Nazım, terketmek zorunda kaldığı ülkesinden nasıl ayrıldı?
Nazım Hikmet’in yaşamında bir dönüm noktası olan bu gelişmeyi yine Mustafa Ekmekçi’nin Cumhuriyet’te 1987’de kaleme aldığı Ankara Notları köşesinden, “Nazım Nasıl Kaçtı?.. başlıklı yazısından aktaracağım.
EMNİYET MÜDÜRÜ AYGÜN ÇEMBERİ GENİŞLETİYOR...
“1970’li yılların ortaları mı ne, geçmiş gün, unuttum. Çetin Altan’ın bir yazısını okumuştum. Çetin Altan, İstanbul eski Emniyet Müdürü, Emniyet eski Genel Müdürlerinden Kemal Aygün’e sorar:
‘Nazım Hikmet’i sen mi kaçırdın?’
Kemal Aygün karşılık verir:
‘Fena mı yaptım?’
Bunu okuduktan sonra, Ankara’ya bir gelişinde Meclis kulisinde gördüğüm Kemal Aygün’e sordum:
‘Çetin Altan’ın yazdığını okudum. Nazım Hikmet’i siz mi kaçırdınız? Çetin Altan’a fena mı yaptım demişsiniz...’
‘Hayır,’ dedi Kemal Aygün. ‘Ben öyle söylemedim. Benim Nazım için yaptığım şu: Onun evinin çevresindeki çemberi genişlettim. Nazım gibi bir şairin evinin çevresinde dar bir bir polis çemberi kanımca uygun değildi. Bunu genişlettim. Nazım da kaçtı!’

İPEKÇİ, NAZIM’IN ENİŞTESİ ERDURAN’I EKMEKÇİ’YE GÖNDERİNCE...
Bunları böyle yazıp gidiyorum. Nazım’ın kaçışında Refik Erduran’ın da erketecilik yaptığını, kim söylediyse duydum, ama onu yazmıyorum. Bir gün Cumhuriyet bürosu, o zaman Atatürk Bulvarı üzerinde, dışarıdan geldim yağmurlu bir gün; içeri girer girmez, karşımda Refik Erduran’ı gördüm. Pardösümü çıkarırken, Refik; ‘Çıkarma,’ dedi, ‘ben senin için geldim. Haydi, seninle çıkalım; konuşmak istiyorum...’
‘Nereye gidelim?’
‘Mola Oteli’ne gidelim, ben orada kalıyorum...’
Mola Oteline gittik. Refik, ‘Ne içersin?’ diye sordu. ‘Bir Napolyon konyak içer misin?’
‘İçerim,’ dedim. Bir de kendine söyledi. Sordu:
‘Nazım’ın kaçışıyla ilgişli ne biliyorsun?’
‘Sen,’ dedim, ‘erketecilik yapmışsın!’
‘Yok,’ dedi, ‘öyle değil, Nazım’ı ben kaçırdım! Sana anlatacağım; sen Türkiye’de güvendiğim on insandan birisin. Senden bir ricam var, ben yazmadan hiçbir şey yazmayacaksın.’
Refik o zaman Milliyet’te. Abdi İpekçi Ankara Notları’nı okuyunca, Refik’e; ‘Göreceksin,’ diyor,, ‘Ekmekçi bu işi patlatacak; gel şunu yazalım. Nazım’ı nasıl kaçırdığını yaz, hazırla... Nzım’ı kaçırdığını kim biliyor?’
‘Ben Ercüment Beye (Karacan) söyledim. Bir de Yaşar (Kemal) biliyor.’
‘Oo, Yaşar biliyorsa, dünya alem biliyor demektir. Asıl Ekmekçi var.’
‘Ben Ekmekçi’ye söylerim yazmaz!’
‘Peki hemen konuş Ekmekçi’yle...’
Refik Erduran da uçağa atlayıp gelmiş, beni bulmuş. Refik en sevdiğim yazarlardan... Ben sordum Refik Erduran’a:
‘Peki o zaman senin yaşın kaç? Nazım’ı kaçıracak yaşta mısın?’
