazandıklarıyla geçinmekte zorlanıyor. Bir ev sahibi olmak şöyle dursun, kirayı ödeyebilmek bile başlı başına mesele. Üstelik liyakatin yerini ilişkilerin, emeğin yerini ayrıcalıkların aldığına ilişkin yaygın kanaat, yalnızca ekonomiye değil, adalet duygusuna da zarar veriyor.

Fakat Türkiye'de sorun, Avrupa'daki gibi kazanılmış refahın kaybedilmesinden ibaret değil.Çünkü Türkiye'de geniş toplum kesimlerinin yararlanabildiği, güvenceleri yerleşmiş bir refah düzeni hiçbir zaman Avrupa'daki ölçüde kurulamadı. Avrupalı bugün sahip olduğu hakları kaybetmekten endişe ederken, Türkiye'de milyonlarca insan o haklara, hakkıyla kavuşabilmiş bile değil. Üstelik Türkiye'de daha derin bir sorun var: Devletin yurttaşına karşı en temel sorumluluklarını bile gerektiği gibi yerine getirememesi.

Zira bir ülkede gelecek güvencesi yalnızca iş ve gelir sahibi olmakla sağlanmaz. Oturduğun binanın başına yıkılmayacağına, satın aldığın gıdanın seni zehirlemeyeceğine, birikimini emanet ettiğin finansal sistemin denetlendiğine, hakkın ihlal edildiğinde hukukun işleyeceğine de inanmak gerekir!

3. Bu kadar yanlışın hesabını kim verecek?

Geçen hafta İstanbul'u vuran selin ardından Ayazağa’da, Kağıthane’de, Pendik'te karşılaştığımız o manzaralar… Dere yataklarına dikilmiş binalar, suyun önünü kesen beton yığınları, yıllardır görmezden gelinen tehlikeler. Ayazağa'da şimdi dere ıslahını engelleyen yapıların yıkımına başlanmış. Şimdi! İyi de bu binalar gökten inmedi ya! Cendere Vadisi, Vadistanbul, Ayazağa… Son on yılda buralarda muazzam bir servet yaratıldı. Arsalar katbekat değerlendi, gökdelenler yükseldi, dere yatakları beton kanallara sıkıştırıldı; üzerlerine parklar, bahçeler, sosyal alanlar yapıldı. Her yer ışıl ışıl, gösterişli… Bir zamanlar derenin aktığı yerde artık lüks konutlar, alışveriş merkezleri, milyonluk yatırımlar konuşuluyor. Sonra sel geldi. Bütün o pahalı şehircilik makyajını birkaç saatte akıtıp götürdü. Lüks konutların, yüksek binaların ortasında insanlar mahsur kaldı, günlerce elektriksiz kaldı, hayat durdu…

İmar planları yapıldı, ruhsatlar verildi, tapular el değiştirdi… Belediyeler vardı, bakanlıklar vardı, denetimden sorumlu onlarca kurum vardı. Herkes oradaydı. Bir tek derenin orada olduğu unutulmuş! Şimdi su gelip kendi yatağını bulunca iş makineleriyle yıkıma girişiliyor. Vaktiyle o binaları oraya konduran akıl, bugün onları kaldırmaya çalışıyor. Peki, arada kazanılan servetler? Alınan kararlar, atılan imzalar? Onların hesabı da suya kapılıp gitti mi?

Doğa, tapu kaydına, imar planına, rant hesabına bakmıyor. Suyun yolu belli. İnsan oraya ne kadar beton dökerse döksün, su bir gün gelip kendi yatağını arıyor. Doğanın adaleti belki de insanınkinden daha şaşmaz; kimsenin unvanına, servetine, nüfuzuna bakmıyor. Ancak doğa kimin suçlu, kimin masum olduğunu bilmiyor. O dere yatağını imara açanların, oradan servet kazananların değil, çoğu zaman hiçbir kararda söz sahibi olmayan insanların hayatını alıp götürüyor.

Daha geçen gün Maltepe'de çöken binada beş kişi hayatını kaybetti. Sonradan eklenen kaçak katlarla ilgili 1989 ve 1990 yıllarında iki ayrı yıkım kararı alınmış, fakat uygulanmamış. Düşünebiliyor musunuz? Otuz yıldır yerinde duran bir hukuksuzluk, sonunda insanların üzerine yıkılıyor…

