Eşik Anı
Öğretmenin kaleminde ders değil; dayanma mürekkebi bırakan düzen...
İnsanın en korkulu anı nedir? Her şey ortaya çıktığında üstünü örttüğü an mı yoksa tam sıyrıldım derken ansızın yüze vurulduğu an mı?
Hadi bunu konuşalım. Var mı hatanız? Var hatanız. Var mı ihmalleriniz? Üzerinize yıkılan yükler ve çoğu size ait olmayan sorumluluklar mı onlar? Hadi onları bu yazı bitene kadar bir kenara koyalım. Güzelce itin ama biraz uzaklaşsınlar yoksa yazı daha bitmeden dürterler sizi. Rahatladınız değil mi? Size ait değiller çünkü.
Onlar “kenarın” kenardakilerin işleri.
Biraz kahve içmeye çıkmışlar. Keyif yapıyorlar. Çok şey yaptıklarını söyleyerek hem de: “Siz neden bu kadar mutlusunuz? O zaman size verelim bu sorumlulukları. Bizim daha çok işimiz var. Biraz kahve içeceğiz. Boş boş oturup bir kahve keyfi yapamayacak mıyız biz” insanlarının sorumluluklarını ittiniz mi? O zaman bir “Oh” çekelim. Sessizce.
Her yıkım gürültülü değil, sessizliğin de etkili yıkımları var.
En çok da bunu fark ettiğimizde yoruluruz: Çoğu şey “büyük bir patlama” ile yıkılmaz; yavaş yavaş aşınır. Bir cümleyle, bir bakışla, bir sessizlikle…
En ses olunması gereken yerdeki o sessizlikle... Öğretmenlik tam da burada aşınır.
Bir gün sınıfa girersiniz, defteriniz tamamdır, planınız hazırdır, niyetiniz temizdir. Fakat kapının ardında sizi bekleyen şey sadece bir ders değildir. Bir kurumun tüm görünmeyen gerilimidir. Bir idarenin “idare etme” adı altında çoğu zaman baskıya dönüşen dili. Sert bir dildir o: kayaya sürtün bakalım dişlerinizi.
Bir meslektaşın omzunuza değil de rekabetin gölgesine yaslanan hali. Siz o oyunun içinde bile değilken üstelik. Kendi içinde halledemediği meselelerin günah keçisi olarak sizi belirlemesi. Korku diğer adı; gün yüzüne çıkabilecek ihmallerin, eksikliklerin ve yetersizliğinin rekabet kısrağında durulacağını zannetmesi.
Meslektaşının önüne geçme arzusu, insanın kendi geride kalmışlığından kaçma biçimidir.
Çünkü rekabet çoğu zaman başkasıyla değil; insanın içinde eksik kalan yanıyla ilgilidir. Kişi olduğu yerde sayarak, kıyaslamalarla başarısını ve değerini ispata çalışarak, meslektaşına kendi parmağını sallamaya cesaret edemediği için üzerinde yönetimin baskısını hissettirerek kendi yetersizliğini aşamaz. Bu yaklaşımlarla öğrencisinin ve meslektaşlarının gözünde içsel korkuları olan ve bunu bastırmak için çabalayan biri olmaktan ileri gidemez.
İş birliği yapmak yerine suçlandığını düşünen, inkâr yoluna giren, sorunun kaynağını okulda, sınıfta hatta öğretmende arayan velilerin de yüklerini taşıyor bu öğretmenlerimiz. Bir velinin çocuğunu değil, kendi kaygısını sınıfa bırakması. Sevilmemiş çocukluklarını, zorba davranışlar sergileyecek kadar çocuklarına hak tanıyarak yumuşatacak veya bastıracak inanca sahip olması... Ve siz bütün bunların ortasında hâlâ “öğretmeye ve ilham olmaya” çalışırsınız.
Oysa bir toplum, öğretmenini yorduğu kadar geleceğini yorar.
Yıpratıcı olan budur: iyi kalmaya çalışmak.
İyi kalmak her şartta yıpratıcıdır, demiyorum. Bu kısmen doğru ama eksik bir tarafı var. İyi kalmak tek başına yıpratıcı değil; iyi kalmanın karşılık bulmadığı, sınır koymanın mümkün olmadığı ortam yıpratıcı. Yani mesele erdemin kendisi değil, erdemin korunma biçimi.
Çünkü sistem çoğu zaman iyi kalmayı ödüllendirmez. Hızlı olmayı, uyum sağlamayı, sessiz kalmayı, sorun çıkarmamayı ödüllendirir. Bugün sosyal medyada “şakşakçı öğretmen” olarak adlandırılan yönetimin sadık ilan ettiği “benim öğretmenim” kategorisinde olan liyakatin sokağından geçmemiş öğretmenler!
Öğretmen; düşündüren, sorgulayan, sorgulatan, ilham veren, yaratıcılığın çizgilerini uzatan... İşte bu yüzden sürekli bir gerilim alanında tutulur. Türkiye’de öğretmenlik, çoğu zaman bir meslek değil; bir dayanma pratiğine dönüşür. Dayanmak… idare etmek… sürdürmek…
Bu fiiller, bir süre sonra insanın içini kemirir. Eksiltir. Bir noktadan sonra öğretmen şunu sormaz bile: “Nasıl daha iyi öğretebilirim?” Onun yerine şunu sorar: “Bugünü nasıl atlatırım?”
Bir şeylerin kırılma sesini duydunuz mu? O duyduklarınız bugünle başlayan yarına taşınan umut. Çünkü bir meslek “atlatma” diline dönüştüyse, orada artık gelişme değil; sadece hayatta kalma gücü vardır.
O hayatta kalma halinin içinde en ağır şey ise yalnızlıktır. Kalabalıklar içinde yalnızlık. Meslektaşlar arasında yalnızlık. Hatta en çok da okulun içinde yalnızlık. Böyle bir düzende yorgunluk kişisel bir şey olmaktan çıkar, kolektif bir iklim haline gelir. Ve bu iklimde en çok yananlar, en çok emek verenler olur.
Çünkü sistem, en çok şikâyet edenleri değil; en çok taşıyanları tüketir. Ve günün sonunda geriye şu soru kalır:
Bir öğretmen, bütün bu yüklerin arasında neyi koruyabilir?
Belki sadece öğrencinin gözündeki heyecanı.
Ancak o da giderek zorlaşır. Gürültü arttıkça, baskı çoğaldıkça, kurum dili sertleştikçe o bakış bile bulanıklaşır.
Tüm bu karanlık tabloya rağmen bir gerçek değişmez: Bu ülkede eğitim hâlâ öğretmenin omzunda durur. Kurumlar vasat, sistem eksik kalır, yapı aksar, yönetim değişir… Ancak sınıfa giren kişi yine öğretmendir.
Ve belki de en büyük çelişki burada gizlidir:
En çok yıpranan, en çok ayakta tutandır.
Sessizce.
Görünmeden.
Kendi içinde eksilerek.