Avrupa’nın Sokaklarında Temsil Krizi
Avrupa üzerine en çok düşündüğüm şehirlerden ilk sırayı Frankfurt alır. Şehirlerin düzeni, ulaşımı, kamusal alanları insana o ülkenin kısacası nasıl yönetildiğini net bir şekilde anlatır.
Hollanda’da bisikletliye ayrılan alan, ulaşım tercihinin kamusal alana nasıl paylaştırıldığı üzerine düşündürür.
Fransa’da özellikle Paris’in meydanlarında, halkla iktidar arası kurduğu ilişkinin izlerini ararsınız. İtirazın, hak talebinin, siyasal mücadelenin…
Zürih’te kamu hizmetlerinin işleyişi ve ortak alanların kullanımı üzerinden devlet ve halk arasındaki ilişkiyi gözlemlersiniz. Öyle değil mi?
Açıkçası bir kaldırımın genişliği benim için siyasi bir tercih. Benim sadece bir ülkeyi gezip, görüp döndüğümü mü düşünüyorsunuz? Ben bir ülkeyi önce meydanından gözlemlerim. Bu meydan kimlere açık? Kim burada kendini özgürce ifade edebiliyor? Kimin itirazı duyuluyor? Kimin varlığı başlı başına bir rahatsızlık sayılıyor?
31 Ekim’de Frankurt’ta yaşananları, tabii ki asayiş durumu olarak ele alamıyorum. Eğitim, hayat pahalılığı ve sosyal adalet talepleriyle başlayan ve büyük ölçüde barışçıl geçen gösteriler sonrası şehir merkezinde çatışmalar ve yağma yaşandı. Şiddetin failleri ve gösterilerle bağlantıları araştırılıyor. Barışçıl protestoya katılan binlerce insanla saldırıları gerçekleştirenleri aynı kategoriye koymak mantıklı olmaz. Ama kamu düzeni sorunu olarak ele almak da yetersiz kalır.
Bana göre Avrupa’da tartışılması gereken en temel sorun, ekonomik beklentilerle siyasal temsil arasındaki mesafenin büyümesi. Gençler eğitimden barınmaya kadar hayatlarını doğrudan etkileyen konularda karar alma süreçlerine ne kadar katılabiliyor? Seçimlerde kendilerine yöneltilen vaatlerin bütçe tercihlerinde karşılığını görebiliyorlar mı?
Fransa’daki hayat pahalılığı ve eğitim protestoları, İtalya’da öğrencilerin okullara kaynak ve barınma desteği talepleri, Belçika’daki geçim odaklı gösteriler ve Portekiz’deki konut itirazları bu soruları gündeme getiriyor. Ülkelerin siyasi koşulları ve hareketlerin örgütlenme biçimleri farklı. Buna rağmen taleplerin önemli bir bölümü, kamusal kaynakların nasıl dağıtıldığı noktasında buluşuyor.
Bir devletin bütçesi, siyasi önceliklerinin en somut belgesidir. Eğitim, sosyal konut, sağlık ve savunma için ayrılan kaynaklar; hükümetlerin hangi ihtiyaçları öncelediğini gösterir. Bu tercihler sizce bir bölüşümün göstergesi değil mi? Ekonomik yükü kim taşıyacak veya kamu desteğinden kim yararlanacak, hangi toplumsal kesimin talebi ertelenecek?
İtalya’da öğrencilerin eğitim harcamalarıyla yeniden silahlanma politikalarını birlikte tartışması bu açıdan bence anlamlı. Gençler, hükümetlerinin kendilerine ne söylediğini değil, aynı zamanda kaynakları nereye yönlendirdiğini de sorguluyor.
Aslında bu noktada Avrupa’nın sosyal devlet iddiası da sınanıyor. Sosyal devletin siyasi değeri, halka zor zamanlarında güvence sağlayabilmesinden gelir. Eğitim almanın, çalışmanın ve vergi ödemenin karşılığında erişilebilir hizmetler ve öngörülebilir bir hayat açıkçası beklenir. Bu beklenti karşılanmadığı zaman ise toplumsal sözleşmeye duyulan güven aşınabilir.
