İstanbul
Parçalı bulutlu
11°
Adana
Adıyaman
Afyonkarahisar
Ağrı
Amasya
Ankara
Antalya
Artvin
Aydın
Balıkesir
Bilecik
Bingöl
Bitlis
Bolu
Burdur
Bursa
Çanakkale
Çankırı
Çorum
Denizli
Diyarbakır
Edirne
Elazığ
Erzincan
Erzurum
Eskişehir
Gaziantep
Giresun
Gümüşhane
Hakkari
Hatay
Isparta
Mersin
İstanbul
İzmir
Kars
Kastamonu
Kayseri
Kırklareli
Kırşehir
Kocaeli
Konya
Kütahya
Malatya
Manisa
Kahramanmaraş
Mardin
Muğla
Muş
Nevşehir
Niğde
Ordu
Rize
Sakarya
Samsun
Siirt
Sinop
Sivas
Tekirdağ
Tokat
Trabzon
Tunceli
Şanlıurfa
Uşak
Van
Yozgat
Zonguldak
Aksaray
Bayburt
Karaman
Kırıkkale
Batman
Şırnak
Bartın
Ardahan
Iğdır
Yalova
Karabük
Kilis
Osmaniye
Düzce
43,6062 %0.16
51,6027 %0.37
6.943,53 % 3,13
69.233,53 %-1.32
Ara

To be or not to be

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:
To be or not to be

OLMAK YA DA OLMAMAK BÜTÜN MESELE”…Bu söz üzerine yüzyıllardır döndü Dünya neredeyse, diyebiliriz.

William Shakespeare (1564-1616) Rönesans Döneminin büyük isimlerinden; Şair, Tiyatro oyuncusu ve oyun yazarının; Hamlet’den - Hamnet’e uzanan, sahnenin perde arkası ile karşımızda.

Perde açılana ve kapanana kadar neler yaşandığını, sadece o eserde olanlar bilir. Tıpkı herkesin evinin kapısını kapattıktan sonra içeride ne yaşandığını, sadece kendilerinin bilmesi gibi.

Evet, evet adından çokça söz ettiren, Çinli Kadın Yönetmen, Chloê Zhao’nun filme konu olan kitabın ödüllü yazarı Maggie O’Farrel ile senaryosunu yazdıkları “Hamnet” tıpkı doğa ananın evlatlarının bütünlüğünü istediği gibi Shakespeare ailesinin aşk ve sevgiyle başladıkları ve ikiz çocuklarından erkek olan Hamnet’in, dönemin salgın hastalığı olan veba ile geçen kısa yaşamında ailenin içsel sürecine tanıklık ettiriyor.

Filmi izlerken, Chopen! CHOPEN Filmi ve Dünyadaki hastalıklar, yokluklar, sanata bakış ve de elbette ki sanatçının kendi varlığını anlatabilmekten çok kendini ifade edebilme özgürlüğündeki dramları düşündüm.

Varız, Buradayız! Peki, bizi tıpkı henüz 11 yaşındaki Hamnet gibi savunmasız, bağışıklık sistemimiz zayıfken kim koruyor?

Emaneti, emanetçiler yerinde taşıyabiliyor mu?

Dünya gezegeninin var olduğunu bildiğimiz zamandan itibaren bugüne kadar kaç dünya savaşları, kaç devrim, kaç çağ atlandı da;

Gerçek anlamda, insan insana kavuşabildi mi?

RÖNESANS ve ŞİİR BİRLEŞİMİ

Kendi Rönesansını yani devrimi başlatarak yaşayan biri tamamen doğa dostu, doğa ananın kutsiyetini kavramış Agnes (Bu rol ile En İyi Kadın Oyuncu Adayı, Jessie Buckley) diğeri yapmak istemediği bir işte, küçük bir çocuk gibi baba tokadı yiyerek sözde eğitilmeye çalışılan, öğretmen erkeğin birbirlerini bulması ve ilk görüşte aşk.

Ve yükleri/dertleri taşıyan, zor günlerde kucaklayan, saran, sarmalayan ideal bir yuva kuramı! 

