Bir bardak gözyaşı
“İSTANBUL’u Dinliyorum
Gözlerim kapalı…”
Orhan Veli Kanık (1914-1950) yaşasaydı ve Umut Çocuklarını görseydi!
Birde hem yazar, hem Tiyatro sanatçısı annesinin, hem yazıp hem oynadığı oyunda anlattığı gibi:
-Ağlama, Umut Ata, gözyaşların boşa akıtma! Der demez, koşup bir bardak ile onları toplama isteğindeki derinlik için ne söylerdi?
Yahut toplu taşımada giderken birlikte anne-oğul olarak şahit oldukları:
-Bizim, kaynımda da var bundan. Aynı böyle bağırıyor. Yavrum bağırma bu kadar Annen ölür! Diyebilen bir zihniyet ve yaklaşıma,
“Özel Anne!” adını verdikleri oyunun yönetmeni olan babası Caner Doğruyol, tüm dünya için yeterli “anlayış, özveri ve sevgi” spotunu tutabilir miydi?
ÖZEL NEDİR?
Özel olmak için etiket peşinde koşan yahut bazı mekânlarda boy göstermenin özelliğini savunanlar kadar.
Sadece ve koşulsuz sahip olduklarının değerini bilen özel olma hali var.
2026 yılının ilk Tiyatro Oyununa, Sahne Beşiktaş’ta davet edildiğimde, mevzuya hâkimdim. Uzun yıllar sivil toplum kuruluşlarının çeşitli kademelerinde bulundum. Özellikle toplumun “engelli” olarak geçiştirdiği ama oradan –“herkes gibi!”geçemeyecek olan bireylere bir üst geçit koyamamın ızdırıbına şahitlik ettik. Tıpkı dünyada mevcut insan türü dışında “sessiz canları” katledişimiz gibi.
Geçtiğimiz günlerde gittiğim bir restoran müdürü hanımefendi, ceketimdeki broşu gördü. “Nereden aldınız, bende almak isterim, dedi.
Dedim, sizde atları seviyorsunuz, demek ki. Üstelik bu yıl at yılıymış! Oysa ben kendimi bildim bileli en sevdiğim hayvandır. Kişilik testi gibi türevlerde sorarlar; ilk sevdiğin ve ikinci sevdiğin hayvan.
Benim AT Hayvanını sevmem için yılın 2026 olması gerekmedi hiçbir zaman!
Bir şey hakkında olumlu ve sevgi beslemek, önce koşulsuzluktan gelir. Bunun en iyi ve en güzel özelliği- kendinden kendini var edebilen- en çok annelerde mevcuttur.
Oyunu izlerken işte bu koşulsuzluğun ve Otizm teşhisi konmuş, üstellik ilk bebeğinde yaşadığı içsel ve dışsal tüm versiyonları ile bizi yüzleştiren Elif KAHRAMAN’ın, gerçekten kahramanca yürüttüğü emek için tekrar teşekkür ederim.
İlk gösteriminde kuliste, nazik davetlerine teşekkür edip, kısa bir söyleşi (röportaj) gerçekleştirme imkânı bulduğumda da ifade etmiştim.
Sessiz dillere tanıklık etmek tıpkı Beethoven’n (1770-1827) beste yapması gibidir adeta.
Elif Kahraman’ın tez canlılığını yaşamsal ispatlarda –sabretmeye- çeviren ve belki de mecbur kılan hastalık ile yüzleştiğindeki tozlu aynalardan, önce bunun bir eksiklik olmadığı ile başlıyor.
Yıllar önce Serabral Palsi teşhisi konmuş, değerli Beril Şeker’n (Beni Benimle Anla-Kitap)bu kadar yetenekli ve hayalindeki kitap yazma serüvenine ortak olmuş, onun kendindeki kudretine tanıklık etmiştim. Çok sevdiği ses sanatçısı, yorumcu NİLÜFER gibi. O kendi varlığı ile barışık, hayatın içinde olabildiği kadar var olmak istiyordu. Tek bir parmak ile yürüyemeden, konuşamadan kitap yazmak! Ve daha pek çok şey. Bir parmağını kaldırmak için harcadığı eforu, siz kendisini normal sanan insanların kolay kolay anlayabileceği bir durum değil.
Konuşamıyordu ama sevgisini gösterebiliyordu. Anlayabilene!
Sevgi işte böyle bir koşulsuzluktan sadece onlara bakabilenlere yansır.
Evinize doğan güneşi perde ile kapatabilirsiniz belki ama güneşin varlığını yok edemezsiniz. Siz perdeleri çekseniz de güneş hep aynı saatte orada doğmaya, üstelik herkes için devam edecektir.
YAŞAM IŞIĞI
Şartları gereği apartmanda otururken sesi yüksek çıktığı için komşuları tarafından atılan.
Toplumda “engelli, öteki, bizden değil” mevcut formlar dışında gözüktüğü için dışlanan, Otizm teşhisi başta olmak üzere bu sorunları yaşayan herkese tercüman oluyor, ElifKahraman.
Hasan Hüseyin Kormazgil o güzel şiirlerinin bir tanesinde:
“Acıyı bal eyledik!”der.
