Bahçeli’den askeri hastaneler çıkışı: “Yeniden açılması milli beka meselesidir”

MHP lideri Devlet Bahçeli, askeri hastanelerin yeniden açılmasının “milli beka meselesi” olduğunu belirterek Gülhane sisteminin yeniden yapılandırılması çağrısında bulundu.

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, partisinin TBMM grup toplantısında konuştu ve dış politika, güvenlik mimarisi ve askeri sağlık sistemi üzerine önemli değerlendirmelerde bulundu.

Orta Doğu ve uluslararası gelişmelere ilişkin mesajlar

Bahçeli, bölgesel gerilimlere değinerek İsrail’e yönelik sert ifadeler kullandı. Konuşmasında, "Kimi aktörler bölgenin selameti için masada irade beyan ederken, bölgenin bağrına bir hançer gibi saplanmış siyonist terör aygıtı 'hiçbir kural ve mutabakat bizi bağlamaz' utanmazlığıyla ateşkesi pervasızca çiğnemektedir." ifadelerine yer verdi. ABD ve İran arasındaki müzakere sürecine de değinen Bahçeli, sahadaki çatışmaların diplomatik çabaları zayıflattığını vurguladı. İsrail’e ilişkin değerlendirmelerinde ise, "Katıl İsrail, mazlumların kanıyla semiren bir emperyalist bir sömürge düzeneğidir." sözlerini kullandı.

NATO ve Türkiye’nin stratejik konumu

Bahçeli, Ankara’da yapılması planlanan NATO zirvesine dikkat çekerek Türkiye’nin ittifak içindeki rolünü vurguladı. NATO’nun Türkiye için bir bağlılık aracı olmadığını belirterek, ülkenin milli güvenlik perspektifini ön plana çıkardı. Konuşmasında ayrıca Montrö Sözleşmesi ve Karadeniz güvenliği üzerinden Türkiye’nin stratejik önemine işaret etti.

Askeri hastaneler için “milli beka” vurgusu

Bahçeli, Türkiye’nin NATO içinde askeri hastanesi olmayan tek ülke olduğunu belirterek bu durumu önemli bir eksiklik olarak değerlendirdi. "Bugün NATO'da askeri hastanesi olmayan tek ülke Türkiye'dir. Bu durum şanlı ordumuzun büyüklüğü ve hareket kabiliyeti karşısında kabul edilemez tarihi bir noksanlıktır." Bu nedenle askeri hastanelerin yeniden açılmasını savunan Bahçeli, "Askeri hastanelerin yeniden yapılandırılması, Gülhane ruhunun çağın modern ihtiyaçlarına göre yeniden ihyası harp cerrahisinin güçlendirilmesi tekraren söylüyorum milli beka meselesidir." ifadelerini kullandı.

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli'nin yaptığı açıklamanın tamamı şöyle:

Değerli Milletvekilleri,

Aziz Dava Arkadaşlarım,

Muhterem Hanımefendiler, Beyefendiler,

Basınımızın Kıymetli Temsilcileri,

Konuşmamın başında sizleri en kalbi duygularımla birlikte saygı ve sevgilerimle selamlıyorum. Cenab-ı Allah’tan; vatan ve millet yolunda sarfettiğimiz emeklerimizi hayırla neticelendirmesini, her adımımıza muvaffakiyet ihsan etmesini niyaz ediyor; önümüzdeki haftanın aziz milletimiz için hayırlara vesile olacak gelişmelere kapı aralamasını temenni ediyorum.

Bugünkü grup toplantımızı yurt içinden ve yurt dışından; televizyon ekranları, radyo kanalları ve sosyal medya platformları vasıtasıyla takip eden aziz vatandaşlarımıza şükranlarımı iletiyorum.

Gönül ve kültür coğrafyalarımızda güçlüklere göğüs gererek şerefli bir hayatın var oluş mücadelesini veren tüm kardeşlerimize selamlarımı gönderiyorum.

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin bu kutlu çatısı altında, sizlerle bir kez daha bir araya gelmekten bahtiyarlık duyuyor; her birinizi gönül dolusu hürmet ve muhabbetle kucaklıyorum.

Değerli Dava Arkadaşlarım,

Uluslararası nizam, hamlelerin yalnız masanın üstünde ve görünen taşlarla yapılmadığı; kapalı kapılar ardında derinlikli olay ve oyun senaryolarının kurgulandığı çetin ve muhataralı bir beka satrancına dönüşmüştür.