Bu tabii ki her protestonun bir rejim krizi olduğu anlamına gelmiyor. Ancak taleplerin uzun süren karşılıksız kalması, hükümetlerinde toplumsal rıza üretme kapasitesini zayıflatır. Sandıkta verilen yetki, seçimler arasındaki dönemde halkın itirazını dinleme sorumluluğunu ortadan kaldırmıyor.
Frankfurt’ta ve diğer şehirlerde yaşananlara bu nedenle siyasal temsil açısından bakmam gerekiyor. Parlamentoda, partilerde ve yerel yönetimlerde yeterince karşılık bulamadığını düşünen kesimler, taleplerini elbette sokağa taşıyabilir. Demokratik siyasetin görevi bu talepleri müzakereye açmak, uygulanabilir politikalara dönüştürmek ve alınan kararların hesabını vermek olmalı.
Şiddet bu süreci tahrip eder, yağma ve saldırılar barışçıl göstericilerin taleplerini görünmez kılar ki bu da hükümetlere tartışmayı bütünüyle güvenlik alanına taşıma imkanını açar. Böylece eğitim ve barınma konuşulacakken gündem polis yetkileri ve yasaklarla sınırlanması söz konusu olabilir.
Siyaset biliminde güvenlikleştirme olarak tartışılan yaklaşımın riskini net olarak görebiliriz. Toplumsal bir meselenin ağırlıklı olarak tehdit diliyle tanımlanması siyasi çözüm alanını daraltıyor. Devletin kamu düzenini koruma görevi var. Bu görevin meşruiyeti de hukuka bağlılık, ölçülülük ve bireysel sorumluluk ilkeleriyle güçlenmiyor mu? Bir kuşağın topluca şüpheli ilan edilmesi yerine suç işleyenlerin belirlenmesi gerekmiyor mu?
Örgüt veya yabancı devlet bağlantısı ihtimallerini de aynı ciddiyetle düşünmek gerekiyor hatta detaylı ele almak… Varsa somut deliller ortaya konulmalı. Ancak dış müdahale iddiası iç siyasetin sorumluluklarını ertelemenin gerekçesine dönüşmemeli düşüncesindeyim.
Türkiye açısından da üzerinde durmamız gereken noktaları unutmamak gerekiyor.
Avrupa’daki olayları, kendi sorunlarımızı hafifleten bir karşılaştırma malzemesi olarak kullanmak pek mantıklı değil. Şunu çok sık duyuyorum. “Onlarda da oluyor” cümlesi Türkiye’deki herhangi bir gencin barınma veya gelecek kaygısına cevap vermiyor. Üstelik böyle bir yaklaşım siyaseti çözüm üretme sorumluluklarından uzaklaştırıyor.
Türkiye için çıkarılabilecek ders; gençlerin karar alma süreçlerine katılım, sosyal politikaların etkinliği ve kamu kaynaklarının dağılımını daha ciddi tartışmak. Gençleri seçim dönemlerinde hatırlanan seçmen grubu olarak görmek, temsil sorununu derinleştiriyor. Onların eğitim, istihdam ve yaşam koşullarına karşı sundukları talepleri, bütçenin ve yasama gündeminin konusu olarak ele almak bu noktada önemli.
Bir anne olarak diye başladığım her cümlede yakınıyor gibi olmak istemiyorum. Lakin oğlumun geleceğini düşünmem gerekiyor. Bir gazeteci olarak da bu geleceği belirleyecek siyasi tercihleri sorgulamak zorundayım. Çünkü çocuklarımızın nasıl yaşayacağı; bugün hazırlanan bütçelerle, verilen eğitim kararlarıyla, korunan haklarla şekilleniyor. Sizce de durum tam olarak böyle değil mi?
Avrupa’da kırılan camların yerine yenilerini veya yağmalanan malların yerine aynı şekilde yenisi konulabilir fakat asıl siyasi sorumluluk; halkın demokratik yollarla hayatını değiştirebileceğine olan inancını korumaktır.
Avrupa’nın da Türkiye’nin de yönetim kapasitesi, gençlerinin itirazına vereceği cevapta sınanacağı aşikar.