Büyümenin Şifresi Kimde?
Zaman, adeta freni tutmazcasına yokuş aşağı ilerliyor. Yeni yılın ilk yarısını yeni bir bölgesel savaşın denizden karaya esen şiddetli fırtınası veya sayısız yurt içi yapay krizle boğuşarak geçirdik. Kar, kış, ülkenin bazı yerlerinde sel/don, bazılarındaysa kuraklık tarımı vurdu. Zaten yılların ihmalinden nasibini alan ve hak etmediği kadar darbe yiyen tarım sektörünün, yılın ilk çeyreğinde yüzde 4.6 oranında büyümesini öpüp başımıza koymamız gerekiyor. Tarım istatistiklerini hesaplamak kolay değil. Ama bu bir kenara, bu değerlendirmeyi, anlı, şanlı TÜİK’in itibarını düşünüp, kelamına güvenir gibi yapıyorum. Tarımsal büyüme yeterli değil ki hala gıda enflasyonun sırtı mindere değmedi. Girdi maliyetlerindeki artışa rağmen gerçekten böyle bir büyüme kaydedildiyse, bu aziz çiftçimizin büyük mücadele ve fedakârlığının sonucu olmalı! Oysa artık köylü çoktandır efendimiz değil. Sanayi sektöründeki yüzde 0.8 oranında küçülme de bu çeyrek, sanayinin ve sanayicinin de efendilik sırasını hizmetlere kaptırdığının işareti. Türkiye İmalat Satın alma Yöneticileri Endeksinin Mart’ta 47,9’dan Nisan’da 45,7’e düşmesine karşılık, Mayıs’ta yeniden 49,8 e yükselmesine bile sevinmek zor. Endeks ve oranların iniş ve çıkışı bir yana, nerede o öz sermaye ile üretim hevesi yüksek eski sanayici demekten kendimi alamıyorum. Hakikaten nerede kuruluş yıllarının yükünü hemen her alanda girişimde bulunarak sırtında taşıyan Nuri Demirağ gibi yaratıcı girişimciler!
Efendimiz Hizmet Sektörü ve Rantiyelik
Şimdi sanki yeni bir avcılık ve toplayıcılık dönemine girmiş gibiyiz. Bunun ispatı mı? İşte size açıklaması. Yılın ilk yarısını tamamlamışken, birinci çeyrekte ticaret, ulaştırma, turizm, otelcilik ve yiyecek hizmetlerinin yüzde 3,7, finans ve sigortacılığın yüzde 3,5, inşaat sektörünün yüzde 3,2, gayrimenkul hizmetlerinin yüzde 3,0, oranında büyümesi, tarımsal büyümenin gölgesinde kalsa bile, artan tüketimin yöneldiği alanları göstermesi bakımından önemli. Nitekim büyümeye bu çeyrekte en büyük katkıyı yüzde 4,8 ile hane halkı tüketiminin yapmış olması, bize artık tasarruf yapmaktan vazgeçen insanların kendini gezmeye, eğlenmeye ve o restoran - bu kafede yemeğe içmeye ve eğlenmeye vurduğunun açıklaması. Türkiye kolayca girdiği bu “Kolonaki” sendromundan kolay kurtulamayacağa benzer. “Kolonaki Sendromu”[1] benim Yunanistan krizi sırasında Atina’da teşhis ettiğim ve adını “vur patlasın, çal oynasın” umursamazlığı karşılığı olarak koyduğum toplumsal bir hastalık. İlk çeyrekte yüzde 2.4 oranında büyüyen Türkiye ekonomisine mesleki, idari ve destek hizmetlerinin yüzde 1,9, kamu yönetimi, eğitim, insan sağlığı ve sosyal hizmetlerin ise yüzde 1,8 katkıda bulunduğu açıklanmış. Çorbada tuz kabilinden mütevazı katkı, bana “ kimin parası, kimin duası” sözünü hatırlatıyor. Ama en yüksek artışın yüzde 9,5 ile bilgi ve iletişim alanında görülmesinden yaratılmasına katkıda bulunmadığımız teknolojiyi yakalamanın gururunu hissedemedim.
Kabahat Pavlina’da mı?[2] Belirsizliklerde mi?