Bölge istikrarının tesisi adına okyanus ötesi meclisler ile kadim coğrafyalar arasında filizlenen uzlaşı arayışları ve diplomatik köprüler bir yanda bölgemizde sulh ümidini yeşertirken; diğer yanda bu barış iklimini baltalamak isteyen gözü dönmüş şer odaklarının gizli ajandaları sahnede boy göstermektedir.

Kimi aktörler bölgenin selameti için masada irade beyan ederken; bölgenin bağrına bir hançer gibi saplanmış Siyonist terör aygıtı, "hiçbir kural ve mutabakat bizi bağlamaz" utanmazlık ve aymazlığıyla ateşkes mülahazalarını pervasızca çiğnemekte, komşu havzaları kan gölüne çevirerek küllenmiş krizlerden çıkar sağlamaya yeltenmektedir.

Şurası iyi bilinmelidir ki; masada kurulan her hayati cümlenin sahada sarsılmaz bir iradeyle korunması kaçınılmaz bir hakikattir; sahada atılan her pervasız ve haydutça adımın ise diplomaside ve tarihin önünde bedeli mukabilinde ağır bir faturası vardır.

Böylesi hassas, fetret ve buhran dönemlerinde devletler için asıl mesele; hangi uzlaşı hamlesinin bölgeyi esenliğe götürmeye matuf olduğunu tefrik etmektir.

Söz konusu yapıcı adımları sabote etmek amacıyla hangi fırtınaların ve habis niyetlerin kapı ardında beklediğini sezmektir.

Nihayet, namertçe mazluma sıkılan kurşunların, o sahte ve kibirli duruşların ne kadar temelsiz ne kadar çürük bir zemine isnat ettiğini milli feraset ve mümince bir basiretle idrak edebilmektir.

Bugün küresel güvenlik sahnesinde perdeler feci bir hercümerçle aralandığında halkaları kanlı bir esaret zinciri ortaya çıkmaktadır.

Karadeniz’de sular durulmamış, Orta Doğu’da barış hilali her parlayacak gibi olduğunda, kriz odakları ortama yeni bir barut kokusu sindirmiştir.

Bulanık suda balık avlamayı meslek edinen muhasım mihrakların tahrikleriyle, Hürmüz’ün dar sularında estirilen her suni fırtına; petrol tankerlerinin rotasından sofralarımızın dirlik ve refahına kadar hedef alan ağır bir sabote girişimine dönüşmektedir.

Amerika Birleşik Devletleri ve İran arasında müzakere kapılarının aralanması, Hürmüz’de güvenli geçiş ve sahada ateşin susturulması arayışları daha önce de belirttiğimiz üzere dikkatle takip ettiğimiz gelişmelerdir.

Ancak Siyonist vahşetin mutabakatı tanımayan bombaları sahada hunharca konuşmaya devam etmiştir. Söz başka, eylem başka olmaya devam ettikçe masada verilen taahhütlerin hükmünden bahsetmek nasıl mümkün olacaktır?

Gözü dönmüş bu ihtiras ve cinayet kabinesinin niyeti kirli, akıttığı kan namertçedir.

Ateşkes kelamı daha havada asılıyken, bu korsan yapı, arkadan hançer saplama maharetini göstererek yeni saldırıların hain planlarını kurgulamaktadır.

Netanyahu ve tetikçi avanesi, kurulan müzakere zeminine dahi fütursuzca diş göstermekte; barışı amaçlayan ve önceliklendiren mutabakatlara direnmeyi marifet saymaktadır.

Mızrak artık çuvala sığmamaktadır: Katil İsrail, mazlumların kanıyla semiren emperyalist bir sömürge düzeneğidir.

Gazze’nin yetim feryatları arşı titretirken, Beyrut’ta mazlumların ağıtları dinmemişken, Siyonist soykırım şebekesi mutabakatları kendi habis çıkarlarına göre eğip bükmektedir.

Zulmü zanaat edinen bu kanlı terör makinesinin lügatında barış; silahlara mühlet kazandırmak, diplomasi ise vahşeti hukuk kılıfıyla cilalamaktır.

Kuzeyimizin kilidi ve Mavi Vatanımızın mütemmim cüzü olan Karadeniz’de sular durulmaktan uzaktır. Rusya ile Ukrayna arasında süregelen çatışma iklimi, aradan geçen zamana rağmen bölgesel istikrarın önündeki en büyük kırılma hattı olarak varlığını korumaktadır.

