Ozon Tabakasını Tamir Ettik, İklimi de Edebiliriz
“İklim toplantılarında kararlar alınıyor ama uygulanmıyor!”
Son zamanlarda en sık duyduğum yorumlardan biri bu. Üstelik yalnızca iklim konusunda çalışan insanlardan değil; farklı sektörlerdeki iş insanlarından, arkadaşlarımdan, iklim meselesini yakından takip etmeyen kişilerden de duyuyorum.
Kasım ayında Türkiye'nin ev sahipliğinde Antalya'da COP31, yani Birleşmiş Milletler'in 31. İklim Değişikliği Konferansı düzenlenecek. Ancak çevremde, konuyla doğrudan ilgisi olmayan pek çok kişinin bu toplantıdan henüz haberi olmadığını fark ediyorum.
İlginç olan şu: Toplantıdan haberi olmayan insanların bile iklim zirveleri hakkında bir fikri var.
“Toplanıyorlar, konuşuyorlar, kararlar alıyorlar ama hiçbir şey değişmiyor.”
Elbette hiçbir şey yapılmadığını söylemek doğru değil. Yenilenebilir enerji yatırımları artıyor, yeni teknolojiler geliştiriliyor, bazı ülkeler emisyonlarını azaltıyor. Ancak yapılanlar iklim krizini durdurmak için yeterli değil. İnsanlar artık yalnızca verilen sözleri değil, bu sözlerin sonuçlarını görmek istiyor.
Tam da böyle bir dönemde The New York Times'ta yayımlanan bir haber dikkatimi çekti. Kigali Değişikliği'nin hayata geçirilmesine katkıda bulunan iklim politikası uzmanı Paul Bledsoe, HFC gazlarının azaltılmasına yönelik anlaşmanın “kusursuz bir şekilde işlediğini” söylüyordu. Demek ki ülkeler bir araya geldiklerinde yalnızca konuşmakla kalmayıp sonuç da alabiliyor. Üstelik bu başarının hikâyesi, hepimizin yıllar önce çok iyi bildiği bir çevre sorunuyla başlıyor.
Ozon tabakasındaki deliği hatırlıyor musunuz?
1980'li ve 1990'lı yıllarda çevre sorunları denildiğinde ilk akla gelen konulardan biri ozon tabakasındaki delikti. Güneşin zararlı ışınlarından, cilt kanserinden, spreylerden, buzdolaplarından söz edilirdi. Aslında ozon tabakasındaki delik, atmosferde fiziksel bir boşluk değildi. Özellikle Antarktika üzerinde ozon yoğunluğunun ciddi biçimde azalmasıydı. Bilim insanları bunun başlıca nedeninin buzdolaplarında, klimalarda ve spreylerde kullanılan CFC gazları olduğunu ortaya koydu.
Peki dünya ne yaptı?
1987 yılında Montreal Protokolü kabul edildi. Ozon tabakasına zarar veren kimyasalların üretimi ve tüketimi için bağlayıcı azaltım takvimleri oluşturuldu. Sanayi üretimi dönüştürüldü, alternatif teknolojiler geliştirildi, gelişmekte olan ülkelere finansman ve teknoloji desteği sağlandı.
Ve sonuç alındı.
Ozon tabakasına zarar veren kontrollü maddelerin yaklaşık yüzde 99'u aşamalı olarak kullanımdan kaldırıldı. Ozon tabakası iyileşmeye başladı. Ancak ozon tabakasındaki delik henüz tamamen kapanmış değil. Mevcut politikalar sürdürülürse ozon tabakasının 1980 yılındaki değerlerine dünyanın büyük bölümünde 2040'ta, Arktik'te 2045'te, Antarktika'da ise 2066'da dönmesi bekleniyor. Yani tamamlanmış bir onarımdan değil, sonuçları ölçülen ve devam eden bir iyileşme sürecinden söz ediyoruz. İnsanlık, neden olduğu küresel bir çevre sorununu ortak kurallar koyarak geri çevirmeyi başardı.
Ancak hikâye burada bitmedi.
Ozon tabakasına zarar veren gazların yerine kullanılan alternatiflerden biri HFC'lerdi. Bu gazlar ozon tabakasını inceltmiyordu ama atmosferde ısıyı tutuyordu. Üstelik bazılarının küresel ısınma potansiyeli karbondioksitten binlerce kat daha yüksekti. Yani bir çevre sorununu çözerken başka bir sorunla karşılaşmıştık.