İstanbul'un yapı stokunun önemli bir bölümü 2000 öncesinden kalma. Marmara'nın tuzlu kumlarıyla, denizden çıkarılan midye kabuklarıyla, kalitesiz betonla, yetersiz demirle yükselen koca mahalleler… 50'lerden itibaren göçle büyüyen İstanbul, yıllarca böyle inşa edildi durdu. Peki o günün belediyeleri, imar müdürlükleri, mühendisleri, yapı ruhsatı veren yetkilileri? Daha yukarıda, bu kentlerin ve ülkenin yönetiminden sorumlu kamu yöneticileri, bakanlar, başbakanlar? Hiçbirinin mi haberi yoktu bütün bunlardan? Bilmiyor muydu deniz kumundaki tuzun demiri aşındıracağını, betonun dayanıklılığını tehlikeye atacağını? Elbette bu riskler bilinmeyen şeyler değildi. Ama şehir büyüyordu, arsalar değerleniyor, müteahhitler kazanıyor, siyaset de bu büyümeden payına düşeni alıyordu! Denetim mi? O zaten çoğu zaman kağıt üzerinde kalıyordu. Bugün deprem bekleyen bir kent olarak İstanbul'da insanlar, yıllar önce başkalarının aldığı kararların bedelini hayatlarıyla ödeyebilecekleri binalarda uyuyor. O kararları alanların çoğu çoktan çekip gitmiş; geriye çürüyen demirler, yaşlanan betonlar ve milyonlarca insanın hayatı kalmış. Bu şehrin felaketi yıllardır gözümüzün önünde, kat kat inşa ediliyor…

Belediyelerle ilgili yolsuzluk iddiaları, aksayan hizmetler, bakımsız parklar, bahçeler, korular… Devrilmiş ağaçlar, çürümeye bırakılmış kökler, kaderine terk edilmiş kamusal alanlar… Hani ağacın kurdu içinde olur derler ya, İstanbul'un parklarında, caddelerinde, sokaklarında bunu görmek mümkün. Kimi ağaçlar ilk kuvvetli rüzgarda devriliyor, yollar kapanıyor, insan hayatı tehlikeye giriyor. Geçmişte insanların üzerine devrilen ağaçlar da oldu. Bunların bakımı, kontrolü, gerektiğinde müdahalesi kimin işi? Kentin göz önündeki sorunları bile yeterince sahiplenilmiyorsa, yerin altında kalanları düşünün bir de!

Bir belediye başkanına atfedilen, altyapıya yatırım yapmanın oy getirmeyeceği yönünde bir söz var. Kime ait olduğu bir yana, şehircilikteki temel açmazı anlatıyor. Kanalizasyon, yağmur suyu hatları, drenaj sistemleri… Görünmüyorlar, açılışları gösterişli olmuyor. Oysa İstanbul'un nüfusu büyüdü, yapılaşması yoğunlaştı; geçmişin ihtiyaçlarına göre döşenen altyapının da buna ayak uydurması gerekiyor. Yağışlarda rögarların taşması, suların sokakları basması, yıllardır ertelenen yatırımları yeniden sorgulatıyor. Üstelik görünen üstyapının hali de ortada. Bozuk kaldırımlar, bakımsız yollar, ihmal edilmiş yeşil alanlar… Nereye baksanız başka bir aksaklık. Şehrin altında biriken sorunlar, sonunda üstündeki hayatı da felce uğratıyor.

İnsan baktıkça sadece bir şehrin değil, onu yöneten anlayışın da nasıl köksüzleştiğini görüyor. Liyakat eksikliği, ihmal, günü kurtarma telaşı… Dere yatağına bina dikmekle çürüyen, kuruyan bir ağacı yıllarca görmezden gelmek arasında, ölçek dışında ne fark var? İkisinde de sorumluluk erteleniyor. Ta ki bir gün o bina çökene, o ağaç birinin üzerine devrilene kadar…

Çürük ağaçlar, çürük binalar, yanlış imar kararları, denetim eksikliği… ve kamunun sorumluluğunun, hukukun, güvenin ve hesap verebilirliğin aşındığı çok daha geniş bir tablo… Fon skandalının boyutlarına bakın. Olağanüstü kazançlar, şüpheli hisse işlemleri, yurt dışına aktarılan paralar, yüz binlerce yatırımcıyı ilgilendiren soruşturmalar…

Bir de bunlar yalnızca ortaya dökülenler… Kim bilir daha neler var, hangi hesaplarda, hangi ilişkilerin arasında, henüz kimsenin haberdar olmadığı. Skandallar büyüyor, hesaplar kabarıyor, insanlar ise tepkisizlik pandemisi içinde, bir sonrakini bekler halde öylece duruyor.

