Caps Lock ile Köpek Çekmek
T24’te Cansu Çamlıbel’in Avrupa Parlamentosu Yeşiller Grubu’ndan Slovenyalı parlamenter Vladimir Prebilič ile yaptığı röportaj yayınlandı. Görüşme, internet sitesinin manşetine “Gölge raportör açıkladı; Avrupa Parlamentosu, Adalet Bakanı Akın Gürlek'in AB yaptırım listesine alınmasını isteyecek” sözleriyle taşınmıştı.
AK Parti Sözcüsü Ömer Çelik, bu haberin ardından son derece sert ve uzun bir mesaj yayınladı. Mesajın daha başlarında, “Türkiye Cumhuriyeti Kabinesini, Adalet Bakanımız Sayın Akın Gürlek’i ve Kabinemizin herhangi bir üyesini saygısız bir dille hedef göstermek kimsenin haddi değildir.” diyordu.
“Saygısız bir dil” eklemesi olmasa, ifadeye hiç takılmayacaktım. Sahi, saygılı dille yapılan saygısızlık sineye mi çekilirdi? Sadece “hedef göstermek” deseydi, kafam bu kadar karışmayacaktı.
Yok, doğru söylemedim; kafam yine karışacaktı. Bu sefer de “hedef gösterme”nin ne olduğunu anlamayacaktım.
Metne yeniden baktım ama dildeki saygısızlığı yakalayamadım. Prebilič aynen şöyle demiş:
“İnsan hakları ve temel özgürlüklerin ciddi ve kasıtlı ihlallerinden sorumlu Türk yetkililere karşı, AB Küresel İnsan Hakları Yaptırım Rejimi kapsamında, AB'deki varlıkların dondurulması da dahil olmak üzere kısıtlayıcı tedbirlerin uygulanmasının değerlendirilmesi gerekmektedir. Bu yetkililer arasında, kayyım rolünü üstlenenler ve onları atayanlar veya devletin baskıcı mekanizmasında kilit rol oynayanlar, örneğin eski İstanbul Başsavcısı Akın Gürlek de yer almaktadır.”
Siyasi analiz ve dil bilimsel tarafsızlık açısından bakıldığında; bu metnin diplomatik ve hukuki açıdan pürüzsüz, tamamen kurumsal ve gayet saygılı bir üslubu var.
Peki, o zaman bu celal niye?
Ben sokaktaki manava "Bugün domateslerin iyi değil" dediğimde, o tezgâhı mahalleliye hedef mi göstermiş olurum? Normal bir esnafın mantıken şöyle demesi gerekir: "Abi dün halden iyi mal gelmedi" ya da "Haklısın, tezgahın altı biraz ezilmiş." Yani esasa, domatesin kalitesine ilişkin bir cevap verir.
Ama eğer o manav bir siyasetçi gibi davransaydı bana aynen şöyle bağırırdı: "Sen benim tezgahımı mahalleliye hedef gösteriyorsun! Amacın arkadaki BİM’e çalışmak! Benim çoluğumun çocuğunun rızkını fanatiklere yem ediyorsun, bu bağnaz dilin hiçbir hükmü yok!"
İşte Ömer Çelik tam olarak bunu yapıyor. AP raportörü "Sizin yargı pratikleriniz, adalet domatesleriniz ezik" dediğinde; Ömer Çelik, esnaf gibi "Hayır, bizim kararlarımız hukuka uygundur, bak gerekçesi de budur" demiyor. Konuyu anında "Bakanımızı hedef gösteriyorlar" hamasetine büküveriyor.
Açıklama şöyle devam ediyor: “Avrupa Parlamentosu 'yaptırım' araçlarını doğru ve saygın biçimde kullanmak istiyorsa, siyonistlerin Gazze’deki soykırım suçlarını destekleyen Avrupalı siyasetçileri gündemine almalıdır.”
Ömer Çelik’in bu cümlesi; “ad hominem”, “whataboutizm”, “tu quoque” ve “straw man” gibi felsefe tarihinin pek çok mantık hatasını tek başına barındırdığı için iletişim fakültelerinde ders olarak okutulacak değerdedir.
Bu kavramlar felsefe ve dil bilimin konusudur ama psikoloji, sosyoloji ve siyaset bilimiyle de kesişir. Sırf konuyu dağıtmak için muhatabın şahsına saldırmak (Ad hominem), esasa cevap vermeyip "Peki şuna niye bakmıyorsun?" diyerek konuyu saptırmak (Whataboutism), karşı tarafın argümanını çarpıtıp hayali bir düşman yaratmak (Straw man) ve "Sen de aynısını yapıyorsun" sığınağına kaçmak (Tu quoque)... Görüldüğü gibi tek bir cümle, koca bir mantık hatası külliyatını tek başına kucaklıyor.