‘Ben,’ dedi, ‘o zaman Nazım’la sahneye oyun koydum. Nazım’ın kız kardeşlerinden biriyle, Melda’yla evliydim. Nazım akabamdı yani.’
ERDURAN NAZIM’I NASIL KAÇIRDIĞINI ANLATIYOR
(...) ‘Peki nasıl kaçırdın’ diye sordum.
‘Anlatacağım,’dedi. ‘Önce şunu söyleyeyim. Nazım kaçışından bir gece önce evinde yatmadı. Rımeli yakasında bir yerde yattı. Ben oradan aldım motorla. Ben çok iyi rota biliyordum. İyi motor kullanırdım.’
‘Kimin motoruydu?’
‘Malik Yolaç’ın! Motor çok süratliydi. Daha önce Boğaz’a çıkıp bir iki yol prova yapmıştım. Sürrati otuz milin üstündeydi. Nazım’ı Tarabya burnundan aldım. Boğaz’ı çıktık. Benim amacım, Boğaz’ı geçince sola çevirip motoru, Romanya’ya ya da Bulgaristan’a geçen bir şilebe Nazım’ı bindirmek. Bir Romen şilebi göründü.’
Refik sonra yazdı onun Plehanov şilebi olduğunu. Şöyle dedi ‘Gülerek’ adlı yapıtında:
‘Heyecanlı görünmüyordu Nazım Ağabey. Ama düşünceliydi. Tevekküle benzer bir durgunluk vardı üstünde. Nedenini çok sonra, 1961’de yazdığı Otobiyografi şiirindeki şu mısrayı okuyunca daha iyi anladım:
-951’de bir denizde genç bir arkadaşla yürüdüm, üstüne ölümün.
Meğer, başka yakınlarına da açıkladığı gibi, o gün büyük olasılıkla öleceğine gerçekten inanmış koca şair. Evden çıkarken Münevver Yenge ve Memet’le ölümüne vedalaşmış.
Evet, Romen şilebi göründü ama, yanına yaklaşmış olmamıza, çevresinde dolanmamıza kaşın bir türlü Nazım Hikmet’i almıyordu şilebe. Nazım ayağa kalk mış bağırıyordu:
-Ben Nazım Hikmeeet!
I-ıh, hiç tınmıyorlardı. Geriye dönüp baktım yeterince uzaklaşmıştık. Sonunda, Bükreş’e filan sordular telsizle galiba. Şilep yavaşlaı bir an. Nazım şilebe girdiği zaman içeride -Nazım’ı kurtaralım- diye yazan afişleri görmüş...’
Refik Erduran’ın anlattıkları burada bitmişti. On yıldan çok var, sakladım öğrendiğim gerçeği. Nazım kaçmasa, kaçırılmasa Türkiye’de öldürülecekti. Sabahattin Ali olayı ortadaydı. Askerde öldürülecek ya da bir trafik kazasında gidecekti koca şair.
(...) Nazım’ın kaçış öyküsünü bilen başkaları da vardı elbette, örneğin bir Müzehher Va-Nu, Vala Nurettin biliyorlardı, kuşkusuz.”
Bence de Va-Nu’lar biliyorlardı. Ekmekçi’ye katılıyorum. Nazım’ın az bilinen, yarım yamalak ya da yanlış bilinen bazı yönlerini çocukluktan, gençlikten itibaren yakın dostu Vala Nurettin’e dayanarak yazacağım elbet.