Ne zaman tahıl sevkiyatları, esir değişimleri yahut diplomatik temaslarla bir esenlik kapısı aralansa dengeleri değiştiren siyasi depremler Kuzey’in yakasını bırakmamaktadır.

İçinde bulunduğumuz bölgenin her yönüne hâkim olan bu sarmal, hamasi nutukların ötesinde, jeopolitik riskleri doğru okumayı ve milli menfaatlerimizi koruyacak rasyonel bir yaklaşımı zorunlu kılmaktadır.

Böyle bir dönemde Ankara’da yapılacak NATO Zirvesi, Türkiye’nin jeopolitik öneminin, etkin ve caydırıcı kudretle donatılmış şanlı ordusunun, dünyaya örnek olan savunma sanayisinin ve arkasında çözülemeyen düğüm, aşılamayan engel bırakmayan diplomatik ağırlığının dünya sahnesindeki karşılığını gösterecek mühim bir faaliyettir.

Cumhur İttifakı’yla tahkim edilen devlet aklı da bu zirvede; krizleri okuyan, tehditleri gören, fırsatları tartan ve Türkiye’nin haklı tezlerini dünyaya haykıran stratejik iradesiyle bir kez daha kendisini gösterecektir.

Ancak sözü evirip çevirmeden açıkça söylemek lazımdır: NATO, Türkiye için ne bir biat senedi ne de kayıtsız şartsız boyun eğilecek bir emir komuta merkezidir. Ankara merkezli istikbal ve milli beka ufkumuz, kaynağını dışarıdan alan tüm ittifakların üzerindedir.

NATO, güvenlik ihtiyaçlarının ve savunma zaruretlerinin doğurduğu bir ittifaktır. Bu ittifakın varlık sebebi; karşılıklı saygı, eşit muamele, hakkaniyetli yük paylaşımı ve tehdit algısında dürüstlüktür.

Türkiye; 1952 yılından beri NATO’ya yalnızca denizlerini, limanlarını, üslerini ve jeopolitik mevkiini değil; Mete Han’dan bugüne uzanan muharebe sanatının tüm inceliklerini, alnı kınalı Mehmetçiğimizin kanıyla mühürlenmiş üç bin yıllık köklü askeri geleneğini ve kadim devlet nizamı ile terbiyesini de kazandırmıştır.

Bu büyük askeri hafızanın en eski, en sağlam ve en müessir sütunu ise hiç kuşkusuz Türk Kara Kuvvetlerimizdir.

2235 yıllık şerefli mazisiyle Türk Kara Kuvvetlerimiz, Türkistan bozkırlarında doğan cihan hakimiyeti ülkümüzü, Anadolu’da vatanlaştığı ve üç kıtada şanla, şerefle ve zaferle nam saldığı milli hafızamızdır.

Türk Kara Kuvvetlerimiz; medeniyet iddiasının nice coğrafyada henüz bir iz, bir işaret, bir esame olarak dahi belirmediği devirlerde, düzenli ordunun tesisini, emir-komuta silsilesinin kudretini ve askeri teşkilatlanma kabiliyetini dünya milletleriyle tanıştıran kutlu ve köklü bir mirastır.

Malazgirt’te Anadolu’nun kapılarını Türk milletine mahşere dek açan iradenin, Sakarya’da milletin makus talihini yenen dirayetin, bugün ise terörle mücadelede sınırlarımızın ötesine taşan milli beka düsturunun vücut bulmuş halidir.

Kara Kuvvetlerimiz, toprağı yalnızca bir coğrafya parçası değil; şehidin emaneti, devletin haysiyeti, milletin namusu ve gelecek nesillerin mukaddes istikbali olarak gören bir tarih şuurunun adıdır.

Türk ordusunun karadaki kudretinin özünde; Mete Han’dan Sultan Alparslan’a, Fatih Sultan Mehmet’ten Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e uzanarak Mehmetçiğimize emanet edilen çelikten bir silsile vardır.

Türk Kara Kuvvetlerimizin 2235’inci kuruluş yıl dönümünü, dünya milletlerinin de şahitlik edeceği büyük bir iftiharla kutluyorum.