Basın ön gösteriminde, Hamnet Filminden çıkan herkes eşsiz bir film olduğunu döne döne söyledi. Yüzyıllardır Shakespeare üzerine dönüyor gezegen özellikle Tiyatro ve Edebiyat.

Belki çağı gelmiştir, o büyük uyanışın!

Yazan, okuyan ve iki önemli tiyatro eserinde rol de almış biri olarak şunu söyleyebilirim ki; zaten şiirin kendisidir. Onu okumaya başladığınızda sizi otomatik olarak doğaya atıverir. Ve doğanın koynundan insan olmaya çalışan yanımızı buldurmaya çalıştırır.

Bu okumayı çok iyi yapan Maggie O’Farrell da zaten kitabında Edebiyatın, ŞİİR ile başladığının üstüne altını, çize çize geçiyor.

İnsanlığı yontmak, hatırlatmak  için kaleminin gücü ile birleşen yedinci sanata aktarım yine duygusal geçişkenliği filmlerinde son derece başarı ile aktarmayı becermiş Kadın yönetmen Chloê Zhao  ustaca yine şiirsellikle sunuyor.

Bilge kadınların “Cadı” sıfatı ile yakıldığı çağda. “Aklın fikrin aktrislikte” diyen bir otorite babanın oğlunun bileşkesinde yetişen Aşk, meyveleri ve çağın sadece onların değil herkesi yakalayan salgınlarıyla ve doğanın deviniminde şiirsel bir dil ile kendi doğallığında eşsiz bir sunum ile akıyor.

Salgın, demişken birkaç yıl önce bizde yaşadık! Ne kazandık, ne kattık kendimize?

 Işığın, teknolojinin, seyahatlerin, birbiri ile buluşmanın ne kadar zor olduğu dönemlerde tutunulan tek dal, Doğa!

Kadınların Direnci!

Maggie O’Farrell’n 2020 tarihli son derece duyarlı romanından beyaz perdeye Çin asıllı yine kadın yönetmen Chloê Zhao eşliğinde müşterek senaryo katkısı ile aktarılan film, erkek faktörünü yok saymadan, kadına bakıyor ve baktırtıyor!

Dünya gezegeninin tüm çağ atlamalarının ilk aşamaları, bilhassa avcı-toplayıcı dönemde, ava giden erkek/eril ile evde bekleyen ve geleni yapıp, pişirmek, bakmaktan sorumlu kadın/dişilin dünyasının dışında erkek “Sanat” var etmeye giderse, ne olur? Sorusunu da sordurtuyor.

Bu sorunun sorulması elbette karşılıklı ilişkilerde müşterek-ortak birleşim noktasını, çocukları üzerinden zoomluyor aynı zamanda.

Gerçek hayatta kaybettikleri ikizlerinden birisini yüzyıllardır, Hamlet olarak oğlu HAMNET’in hayalini gerçek kılmış olan büyük yazar.

Devleşmeye devam ediyor.

Evinden uzakta, en yoksun ve yas içinde yazmaya, öğretmeye, oynamaya devam etmiş!

Olduğunu bulmak, beni şaşırtmıyor. Çünkü yazan biri olarak en iyi bildiğim şey –acının yazdırdığıdır-

İncelikli, doğanın etkisi, manzaraları, evde oturup yemek ve dikiş dışında, doğada sürekli dolaşmanın rüzgâr yanığı ile yanakları kavrulmuş Agnes’n iç ve dış güzelliğinden; mükemmel ve olması gereken kadın profilini de açar yönetmen.

Olması gereken derken doğru zamanlama ile birbirlerinde Aşkı bulmuş ve bunu çoğaltmaya yeminli iki bireyin Eril ve Dişil olarak karşılıklı sunaklarından taşanlar. Eşine sadık, ailesini her şeyin üstünde tutan. İmkânı varken lüks evde değil. Oğlunun mirasını yüzyıllara aktarmak için bir cep odada, salgına rağmen Londra’nın tam ortasında, giderken oğlu Hamnet’e söylediği gibi “Güçlü ol! Korkma!” Erkek, olmanın varlığını sunar.