Üstelik Çelik’in açıklamaları büyük harflerle yazılmış ve tırnak içine alınmış ifadelerle bezeli. Önce "SİYASİ YOBAZLIK" ve "SİYASİ BAĞNAZLIK" ifadelerinin birbirini takip eden iki paragraf içinde kullanılmasının hikmetini anlayamamıştım. Biraz düşününce çözdüm.
Doğrudan "SİYASİ YOBAZLIK"tan bahsedilmiş olsaydı, taşlar yerine oturmazdı. En azından ben oturtamazdım. Öncesindeki "SİYASİ BAĞNAZLIK" vurgusu, beni o yobazlık mertebesine incelikle hazırlamış oldu. Bir nevi giriş, gelişme gibi...
Madem bu kademelendirme oyununu çözdük, o zaman çıtayı yükseltelim: Bundan sonrasında ben olsam "KÜRESEL ENGİZİSYON", "SÖMÜRGE KOLEKTİFİ", "SİYONİST VESAYET" diye devam ederdim. Hem de altını kırmızı kalemle çizerdim. Beni tutana aşk olsun!
Oysa çok uzağa gitmeye gerek yok. ABD'nin Ankara büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, 2025 Concordia Zirvesi kapsamında düzenlenen 'Diplomasi Sesleri: Amerika'nın Dünyadaki Rolünü Şekillendirmek' adlı panelde şu ifadeleri kullanmıştı: “Başkanımız 'Bundan bıktım, ilişkiler düzeyinde cüretkar bir adım atalım ve ihtiyacı olanı verelim' dedi. 'Tamam sayın başkan, neye ihtiyacı var?' diye sorduğumda 'meşruiyet' dedi. Çok akıllı biri. Mesele sınırlar, S-400 ya da F-16'lar değil. Mesele meşruiyet.”
Aslında bu sözler, Ömer Çelik’in o meşhur “Sömürge komiseri edası” tanımıyla tam olarak örtüşüyor. Ama Çelik bu ağır tanımı, Tom Barrack için değil, uluslararası bir yasal rejim kapsamında gayet kurumsal konuşan Vladimir Prebilič için kullanmayı tercih ediyor.
Ömer Çelik, paylaşımını "Avrupa Parlamentosu’nun bu siyasi yobazları “DEMOKRASİ İLKOKULU”na göndermesi en doğru seçenektir." diye bitiriyor. Dikkat ederseniz yine büyük harfler, yine tırnak...
Her şeye rağmen Ömer Çelik, o asil siyasi nezaketini elden bırakmıyor. Saygısız bir dile, saygısız bir dille cevap vermiyor, onları sadece okula gönderiyor! Ben kendisi kadar insaflı olamazdım. O büyük harflerin hakkını verir; onları "DEMOKRASİ İLKOKULU"na değil, "DEMOKRASİ ANAOKULU"na... hatta "DEMOKRASİ KREŞİ"ne, hatta ve hatta doğrudan “YENİDOĞAN ÜNİTESİ”ne gönderirdim.
Fakat durun bir dakika. Biz onları yenidoğan ünitesine gönderme hayalleri kurarken; Slovenyalı parlamenter Vladimir Prebilič, zaten 2021 yılında o 'demokrasi okulunun' Türkiye şubesiyle ve bizzat dönemin İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ile Ankara'da tanışmış meğer.
Türkiye’nin yargılamalarda kullandığı terör tanımının çok geniş olmasını eleştirince, Soylu’nun verdiği tepkiyi röportajda şöyle anlatıyor Prebilič:
“Çok sinirlendi. Bizim Avrupa’da rahatlık içinde yaşadığımızı, hiçbir şeyden haberimiz olmadığını ve birilerinin sağladığı huzurun tadını çıkardığımızı anlatmaya başladı. Sesin çok yükseldiği bir tartışma yaşandı. Bu tür görüşmelerde böyle bir ton olmaz. Şok olduk.”
Bizim buralardaki adı bellidir bunun: "Köpek çekmek". Biri 2021'de makam odasında bağırarak köpek çekiyor, diğeri 2026'da klavye başında Caps Lock tuşuna basarak...