Aziz şehitlerimizi rahmetle anıyorum. Fedakârlık abidesi gazilerimizi minnetle, görev başındaki kahraman ordumuzu şükranla selamlıyorum.

Bu vesileyle yiğitler yiğidi Mehmetçiğimize, merhum şairimiz Orhan Şaik Gökyay’ın şu dizeleriyle sesleniyorum:

Bu vatan toprağın kara bağrında

Sıra dağlar gibi duranlarındır

Bir tarih boyunca onun uğrunda

Kendini tarihe verenlerindir.

Ardına bakmadan yollara düşen

Şimşek gibi çakan, sel gibi coşan,

Huduttan hududa yol bulup koşan

Cepheden cepheyi soranlarındır.

Cepheden cepheye koşup bu toprakları bize kanlarıyla vatan kılan, korkusuzluklarıyla güvenli kılan askerimize ben de diyorum ki:

Bu vatan hepimizden evvel sizindir! Bu vatan sizin sayenizde hepimizindir!

Değerli Milletvekilleri,

Türk ordusu, Karadeniz’in kilidini muhafaza eden Boğazlardaki tarihi hükümranlığımızdan, Doğu Akdeniz ve Adalar Denizi’ndeki varlığımıza; Aksaz’dan İncirlik’e kadar uzanan stratejik üs ve liman ekosistemimize dek, NATO’nun bölgesel planlarını ayakta tutan ve kâğıt üzerinde kalmasını engelleyen jeopolitik omurgadır.

Türkiye, NATO haritasında ittifakın Güney Doğu kanadını ayakta tutan temel kaldıraçtır.

Kore’den Afganistan’a, Kosova’dan Libya’ya, Bosna-Hersek’ten Irak’a kadar Türk askeri, müttefiklik hukukunun gereğini yıllardır sahada göstermiştir.

Kore dağlarında destan yazan Mehmetçik, NATO üyeliğimiz henüz resmiyet kazanmadan çok önce, Türk’ün dostluğunu, sadakatini ve sarsılmaz, bükülmez bileğini kanıyla, canıyla tüm dünyaya ilan etmiştir.

Dondurucu soğuğun, amansız yokluğun ve cehennemî ateş çemberlerinin içinde tek bir adım bile geri atmayan o çelikten irade, müttefikliğin lafla değil, ancak kahramanlıkla mühürleneceğini tarihin hafızasına kazımıştır.

Soğuk Savaş’ın o kasvetli ve tehdit dolu yıllarında da Türkiye, NATO’nun yıkılmaz kalesi vazifesini görmüştür. Kuzeyden esen Sovyet yayılmacılığına karşı, Boğazlarımıza hâkim olan milli egemenliğimiz, ittifakın başlıca can simidi olmuştur.

Ecdat yadigarı Balkanlar’da, mazlum Bosna’nın kanayan yarasına merhem olan, Kosova’nın burçlarına emniyet ve istikrar sancağı diken Türk askeri; Afganistan’da Kabil’in güvenliğinden en çetin eğitim ve danışmanlık faaliyetlerine kadar her alanda en ağır, en çetrefilli sorumlulukları tereddüt etmeksizin üstlenmiştir.

Mavi Vatanımızın güney suru Akdeniz’de terör şebekelerine karşı deniz güvenliğinin sarsılmaz kalkanı olan Türkiye, Libya açıklarında NATO’nun deniz harekatlarını ve ambargo denetimlerini koordine etmiş; Irak’ta kalıcı barış ve huzur adına elini taşın altına koyarak sahada kudretini açıkça göstermiştir.

Semalarımızın muhafızı şanlı Türk Hava Kuvvetleri ise, müttefik hava sahasının korunması uğruna Polonya’dan Romanya’ya kadar uzanan geniş bir coğrafyada hava polisliği görevlerine iştirak etmiş; gök kubbede koşullar ne kadar çetin olursa olsun, Türk devletinin mesuliyetten ve fedakarlıktan kaçmayacağını dosta ve düşmana bir kez daha ispat etmiştir.

Şurası iyi bilinmelidir ki; bu sayılanlar Türkiye Cumhuriyeti’nin bu ittifaka sadece mürekkeple imza değil, serdengeçti bir ruhla omuz verdiğinin apaçık delilidir.

Türkiye, NATO masasına otururken arkasında içi boş dosyalarla yahut her sözüne ve adımına icazet arayan bir mahcubiyet ve acizlikle değil; her satırı şehadetle ve gazilikle örülmüş muazzam bir şeref siciliyle oturmaktadır.

