Avrupa sinemasının kalbinin attığı Cannes Film Festivali, cumartesi akşamı düzenlenen görkemli bir kapanış töreniyle perdelerini kapattı. Romanya Yeni Dalgası’nın dünyaca ünlü yönetmeni Cristian Mungiu, yeni başyapıtı “Fjord” ile Altın Palmiye’nin sahibi oldu. Mungiu bu zaferle, 2007 yapımı “4 Ay, 3 Hafta, 2 Gün” filminin ardından kariyerinde ikinci kez Cannes’ın en büyük ödülünü kucaklayarak sinema tarihine adını altın harflerle yazdırdı. Yaklaşık iki buçuk saat uzunluğundaki yapım, festivaldeki dünya prömiyerinde sinema eleştirmenleri ve izleyiciler tarafından dakikalarca ayakta alkışlanmıştı.

Toplumsal kutuplaşma, ahlaki açmazlar ve Doğu Avrupa toplumlarının dönüşüm temalarını işleme gücüyle tanınan Mungiu, ödül konuşmasında dünya barışına ve toplumsal bağlara vurgu yaptı. Ünlü yönetmen, “Bu ödül; hoşgörü, kapsayıcılık ve empati üzerine bir mesajdır. Bunlar hepimizin değer verdiği harika kavramlar ancak onları retorikte bırakmayıp hayatımızda daha sık uygulamaya geçirmemiz gerekiyor” ifadelerini kullandı. Norveç’in gözlerden uzak bir fiyort kasabasında geçen film; dindar bir Romanyalı-Norveçli ailenin, çocuk yetiştirme metotları nedeniyle yerel bürokrasi ve çocuk koruma sistemiyle yaşadığı sert mücadeleyi konu alıyor. Yapımın başrollerini ise "Sentimental Value" ile parlayan Norveçli oyuncu Renate Reinsve ile "The Apprentice" filmindeki Donald Trump performansıyla dikkat çeken Sebastian Stan paylaşıyor.

Savaş Karşıtı Söylemler ve Ödüller
Festivalin ikinci en büyük ödülü olan Grand Prix (Büyük Ödül), Rusya’nın Ukrayna’yı işgali sırasında yaşanan trajedileri odak noktasına alan "Minotaur" filmine gitti. Rus yönetmen Andrey Zvyagintsev’in imzasını taşıyan film, savaşın kaotik ortamında kendi çıkarlarını gözeten vicdansız bir iş insanının hikayesini beyaz perdeye taşıyor. Şu an Fransa’da sürgünde yaşayan muhalif yönetmen Zvyagintsev, ödülünü alırken Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve yönetimine doğrudan göndermede bulunarak, “Bu katliama derhal son verin, bütün dünya bunu bekliyor” çağrısında bulundu.
Festivalin oyunculuk kategorilerinde ise ödüller paylaştırıldı. Japon yönetmen Ryusuke Hamaguchi’nin bir huzurevinde geçen draması “All of a Sudden”daki performanslarıyla Belçikalı aktris Virginie Efira ve Japon oyuncu Tao Okamoto "En İyi Kadın Oyuncu" ödülünü paylaştı. Birinci Dünya Savaşı dönemini anlatan cephe draması “Coward”ın başrolleri Emmanuel Macchia ve Valentin Campagne ise yönetmen Lukas Dhont imzalı filmdeki başarılarıyla "En İyi Erkek Oyuncu" ödülünün ortak sahibi oldular. Ruandalı kadın yönetmen Marie-Clementine Dusabejambo, sarsıcı soykırım draması “Ben'Imana” ile en iyi ilk filme verilen "Altın Kamera" ödülüne layık görüldü ve ödülünü ülkesinin kadınlarına adadı. Gecede sinema dünyasına katkılarından dolayı Barbra Streisand, Peter Jackson ve John Travolta'ya da "Yaşam Boyu Onur Ödülü" takdim edildi.
Derviş'in Mısraları Salonu Etkiledi
Gecede sinematografik başarıların yanı sıra kültürel ve siyasi mesajlar da ön plana çıktı. "En İyi Yönetmen Ödülü"nü takdim etmek üzere sahneye çıkan Kanadalı ünlü oyuncu ve yapımcı Xavier Dolan, konuşmasının açılışını Filistinli şair Mahmud Derviş'in "Bu Dünyada Hayatta Kalmayı Hak Eden Şeyler Var" adlı kült şiirinden dizeler okuyarak yaptı. Dolan’ın seslendirdiği "Nisan tereddütü, seher vakti ekmeğin kokusu, aşkın başlangıcı, bir taşın üstündeki çim" mısraları salondaki davetliler tarafından büyük bir alkış tufanıyla karşılandı. Dolan, Derviş'in dünyadaki adaletsizliklere ve daralan yaşam alanlarına yaptığı atıfları hatırlatarak, film yapımcılarının asıl görevinin bu dünyayı sinema yoluyla genişletmek ve hayatı yaşamaya değer kılmak olduğunu belirtti.
Labaki'den Lübnan Çığlığı
"En İyi Senaryo Ödülü"nü sunan Lübnanlı yönetmen Nadine Labaki ise konuşmasında Orta Doğu'da yaşanan insani dramı ve savaşın yıkıcılığını gündeme taşıdı. Ödül takdimi için sahnede olmasına rağmen aklının ve kalbinin bombalar altındaki ülkesi Lübnan'da olduğunu ifade eden Labaki, duygusal anlar yaşadı.
Lübnan'ı "Doğduğum günden bu yana hep en kötü senaryoları yaşamaya mahkum edilen bir coğrafya" olarak tanımlayan ünlü yönetmen, eşiyle birlikte festivale gelirken büyük bir vicdani sorgulama yaşadıklarını dile getirdi. Labaki, "Ülkemiz yıkıcı bir savaştan geçerken çocuklarımızı orada bırakmak ne kadar akıllıcaydı? Ölüm bizi her yönden çevrelemişken burada hayatı kutlamaya hakkımız var mı?" sorularını sorarak salonda derin bir sessizlik yarattı. Lübnanlıların her şeye rağmen sanatla direneceğini belirten yönetmen, halkının üretmeye, şarkı söylemeye ve hayatı sevmeye devam edeceğini vurguladı.