SPK var, MASAK var, bankalar var, düzenleyici kurumlar var. Yetki desen var, mevzuat desen var. Var da bu mekanizmalar ne zaman, nasıl ve kimin için işliyor? Bankaların şüpheli para hareketlerini kendiliğinden tespit edip bildirme yükümlülüğü var. Peki, bunca büyük mali işlemin içinden hangileri zamanında sorgulandı, hangileri bildirildi, hangilerinin üzerine gidildi? Bazı usulsüzlükler neden ancak birileri şikayet ettiğinde, bir ihbar geldiğinde, tarafların arası bozulup kirli ilişkiler ortaya saçıldığında gün yüzüne çıkıyor? O zamana kadar kim neyi görmüş, neyi görmezden gelmiş? Banka yöneticileriyle yakın ilişkiler, büyük müşterileri kaybetmeme kaygısı, nüfuz sahibi isimler… Bunların denetim süreçlerini etkileyip etkilemediğini kim araştırıyor? Bir ihbarla harekete geçebilen mekanizmalar, o ihbardan önce ne yapıyordu? İş işten geçtikten sonra soruşturma açmakla, hesaplara el koymakla kaybedilen güven geri geliyor mu? Atı alan Üsküdar'ı geçmiş, şimdi geriye dönüp nal izlerini sayıyoruz.

Gıda güvenliğinde de benzer bir tablo. Son olaya baksanıza; Tarım ve Orman Bakanlığının listelerinde aynı işletmeciyle bağlantılı ürünler, farklı markalarla defalarca tağşiş nedeniyle karşımıza çıkıyor. Bir işletmeci farklı markalarla 132 kez listelere giriyor. Zeytinyağının içine başka yağ karıştırılıyor, tespit ediliyor, kamuoyuna açıklanıyor. Sonra başka bir marka altında yeniden karşımıza çıkıyor… Ülkeyi sahte zeytinyağına boğmaya doymuyor. Peki, nasıl oluyor bu? Tarım Bakanlığı bu kişinin geçmişini bilmiyor mu? Yeni üretim izni verilirken önceki ihlalleri neden hesaba katılmıyor? Ticaret Bakanlığı, vergi dairesi, ruhsat veren kurumlar birbirinden habersiz mi çalışıyor? Adamın geçmişi ortada, yaptığı iş ortada; tabelayı değiştirince bütün sicili de mi temizleniyor? Üretimden men edilmesi gereken durumlarda bile yeni bir unvanla yeniden faaliyete dönülebiliyorsa, verilen cezaların ne caydırıcılığı kalıyor? Bir kapıdan çıkarılan, başka kapıdan içeri giriyor, mantar gibi yeniden ve yeniden bitiyor. Bir işletmenin adı, sahibi, geçmiş ihlalleri ve ticari bağlantıları devletin ortak denetim hafızasında neden etkili biçimde takip edilemiyor?

***

Ekonomiler büyüyebilir, devletler zenginleşebilir. Peki, o zenginlik kimin hayatına ne kadar dokunuyor? Hukuk kimin karşısında ne kadar güçlü, kimlerin karşısında sessiz? Alınan yanlış kararların bedelini kim ödüyor, hesabını kim veriyor?

Bir ülkenin ne kadar geliştiğini anlamak için bazen sıradan bir insanın hayatına bakmak yeter. Yaşadığı eve, sofrasına koyduğu ekmeğe, hakkını aradığı kapıya… Bir de bütün bunların ne kadar güvenilir olduğuna.

Fransa'dan Avrupa'nın başka ülkelerine yükselen itirazların gerisinde de bu güvenin geleceğine ilişkin kaygılar var. İnsanlar kazanılmış haklarını, refahlarını, geleceklerini korumak için sokaklara çıkıyor. Bir de o refahın inşasında yıllarca emek vermiş göçmenler, Müslümanlar, Afrika'dan, Asya'dan gelip Avrupa kentlerini ayağa kaldırmış işçilerin çocukları, torunları var. Bugün onlar da büyüdüler, okudular, o toplumların ayrılmaz bir parçası oldular. Şimdi eşit yurttaşlık, insanca muamele ve hak ettikleri yaşam koşullarını istiyorlar. Bir zamanlar emeklerine ihtiyaç duyulan insanların çocukları, bugün o ülkelerde kendilerine yer açmaya çalışıyor. Avrupa'nın kendi geçmişiyle yüzleşmesi gereken yerlerden biri de burası.

Türkiye'de ise çoğu zaman çok daha temel güvencelerin hesabını sormak gerekiyor. Güvenli bir ev, sağlıklı gıda, işleyen hukuk, dürüst yönetim… Geçmişte verilmiş kararların, yerine getirilmeyen sorumlulukların bedeli hala insanların hayatından çıkıyor burada. Yıllar sonra, hiç tanımadıkları insanların karşısına dikiliyor o kararlar. Bir selde, bir depremde, birikimlerinin kaybolduğu bir hesapta…

Bütün bunlar yaşanırken hayat devam ediyor. Yeni binalar yükseliyor, yeni ruhsatlar veriliyor, yeni kararların altına imzalar atılıyor. Bugünün kararları da yarının insanlarına kalacak. Kim bilir hangi derenin yatağında, hangi binanın temelinde, hangi hesabın içinde…

Bir gün birileri çıkıp soracak: Bunlar olurken kim, neredeydi?

 

Sadık ÇELİK

[email protected]