Vala Nureddin ise "Bu Dünyadan Nazım Geçti" eserinde kendisinin evine kaçma olayı ile ilgili olarak gelip bildiğini, düşündüğünü soran başkomisere şu açıklamayı yapmıştır:
"Kaçmak hususunda asla tasmimi taammüdü yoktu. Önümüzdeki mevsimler için hazırladığı programları biliyorum. Ani bir duruma göre ani alınmış bir karar sonucudur kayboluşu... Ani durum şudur ki, tam normal hayata adapte olduğu ve gelecek günler için türlü hayaller kurduğu bir devirde, hayatını altüst edecek bir olayla karşılaştı. Çok hasta olmasına rağmen muayene bile etmediler 69 yaşındaki şairi... Nazım, arslanın ağzına iki defa girdi çıktı. İkincisinde ölüme gideceği kanaatiyle çıktı. (...) Gideceğini elbette bilmiyordum. Vatan gazetesinden gece yarısı telefon ettiler. Onlardan öğrendim. Hayır, katiyen Münevver Hanım da bilmiyordu. Ankara'ya gidiyorum diye evinden ayrılıp iki gün sonra Romanya'dan sesi yükseldiğine göre, tahmin ederim, kara sularımız dışına bir motorla çıkmıştır. Oradan Romanya'ya giden herhangi bir vapuru durdurmak imkanını yaratmıştır."
MALİK YOLAÇ SUSMAYI TERCİH ETTİ
Bu yazıyı şöyle noktalayacağım... Erduran’ın Nazım’ı kimin motoruyla kaçırdığı sorusuna yanıtı “Malik Yolaç” olmuştu, hatırlayalım... Peki Malik Yolaç kim? Bir zamanlar Akşam gazetesinin sahibi... Hatta gazetenin sahibiyken 1960 sonrasında İnönü’nün kurduğu koalisyon hükümetinde devlet bakanlığı yapmıştı. Hasbelkader kendisiyle tanışmış, ahbap olmuştuk. O da benim gibi Moda’da yaşıyordu, burunda otururdu. 90’ların sonuna doğru yaşamını yitirdi. Bir gün Yolaç’la sohbet ederken yeri geldi, kotrasının Nazım’ın kaçışındaki rolünden bilgisi olup olmadığını sordum. Sustu, sadece sustu... Üzerine gitmedim tabii..

Şimdi düşünüyorum da iki şık var: Birincisi, Erduran kaçıştan önce de Boğaz’a muhtemelen deneyim ve keşif için açıldığı kotrasını istediği Yolaç’la yakındı. Ancak yine de amacını gizledi ne olur ne olmaz diye. İkincisi, Yolaç’a çıtlattı ama bir aksilik durumunda kotrayı aldığından Yolaç’ın haberi olmadığı hususunda antak kaldılar. İkisi de kaçış başarlı olsa da sonradan bu konudan bahsetmemek üzere anlaştılar. Sonuçta Yolaç bilerek de vermiş olsa tekneyi, iradesi dışında kullanılmış da olsa soylu bir tutumla sustu, bu konuda konuşmadı.
×××
Nazım'ın Cerrahpaşa Hastanesi safahatını aktardığım yazıda adı geçen avukatı Mehmet Ali Sebük, şairin yargılanması ve özgürlük mücadelesi ile ilgili olarak "Korkunç Adli Hata ve Nazım Hikmet'in Özgürlük Savaşı" adlı kitabı kaleme almıştır.
Nazım'ın ülkeden ayrılışının organizatörü, şairin küçük kardeşi Melda'nın eşi Refik Erduran ise konuyla ilgili olarak yazarı olduğu Güneş gazetesinde, 80'lerin ikinci yarısında bir yazı dizisi kaleme almıştır. Fakat ne yazık ki o yazı dizisine ulaşamadım.
Nazım'ın ülkeden ayrılışını öğrendiklerinde yurtdışındaki solcu aydınlar da şaşırır. Örneğin, şairin dostlarından gazeteci Sabiha Sertel Paris'teyken gazetelerden öğrenir gelişmeyi:
"Buradaki gazetelerde Nazım'ın Romanya'ya gittiğini okudum. Hayretler içinde kaldım. İstanbul’dan gelen gazetelerde havadisi görünce doğru olduğuna inandım. Zikri'nin mektubu da teyit etti. Zavallı Nazım. Çocuğuna doyamadan bıraktı gitti demek. Fakat onun için iyi oldu. Askerlik hayatı onun hasta bünyesi için bir ölüm demekti. Hakkında hayırlı olsun." (Bir Dönemin Tanıklığı, Müzehher Va-Nu, Cem Yayınları, Tarihsiz)