AYAKTA ALKIŞLANASI

İki kadın elbirliğinin yücelttiği, yitirdiğimiz değerler ve gerçek olması gerekenleri hatırlattığı için sevdik.

Gerçek bir erkek, hak eden bir kadını nasıl sever?

Bir kadın, gerçek anlamda erkeğinin arkasında nasıl durur?

Hepsi öyle güzel anlatılıyor ki…

 Agnes’in oğlunun yasını, hiç bilmediği, “Tiyatro” oyununa kendini adamış, yazar ve oyuncu eşi William’a oğlunu yitirmiş olmanın acısı ile eskisi gibi yanında dimdik “Anneliği!” hasebi ile kin güderken, sahnede gördüğü manzara, platform ve bakışlar… 

Beni BRAVEHEART(1995) filmine götürdü. Mel Gibson, yönetmen koltuğunda Cesur Yürek, William Wallace’yi anlatır. Yüzyıllar da hemen hemen aynıdır. İdam sahnesi sırasında eşinin yığın kalabalıklar arasında gelişi ve onun elindeki, ona ait olan mendili hiç bırakmayışı.

Burada gözlerinden damlaları tutan var mıydı? Bilemiyorum. Yıllar geçti. En güzel aşk filmlerinden biri olarak ve bütünlüğü ile yerini hala koruyor.

Kitleler ve gerçekler…

Sevmek ve Sevilmek!

Birde içimizde biriktirdiklerimiz. Sadece -bizim biz bizeyken- bildiklerimiz.

Söylesenize kaç kişi, dön bana bak şimdi, diye bir yârin arkasından saliseler boyunca baktı ve döndüğüne, tanıklık etti.

Kadın şefkatini, erilinde içindeki incelikte bulunabileceğini, ortak bir karım ile birbirleri yoğunlaştıklarında ve edilen o “İyi günde, Kötü günde” halinin en tatlı tezahürünü özlediğimiz için sevdik.

Canım Edebiyatın, hala var ve hiçbir zaman gerçeğin ölmeyeceğini bildiğimiz, bu film hatırlattığı için sevdik.

Aile olmayı, kardeş sevgisini, gerçek gücü küçük bedende bile var edileceğine tanıklık ettirdiği için bazılarımız, şimdiye kadar gelmiş geçmiş en iyi Oscar adaylarından diyoruz.

Oysa ne çok anlam dolu ve hatta hiçte azımsanmayacak şekilde yok sayılan filmler geldi ve geçti.

Zevkler ve Renkler tartışılmaz derler. 

ŞİİR de öyle!

Edebiyatın temelini oluşturan büyü 2026’da yüzyıllar sonra kitleleri farklı bakış açısı ile yazarı anlamaya açık hale getiriyor.

Ve adeta biz filmi, Hamlet’i izler gibi izliyoruz. Eminim ki hepimiz şimdiye kadar ki tüm Hamlet’leri bundan sonra rafa kaldıracak.

İşte bu da yine yazarın başarısı ama William’ı iyi okuyabilen Maggie’nin.

William Shakespeare, öz babasından gördüğü zulmü, kendi oğlu Hamnet görmesin diye korumak isterken, doğaya teslim olur.

Agnes, duru görüsü ile ölürken yanımda iki çocuğum olacak, inancını perçinleştirir.

Ve Hamnet, Hamlet olarak sahnelenmeye, okunmaya devam eder.

OLMAK YA OLMAMAK!

TÜM MESELE BURADA.

AMA HANGİSİ OLMALI?

HAYAT BİZİ DÜNYADAN ALMADAN.

AŞK İLE BEZENMİŞ, İKİ SAAT BEŞ DAKİKA OLARAK, İNCE, DOKUNAKLI, SICACIK ÖZEL FİLMLERDEN BİRİ OLARAK DEĞERLİ SANATSEVERLERİ BEKLİYOR.

EMEL SEÇEN

Yorumlar
* Bu içerik ile ilgili yorum yok, ilk yorumu siz yazın, tartışalım *