Bu sebeple Ankara’da yapılacak ve ev sahibi olduğumuz NATO Zirvesi bakımından Türkiye; ittifakın geçmişini, bugününü ve muhtemel yarınını muazzam bir senteze ulaştıracak, ittifakın yarınlarının yeniden biçimlendirilmesinde başat rol üstlenecektir.

Bugün NATO yeni bir dönemin başındadır. Brüksel’de yapılan son savunma bakanları toplantısında caydırıcılık, savunma kapasitesinin artırılması, mühimmat stokları, savunma harcamaları, nükleer caydırıcılık, Rusya-Ukrayna savaşı gündemin merkezine oturmuştur.

“NATO 3.0” olarak ifade edilen bu arayış, ittifakın yeniden sert güce, hızlı karar alma kabiliyetine, üretim kapasitesine ve yüksek hazırlık seviyesine yöneldiğini göstermektedir.

İşte Türkiye, bugün NATO’nun önündeki bütün hayati ve kritik başlıkların tam kalbinde duran devlettir.

Karadeniz’in stratejik sularında bir güvenlik mimarisi inşa edilecekse; alayı peşinen kabul etmelidir ki, Montrö ile tahkim edilen Boğazlar üzerindeki mutlak egemenliğimiz, o masanın temelini teşkil edecektir.

Doğu Avrupa hattında yeni bir caydırıcılık kalkanı örülecekse; kahraman Türk ordusunun sahada zaferle tescillediği harekât tecrübesi, Türkiye’nin muazzam askerî kudreti ve savunma sanayiindeki şahlanışı muhakkak surette denklemin tam kalbindedir.

Orta Doğu’nun asırlardır kan ve gözyaşıyla yoğrulmuş coğrafyasında yeni bir düzen aranıyorsa; şanlı devletimizin çelikten yumruğuyla kökünü kazıyarak tasfiye ettiği terör odağından arta kalan coğrafya, ancak ve ancak Ankara’nın iradesiyle hayat bulacaktır.

Allah’ın izniyle önümüzdeki hafta yedi düvel de şahit olacaktır ki; kurgulanan bu devasa küresel satrancın tam ortasında, başkalarının icazetiyle değil kendi kudretiyle var olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti, bu şirazesi kaymış dünyanın üzerinde asırlara meydan okuyan tarihi bir anıt gibi yükselmektedir.

Başkent Ankara’yı hesaba katmadan NATO bünyesinde ve ittifak hesabına yol almaya çalışmak, kaygan zeminde gözleri kapatıp ilerlemeye benzer.

Muzaffer Türk ordusunun asırlık tecrübesini, Türk savunma sanayiinin dünyayı şaşkına çeviren üretim kudretini ve Türkiye’nin sarsılmaz jeopolitik ağırlığını dışarıda bırakan her denklem, eksik kalmaya ve çökmeye mahkûm olacaktır.

Çünkü Türkiye Cumhuriyeti Devleti; kriz hatlarının kesiştiği ateş çemberinde istikrarı temin eden, tehditleri sınırlarının bidayetinde ezen bir devlettir.

Bu hassas kavşakta, müttefiklik hukukunun riyakarlıktan arındırılarak samimiyetle işletilmesi, bağlarımızın güçlendirilmesi için kaçınılmaz bir fırsattır.

Eli kanlı terör örgütlerine harf oyunlarıyla isim değiştirip meşruiyet elbisesi giydirme devri kapanmıştır.

Aynı masada sahte dayanışma fotoğrafları verip Türkiye’nin beka hudutlarını kemiren hain yapılara siyasi ve askeri alan açma kurnazlığı boşa düşmüştür.

Türkiye’nin hava savunma ihtiyacını sürüncemede bırakıp haklı taleplerini oyalama anlayışı miadını doldurmuştur.

Adalar Denizi’nde ve Doğu Akdeniz’de şımarık çocukların Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne karşı yürüttüğü provokasyonların alkışlandığı günler geride kalmıştır.

Türkiye artık Türk ve Türkiye yüzyılının baş mimarıdır!

Maruz kaldığı haksızlıkları acziyet içeren bir ağıta değil; göğsünde kora, bileğinde kuvvete, semalarında çelik kanada dönüştüren büyük bir Türkiye vardır.