2016 yılında ülkeler Ruanda'nın başkenti Kigali'de bir araya gelerek Montreal Protokolü'nü genişletti. Kigali Değişikliği ile HFC gazlarının üretiminin ve tüketiminin aşamalı olarak azaltılması kararlaştırıldı. 2019'da yürürlüğe giren düzenlemeyi Ekim 2026 itibarıyla 175 taraf onaylamış durumda. Türkiye de bunlardan biri. Ülkemiz 2021'de onayladığı değişikliğe 2022'de taraf oldu. Kigali'nin nihai hedeflerine henüz ulaşılmış değil. Azaltım takvimleri 2040'lı yıllara kadar uzanıyor. Ancak ülkelerin ortak, bağlayıcı kurallar altında harekete geçmesi önemli bir ilerleme.
Kigali tam olarak uygulanırsa 2100 yılına kadar küresel ısınmanın yaklaşık 0,3 ila 0,5 derece daha düşük kalabileceği öngörülüyor.
Montreal neden başarılı oldu, Paris neden zorlanıyor?
1987'de kabul edilen Montreal Protokolü ile 2015'te kabul edilen Paris Anlaşması arasında önemli bir fark var. Montreal Protokolü, belirli kimyasalların hangi takvimle azaltılacağını bağlayıcı kurallarla belirliyor. Paris Anlaşması ise hem ülkelerin kendi sera gazı azaltım hedeflerini açıklamalarına dayanıyor hem de enerji, ulaşım, sanayi, tarım ve neredeyse bütün ekonomik faaliyetleri ilgilendiriyor.
Elbette Paris Anlaşması da hukuken bağlayıcı. Ancak ülkelerin açıkladıkları emisyon azaltım hedeflerine ulaşamaması durumunda Montreal'dekine benzer bir yaptırım mekanizması bulunmuyor.
İki anlaşmanın kapsamı da farklı. Montreal belirli kimyasalları düzenlerken Paris; enerji, ulaşım, sanayi, tarım ve neredeyse bütün ekonomik faaliyetleri ilgilendiriyor. Dolayısıyla birebir karşılaştırmak doğru olmaz. Ama Montreal'in başarısından öğrenebileceğimiz önemli dersler var. Bilimsel veriler dikkate alındı. Bağlayıcı takvimler oluşturuldu. Finansman sağlandı. Teknoloji transferi desteklendi. Uygulamalar izlendi ve sonuçlar ölçüldü.
Peki Paris Anlaşması'nda verilen sözlerle gerçekleştirilen emisyon azaltımları arasındaki farkı kapatmak için yeterince etkili mekanizmalar oluşturabildik mi?
İşte COP31 öncesinde konuşmamız gereken sorulardan biri bu. COP31'in öne çıkan yaklaşımı uygulama. Artık yalnızca ne yapılması gerektiğini konuşmak yeterli değil.
Ne yapıldı? Ne kadarı yapıldı? Hangi hedefler gerçekleştirilemedi? Neden?
Elbette COP31'de yeni kararlar, finansman mekanizmaları ve çözüm önerileri de ortaya çıkabilir. Ancak yeni kararların güven yaratabilmesi için önceki kararların sonuçlarının açıkça değerlendirilmesi gerekiyor. Çünkü uluslararası iklim toplantılarına yönelik güvensizliğin nedenlerinden biri, açıklanan hedeflerle insanların gündelik yaşamlarında gördükleri sonuçlar arasındaki mesafe. Bir tarafta emisyonların azaltılacağı, iklim finansmanının artırılacağı, fosil yakıtlardan uzaklaşılacağı söyleniyor. Diğer tarafta insanlar kuraklıkla, sellerle, orman yangınlarıyla ve aşırı sıcaklarla karşı karşıya kalıyor.
Üstelik geçmiş emisyonlar nedeniyle iklim değişikliğinin etkileri, önlemler alınsa bile bir süre daha devam edecek. Bu nedenle COP31'in başarısını yalnızca Antalya'daki toplantılarla değerlendirmemeliyiz. Türkiye'deki vatandaşların bu toplantının neden yapıldığını ve sonuçlarının kendi yaşamlarını nasıl etkileyebileceğini bilmesi de önemli.
Bence iklim iletişiminin eksik kalan taraflarından biri tam da bu.
İnsanlara sürekli felaketleri anlatıyoruz. Peki çözümün nasıl mümkün olduğunu ve hangi uygulamaların işe yaradığını yeterince anlatabiliyor muyuz? Montreal Protokolü'nün hikâyesi bana umut veriyor. Çünkü ülkelerin ortak hareket ederek, bilimi dikkate alarak ve bağlayıcı kurallar oluşturarak sonuç alabildiğini gösteriyor. Kigali Değişikliği de bu sistemin iklim değişikliğiyle mücadeleye nasıl uyarlanabileceğini ortaya koyuyor.
Elbette iklim krizini çözmek çok daha karmaşık. Ama karmaşık olması, çözümsüz olduğu anlamına gelmiyor. Yalnızca anlaşmak yetmiyor. Anlaştıklarımızı uygulamamız gerekiyor.