Psikolojik stresin yalnızca zihinsel bir durum olmadığı, vücutta çok hızlı ve ölçülebilir biyolojik etkiler yarattığı kanıtlandı. Yapılan yeni bir araştırma, kısa süreli akut stresin kanın fiziksel yapısını dakikalar içinde değiştirebildiğini ve pıhtı oluşum riskini artırdığını gösterdi. Araştırmanın yazarı Lewis Fall, psikolojik stresin beyinle sınırlı kalmadığını, kan dolaşımı yoluyla tüm vücutta biyokimyasal değişiklikleri tetiklediğini belirtti.
Stres anında pıhtı yapısı değişiyor
Elde edilen verilere göre, akut zihinsel stres anında vücutta "serbest radikaller" olarak bilinen ve yüksek derecede reaktif olan moleküllerin üretimi hızla artıyor. Bu moleküller, kan pıhtılarının normal oluşum mekanizmasını bozarak kanın pıhtılaşma eğilimini yükseltiyor. Dinlenme anında kanda herhangi bir yapısal değişim gözlemlenmezken, stres anında serbest radikal düzeylerinin belirgin şekilde yükseldiği ve oluşan kan pıhtılarının daha büyük, daha yoğun ve fibrin adı verilen protein lifleri bakımından daha sıkı bir yapıya büründüğü tespit edildi.
Sağlıklı gönüllüler üzerinde test edildi
Araştırmacılar, yaşları 18 ile 30 arasında değişen sekiz sağlıklı erkek gönüllü üzerinde iki farklı oturum halinde çalışma yürüttü. İlk oturumda katılımcıların sakin bir ortamda dinlenmeleri istenirken, ikinci oturumda psikolojik stres yaratmak amacıyla bilimsel literatürde yaygın olarak kullanılan "Trier Sosyal Stres Testi" uygulandı. Bu test kapsamında katılımcıların hazırlık notları son anda ellerinden alınarak bir jüri önünde konuşma yapmaya zorlandılar. Ardından, hata yaptıklarında en başa dönmek zorunda kaldıkları karmaşık zihinsel aritmetik sorularını çözmeleri istendi. Her iki seansın öncesinde ve sonrasında alınan kan örnekleri, stresin kan üzerindeki ani etkisini gözler önüne serdi.
Tedavi yaklaşımları için yeni bir kapı aralanıyor
Bu araştırmadan elde edilen bulgular, psikolojik stresin kalp-damar sistemi üzerindeki yıkıcı fiziksel etkilerini azaltmaya yönelik yeni tedavi stratejilerinin geliştirilmesine öncülük edebilir. Bilim insanları, gelecekteki klinik çalışmalarda yalnızca stresin psikolojik ve zihinsel boyutuna odaklanılmaması gerektiğini, altta yatan bu tehlikeli biyokimyasal mekanizmaların da doğrudan hedef alınması gerektiğini ifade ediyor.