Milli iftiharımız KAAN’la, HÜRJET’le, KIZILELMA’yla, AKINCI’yla, AKSUNGUR’la, GÖKBEY’le göklerimizde ay yıldızlı mutlak hakimiyetimizi perçinleyen bir Türkiye mevcuttur.

Denizlerimizde MİLGEM projelerimiz, fırkateynlerimiz, milli gururumuz TCG Anadolu, denizaltılarımız ve insansız deniz aracı projelerimiz, Mavi Vatan davamızın şerefine teknolojik bir zırh olmuştur.

Karada ALTAY tankımız, taktik tekerlekli ve paletli zırhlı araçlarımız, çok namlulu roket sistemlerimiz ve hassas güdümlü akıllı mühimmat kabiliyetimiz, kahraman Türk ordumuzun kudretini zirveye taşımaktadır.

Hava savunma cenahında GÖKBÖRÜ sistemi, HİSAR, SİPER, KORKUT ve SUNGUR’dan oluşan savunma gücümüz; mukaddes gök kubbemizi çepeçevre sarmaktadır.

Gözbebeklerimiz ROKETSAN’ın, ASELSAN’ın, HAVELSAN’ın, TUSAŞ’ın Milli Savunma Bakanlığımızın himayelerinde omuzladığı bu muazzam milli hamle; Türkiye’nin devasa bir savunma iklimi kurduğunu dosta ve düşmana ilan etmektedir.

Ancak etkin, etkili ve sarsılmaz bir caydırıcılık araçlarıyla donatılmış Türk ordumuzun gerçek kudreti; yalnız silahlarımızın menziliyle, füzelerimizin hızıyla, tanklarımızın zırhıyla yahut gemilerimizin tonajıyla ölçülemez.

Gerçek kudretimiz; harp meydanında, hudut boylarında vatan müdafaası yaparken yaralanan Mehmetçiğimize ne kadar hızlı ve disiplinle çelikleşmiş bir sağlık ordusuyla müdahale edebildiğimizle de doğru orantılıdır.

Ne hazindir ki; bugün NATO içerisinde askeri hastanesi bulunmayan tek ülke Türkiye’dir. Bu durum, şanlı ordumuzun büyüklüğü ve harekât kabiliyeti karşısında kabul edilemez tarihi bir noksanlıktır.

Cephede kazanılan her şanlı zafer, ancak cephe gerisinde kurulan, köklü ve askeri tıbbın tüm imkân ve ilmiyle donatılmış bir akılla nihayete erecektir.

Bu sebeple, askeri hastanelerin yeniden açılması ve ordu bünyesine kazandırılması meselesi hayati değerdedir.

Çünkü askeri tıp; askeri iklimin görev koşullarını, operasyon psikolojisini, askeri disiplin düzenini ve sevk zincirini içinde barındıran apayrı ve özel bir alandır.

Terörle amansız mücadelede, sınır ötesi şanlı operasyonlarda ve deniz aşırı mukaddes görevlerde Mehmetçiğimizin yanında; askerimizi evladı bilen, kardeşi sayan, onun değil yaralanmasına, saçına rüzgâr değmesine dahi yüreği razı olmayan, vatanı namus bilen Türk hekimlerinin görev yapması millî beka meselesidir.

Mayın ve patlama yaralanmalarında, yanık ve ağır travma vakalarında, uzuv kayıplarında uzmanlaşmış, bir askeri hekim ordusu zarurettir.

Mukaddes GATA geleneği; cephe gerisinden cephe hattına kadar uzanan askeri tıp disiplininin, Mehmetçiğe adanmış fedakâr hekimlik ruhunun ve harp şartlarında çelikleşmiş sağlık aklının ta kendisidir.

Sivil sağlık sistemlerinin ve hastanelerin, savaş cerrahisinin ve cephe gerisi lojistiğinin, ordumuzun bu kendine has ihtiyaçlarını tam manasıyla karşılaması mümkün değildir.

Şüphesiz her hastanemiz kıymetlidir; şehir hastanelerimiz, eğitim araştırma hastanelerimiz ve üniversite hastanelerimiz aziz milletimize büyük hizmetler sunmaktadır.

Fakat askeri sağlık sistemi, savaş ve çatışma anında apayrı bir refleks ve seferberlik hazırlığı ortaya koymaktadır.