İnsan olmanın erdemini evladını kusurlu değil bağrına sevgisi ile basmaktan, ağzından çıkacak bir “Anne” kelimesini duyabilmek için tam sekiz yıl bekleyen (Bu arada henüz dokuz yaşında Umut Ata),
Parka gittiklerinde peşinden koşarken yerlere düşen,
Kaydırağı yalamaması gerektiğini,
Cem Adrian’n “Kül” şarkısını açıp
“Aç gözlerini aç, Anne! Uyan! Acıktım!” diyen oğlunu bir gün değil bir ömür kabullenişi ile dopdolu yaşamda, bir gün bir şey istiyor ve olmuyor diye ağlayan Umut Ata’ya:
-Annecim, her şeye böyle ağlama! Gözyaşlarını boşuna akıtma! Dediğinde,
Mutfağa koşup bir bardağı gözünün altına koymayı düşünebilen şiirselliği biz niye kendimizde bulamıyoruz?
Bazen bazı şeyler söylenmeden yaşanabilir.
Duyumsamak!
Sadece gözlerine bakarak karşınızdakinin sevincini, duygusunu anlamak mümkün.
Mümkün çünkü bu gerçek sevgi dilidir.
Oysa bizde yaşanılan ve yaşatılan; bize benzemeyeni sürü dışına koymaktır.
Siz, henüz çocuk yaşta matematik bile öğrenirken, kümenin hangisinde yer aldınız?
Ben, birleşim kümesinde ve bunun bedellerini de hep ödedim. İnsan olmanın bedeli ağırdır, bu dünyada.
Çünkü insan olmak için önce derin bir empati duygusuna ve dünya gelip-geçerlerinden çok ötelerde var olanı bilmekten geçer.
Hepimizin mevcut bedensel formlarımızın ötesinde sadece birer kaynaktan yansımakta olan “saf enerji” olduğumuzun ve bunu kirletmemiz gerektiğini anlarsak, birbirlerimize yaklaşımlarımızda daha sevgi dolu ve artı olarak gerçekleşecektir.
Sevgi dilinin saramayacağı, düzeltemeyeceği yara yoktur.
Belki kolay olmayacaktır ama bir kere başardınız mı, iki tarafın duyacağı varlık zenginliği her şeye değer.
ELİF KAHRAMAN, Çerkes kızı olduğunu kendi adetlerinden “havlu” bu çok ilginçti. Oyunu izlediğinizde zevce bulma adetlerine bir yenisini ekleyebileceksiniz. Bizim gelenek göreneklerimiz, kültür akışımızdaki zenginlik, hayatın içine de yansıyor ve “Özel Anne” oyununda Elif Kahraman’ın bu kadar duru oyunculuğundaki, mizahı işleyişi işte o acı-baldan çok ötesine geçiyor.
Eşini, oyun sırasında ise yönetmenini de eleştiriyor. İşte o arada spotlar açılıp, kapanıyor.
Tıpkı evlilik teklifini yaşadıkları an gibi.
“Benimle eğlenir misin?”
Doğrusu bu değil midir?
Para, mal, mülk evet bazı şeyler için ihtiyaç da. Peki, mutluluk neresinde saklı?
Kaç kişi parası olup da böylesi bir kucaklayışı verebilir? Oyun sonrası dikkat ettim, Kocaeli Otizmli Çocuklar Derneğinden çocuklarda vardı ve hepsi oyun sırasında tepkilerini sesleri ile gösterirken. Oyun biter bitmez de sahneye koştular.
Niye onların seslerinden yahut başka şekilde yaşama sunulan hal ve hareketlerinden rahatsız oluyorsunuz ki?
Ön yargısız toplum, tıpkı adalet gibi herkes için lâzım.
Kusur ararsan önce dön kendine bak!
Mevla’m, Yaradılanı hoş görmeyi;
Yaradan dan ötürü olduğunu bilmeyi unutturmasın!
Elif Kahraman, sonunda isminin Umut Ata olduğunu öğreten kardeşi Doruk gibi iki aslan gibi evlat sahibi. Belki çift duyarlı. İnanın bazen doğurmakta gerekmiyor hissiyatı duyumsayabilmek için. Hepsini doğurmasa da kucakalayabilecek zengin bir yüreğe sahip. Aksi olsa sahneden bu zaten yansırdı.
Öyle ki Elif Kahraman sadece kendi evladının değil tüm otistik çocukların annesi.
Çünkü şöyle böyle değil dolu dolu, içinden fışkıran yaşam ışığı ve hayat kaynakları ile sarıyor.
Hepimizin bir bütün olduğunun farkında.
Doğaçlama gelişen, içinde dans öğeleri ile yer yer yönetmenin azizliğinde daha da gösterisini uzatması ısrarla yöneltse de.
Şaka bir yana spotlar Elif Kahraman nezdinde, tüm ekipte ve tüm engelli canlar için diyerek bir eksik olarak hep baktığımız, canlarımızda.
“Özel Anne” izahı olmayan şeylerin mizahını 60 dakika da sunmaya çalışıyor.
Umut Ata’yı ağlarken susturabilen tek şarkı ve bundan bile rahatsız olup –kapat artık- uyarısı veren komşu!
Ali Rıza Binboğa’nın yetmişlerde ekol olan şarkısı:
YARINLAR DA…
Duyan duyabiliyor,
Seven sevebiliyor,
Saran sarabiliyor,
Affeden affedebiliyor da…
Bir biz sadece normaliz diyenler, yerinde saymaya devam ediyor.
Umarım etmezler,
YARINLAR DA…
MUTLULUKLA!
Tebriklerden çok ötesi.
Çünkü gerçek sanatçı acısı olduğunda da sahneye çıkabilme cesaretini gösterebilendir. Ve Elif Kahraman bunların hepsinden fazlasını, yılların yükü ile sırtlanıp gelmiş.
Onlara destek olmayıp, neye olacaksınız?
YARINLAR DA,
YARINLAR DA…
EMEL SEÇEN