Her ne kadar Türkiye İmalat Satın alma Yöneticileri Endeksinin Mayıs ayında yeniden yükselmesi iyimser yorumlara vesile olsa bile enflasyonist gidişin devamı insanın sevincini kursağında bırakıyor. Mayıs verilerine göre tüketici fiyatlarındaki yıllık artış 36,7. Ama nedense tüketici bunu pek hissetmiyor. Öte yandan, Hürmüz Boğazında kopan fırtınanın esintisi buralara kadar geldi ve gelmeye devam ediyor. Petrol borsaları hop oturup hop kalktıkça biz de pompaya bakakalıyoruz. Buna rağmen “Kolonaki Sendromu” hükmünü trafikte de hissettiriyor. Çünkü artan benzin fiyatlarına rağmen trafik hala gece gündüz tıkalı. Neyse ki bu defa bir başka bölgesel savaşın kirli işlerine bulaşmadık. Ancak mal ve hizmet ihracatındaki yüzde 12,7’lik daralmada Hürmüz savaşı belirsizliğinin mutlaka payı var. Ateş ve abluka altındaki önemli bir deniz yolunda üstelik mayın tehlikesiyle, Körfez ülkelerine ihracatımız önemli ölçüde düşmüş olmalı. İthalattaki azalmanın ise yüzde 2,0 oranında kalması, fiyatları patlatmamak için döviz kurunu baskılamanın etkisi azımsanmamalı. Açıkçası bu defa Pavlina masum. Siyasette her gün bir çeşit tuluat oyunu seyrederken, Kavukluyla Pişekâr’ı ayırt edemesek bile, çifte bölgesel savaş konjonktürünün ekonomik etkilerini bununla sınırlı tutabiliyorsak bu bile büyük bir başarı.
Şimşek Çakarken Yağmurda Su Toplayanlar
Bakan Şimşek TÜİK verileri üzerine hemen ayrıntılı bir açıklamada bulundu. Prompter’dan okuduğu rakamları olabildiğince gerçekçi havada bir iyimserlikle yorumladı. Tabii onun kötümser olma veya kötü yorum yapma lüksü yok. Maazallah kendini hemen gerisin geri Londra’da bulur. Bu nedenle, “küresel belirsizliklerin de etkisiyle”, Türkiye ekonomisinin yıllık yüzde 2,5, yılın ilk çeyreğinde ise yüzde 0,1 oranında ılımlı bir seyirde büyüdüğünü, karşı karşıya kalınan çoklu şoklara rağmen büyümenin 23 çeyrekten beri kesintisiz sürdürdüğünü söyledi. Son 5 yıllık ekonomi yönetimi başarısı daha veciz bir şekilde asla anlatılamazdı. Ancak Bakan, şifreleri karıştırılan veya kaybedilen büyümenin, enflasyonist büyüme olduğuna hiç değinmedi. Sadece 1,6 trilyon doları aşan GSYİH ile Türkiye’nin dünya üzerindeki öneminden dem vurdu. Tarım katma değerinin ilk çeyrekte yıllık yüzde 4,6’lık büyümesine inandığını gösterircesine, sektörün 2026'da büyümeyi desteklemeye devam edeceğini beklediğini söyledi. Ama “biz hala neden pahalı sebze, meyve, et, bakliyat ve yumurta yemeye; pahalı süt ve su içmeye devam ediyoruz”? sorusuna hiç cevap aramadı. Yüksek enflasyon, her zaman birilerinin, halkın sırtından yüksek karlar kazanmasına yardımcı olur. Bu ülkede yağmur yağarken küplerini dolduranlar abat olurken, maaşları asgari ücreti kat kat aşan siyasilerin bundan sonra sıkıntı çekenlerin halinden anlayarak, bu düzeni değiştirecek politikaları seferber etmeleri için gerçekten “büyük fedakârlık” yapmaları gerek. Tabii 2 gün önce OECD’nin Türkiye için 2026 büyüme tahminini yüzde 3,3’ten yüzde 3,1’e düşürmesi ve eğer enflasyonla mücadelede yeterince başarı sağlanamazsa, Merkez Bankasının politika faizini artırması gerekeceği değerlendirmesinin ne kadar dikkate alınacağını hep birlikte göreceğiz.
[1] Sema, Kalaycıoğlu “Kolonaki Sendromu”, Muhalif Gazetesi, 28 Mart 2024
[2] "Kabahat Pavlina'da", Tuluat ve kukla tiyatrosu repliklerinde sık geçen bir deyim olup, kötülüklerin asıl sorumlusunu gizleyip, suçu hep ilgisiz kişilere yüklemeyi anlatmak için kullanılır.