Bir ordunun topu kadar tabibi, tüfeği kadar tıbbı, zırhı kadar sıhhiyesi de o ordunun şanındandır, caydırıcılığındandır.

Savaş meydanında kanayan yarayı vaktinde saramayan bir devletin zaferi her zaman eksik kalmaya mahkûmdur.

Askeri hastanelerin yeniden yapılandırılması; Gülhane ruhunun çağın modern ihtiyaçlarına göre yeniden ihyası ve harp cerrahisinin güçlendirilmesi tekraren ifade ediyorum: milli beka meselesidir.

Gençliğinin baharını, mesleğinin yarınını, anasının duasını, babasının ocağını, yarinin hasretini geride bırakıp vatan nöbetine duran Mehmetçiğimize; aziz şehitlerimize ve kahraman gazilerimize karşı borcumuz; askeri hastanelerin yeniden açılmasıdır.

Bu borç; cepheden ameliyathaneye ve rehabilitasyon hizmetlerine dek uzanan güçlü, disiplinli ve uzmanlaşmış bir askeri nizamla tamamlanmak zorundadır.

Değerli Dava Arkadaşlarım,

Merhum Barbaros Hayrettin Paşa’ya atfedilen o kutlu söz hâlâ deryalarımızın ufkunda yankılanmaktadır: “Denizlere hâkim olan, cihana hâkim olur.”

Türk tarihi bize göstermiştir ki denizi yalnız kıyıdan seyreden milletler, tarihin akışını da uzaktan izlemek zorunda kalır.

Fakat denize açılan, denizlerde sancağını taşıyan; denizlerde egemenlik kurup enginleri ticaretin, vatan müdafaasının ve yeri geldiğinde diplomasinin ayrılmaz parçası haline getiren milletler, çağların yönünü tayin eder.

Osmanlı Devleti’nin Karadeniz’de Sinop’tan Trabzon’a, Kırım hattından Boğazlara uzanan hakimiyet iddiası; Akdeniz’de Rodos’un, Kıbrıs’ın, Girit’in ve Preveze’de tarih yazan zaferinin ardında yatan hakikat de budur.

Türk devlet iradesi, asırlarca denizlerde derinleşmiş; mavilikler boyunca al bayrağa yeni yurtlar eklemiştir.

Millî Mücadele yıllarında da bu hakikat değişmemiştir. İzmir’in işgaliyle Adalar Denizi kıyılarında başlayan acı imtihan, Türk milletinin Anadolu’ya hapsedilmek istendiğini göstermiştir.

Akdeniz kıyılarında, Antalya’dan Çukurova’ya uzanan işgal hevesleri; limanlarımıza, sahillerimize, ticaret damarlarımıza ve milli hâkimiyetimize kastetmişlerdir.

Buna karşın Türk milleti; Aydın’da efeleriyle, Maraş’ta edeleriyle, Adana’da yiğitleriyle, İzmir’de düşmana korkusuzca atılan cengaverleriyle, Anadolu’nun her köşesinde şahlanan Kuvayı Milliye iradesiyle ayağa kalkmış; düşmanı yurdumuzdan söküp atmıştır.

Bu sebeple deniz; Sinop’ta Anadolu’nun kuzeye açılan nefesi, Trabzon’da ticaret yollarının ezelî kapısı, Kırım’da soydaşlık hukukunun sızlayan hatırası, Preveze’de Türk denizciliğinin çağlara meydan okuyan zafer mührü, Kıbrıs’ta egemenliğimizin Akdeniz’e dikilen sancağı, İzmir’de istiklal yürüyüşümüzün son adımıdır.

Karadaki istiklalimizi denizlerdeki hakimiyetle tamamlayan, limanlarımızı üretime, tersanelerimizi teknolojiye, donanmamızı caydırıcılığa, Mavi Vatan’ımızı da milli egemenliğimizin ayrılmaz cephesine dönüştüren de işte o adımla başlayan tarihi yürüyüşümüzdür.

1 Temmuz Denizcilik ve Kabotaj Bayramı’nın manası da tam burada düğümlenmektedir.

Kapitülasyonların karanlık dehlizlerinden aydınlığa erişen Türk milletinin; denizlerinde hür, limanlarında söz sahibi, kıyılarında kayıtsız şartsız egemen bir devlet olma iradesinin adı, büyük bir Cumhuriyet hamlesidir.

