Çiftlerin birlikte fotoğraf paylaşması çoğu zaman dışarıdan “ilişki çok iyi gidiyor” şeklinde algılanıyor. Özellikle genç kuşak arasında sosyal medyada görünür olmak, ilişkinin ciddiyetiyle eş tutulabiliyor. Ancak psikolojik açıdan bakıldığında, bir ilişkiyi paylaşmak mutlaka daha mutlu ya da daha bağlı olunduğu anlamına gelmiyor. Bazı insanlar için bu sadece sosyal medya kullanım alışkanlığı.
Mahremiyet ihtiyacı: Aşırı paylaşım özel alanı daraltabiliyor
Her buluşmayı, her detayı ve her duyguyu sosyal medyaya taşımak zamanla ilişkide nefes alanını daraltabiliyor. Partnerlerden biri, ilişkinin sürekli sergilenmesinden rahatsızlık duyabiliyor ve kendini “vitrinde” hissedebiliyor. Bu durum, “Benim hayatım mı, bizim hayatımız mı?” sorusunu gündeme getirerek çatışmalara yol açabiliyor.
Hiç paylaşmamak sorun olduğu anlamına gelmez
“Fotoğraf atmıyor, acaba benden utanıyor mu?” düşüncesi oldukça yaygın. Oysa paylaşmamak çoğu zaman yalnızca kişisel bir tercih. Bazı çiftler ilişkilerini daha göz önünde değil, daha özel yaşamayı seçiyor. Bu tutum gizlemekten çok, ilişkiyi dış etkilerden koruma isteğiyle de ilgili olabiliyor.

Sosyal medya ve kıyas tuzağı
Başka çiftlerin sürekli mutlu, romantik ve kusursuz görünen paylaşımlarına maruz kalmak, “Bizim ilişkimiz yeterince iyi mi?” sorusunu doğurabiliyor. Oysa sosyal medya çoğunlukla seçilmiş anların vitrinidir. Bu vitrinle kendi ilişkisinin tamamını kıyaslamak, memnuniyetsizlik ve yetersizlik hissini artırabiliyor.
Dijital ayak izleri ve güven sorunları
“Niye o fotoğrafı beğendin?”, “Beni neden paylaşmadın?”, “O yoruma neden cevap verdin?” gibi tartışmalar, modern ilişkilerin en yaygın gerilim alanlarından biri haline geldi. Paylaşımlar, etiketler ve beğeniler; kıskançlık ve güvensizlik duygularını tetikleyebiliyor. Bazen tek bir etkileşim bile büyük bir tartışmanın fitilini ateşleyebiliyor.