1 Temmuz, Türk denizciliğinin esaret zincirlerini kırdığı, kıyılarımızın ve sahillerimizin yabancı imtiyazların gölgesinden kurtulup milli hakimiyetin sancağı altına girdiği tarihi bir eşiktir.

Bugün Ankara’da NATO Zirvesi’ne ev sahipliği yapmanın tarihi dönemecindeyken, 1 Temmuz Kabotaj Bayramı’nın ihtiva ettiği milli mana, istikbal çizgimizde çok daha berrak ve stratejik bir çehre kazanmaktadır.

Bilinmelidir ki NATO’nun masasında Karadeniz güvenliği telaffuz ediliyorsa bunun yegâne kilidi Türk Boğazlarıdır; küresel deniz yollarının emniyeti aranıyorsa bunun sarsılmaz güvencesi Montrö iradesidir; enerji arzının sürdürülebilirliği tartışılıyorsa bunun can damarı Hürmüz’den Doğu Akdeniz’e uzanan o kırılgan jeopolitik hattır.

Karadeniz’in sükûnet iklimi, Akdeniz’in emniyet çemberi, küresel enerji kordonlarının emniyeti ve tahıl koridorlarının kesintisiz işlerliği; doğrudan doğruya Ankara merkezli Türk devlet aklının soğukkanlı, dirayetli ve dengeli duruşuna endekslidir.

Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ni bugüne kadar bir kuyumcu titizliği ve tavizsiz bir egemenlik şuuruyla uygulayan Türkiye; Karadeniz’de fitili ateşlenmek istenen bölgesel yangınları frenleyen, gerilimin deniz havzalarına taşmasını engelleyen ve ittifakın doğu kanadına stratejik akıl kazandıran yegâne aktördür.

Kabotaj hakkı, bu büyük ve muhalled deniz egemenliğimizin iç cephesini tahkim eden hukuki ve milli bir zırhtır.

Kendi kıyılarımızda deniz ticareti ve taşımacılık hakkını millileştirerek limanlarımızda yabancı imtiyazların sömürgeci gölgesini yırtıp atan Cumhuriyet iradesi; bugün Mavi Vatan’ımızın her bir damlasında, deniz yetki alanlarımızda, stratejik tersanelerimizde, şanlı donanmamızda ve her geçen gün büyüyen deniz ticaret filomuzda aynı haysiyet ve ruhla nefes almaktadır.

Kabotaj, dün olduğu gibi bugün ve gelecekte de gözbebeğimiz gibi korunması, anasının kucağından ayrılmamış bir yavru gibi büyütülmesi ve jeopolitik derinliğiyle kavranması mecburi olan istiklal mevziidir.

Bu sebeple 1 Temmuz’u, milli hâkimiyetimizin enginlerimizdeki mühürlü tapusu, Misak-ı Milli şuurunun denizlerdeki yansıması olarak telakki etmekteyiz.

NATO heyeti Ankara’ya gelirken zihinlere mıh gibi kazımalıdır ki; Türkiye’nin denizlerdeki varlığı ve sarsılmaz mutlakiyeti, yalnızca sınır güvenliği için değil; bölgesel barışın, küresel enerji yollarının emniyetinin ve ittifakın caydırıcılık kapasitesinin ayakta kalabilmesi için de hava kadar, su kadar hayatidir.

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün o muhteşem ifadesiyle “Toprakların ucu deniz olan bir ulusun sınırını, halkının kudreti ve yeteneğinin hududu çizer.”

Bu inançla, 1 Temmuz Denizcilik ve Kabotaj Bayramı’nı en kalbi duygularımla kutluyor; Türk denizciliğini omuzlayan asil kaptanlarımızı, gemi insanlarımızı, tersanelerimizde harikalar yaratan mühendis ve işçilerimizi, liman çalışanlarımızı, ailesinin rızkını dalgalardan çıkaran balıkçılarımızı ve vatanımızın masmavi seccadesinde gece gündüz nöbet tutan kahraman Türk ordusunun bir parçası olan Deniz Kuvvetlerimizi şükran ve saygıyla selamlıyorum.

Rabbim ay yıldızlı al bayrağımızı karada indirmesin, denizde soldurmasın, göklerde gölgeletmesin.

Mavi Vatan Türkün çelik iradesiyle ilelebet muhafaza bulsun.

Sağ olun, var olun.

Yüce Allah’a emanet olun.

İLGİLİ HABERLER