İstanbul
Parçalı bulutlu
12°
Adana
Adıyaman
Afyonkarahisar
Ağrı
Amasya
Ankara
Antalya
Artvin
Aydın
Balıkesir
Bilecik
Bingöl
Bitlis
Bolu
Burdur
Bursa
Çanakkale
Çankırı
Çorum
Denizli
Diyarbakır
Edirne
Elazığ
Erzincan
Erzurum
Eskişehir
Gaziantep
Giresun
Gümüşhane
Hakkari
Hatay
Isparta
Mersin
İstanbul
İzmir
Kars
Kastamonu
Kayseri
Kırklareli
Kırşehir
Kocaeli
Konya
Kütahya
Malatya
Manisa
Kahramanmaraş
Mardin
Muğla
Muş
Nevşehir
Niğde
Ordu
Rize
Sakarya
Samsun
Siirt
Sinop
Sivas
Tekirdağ
Tokat
Trabzon
Tunceli
Şanlıurfa
Uşak
Van
Yozgat
Zonguldak
Aksaray
Bayburt
Karaman
Kırıkkale
Batman
Şırnak
Bartın
Ardahan
Iğdır
Yalova
Karabük
Kilis
Osmaniye
Düzce
44,3537 %0.1
51,4394 %-0.13
6.286,29 % 0,14
69.872,22 %-2.171
Muhalif. GÜNDEM Resul Emrah Şahan: "Bu dava siyasidir"

Resul Emrah Şahan: "Bu dava siyasidir"

02 sanıklı İBB davasında hakim karşısına çıkan tutuklu Şişli Belediye Başkanı Resul Emrah Şahan, rant projelerine karşı durduğu için "yedek tutuklama" ile cezaevinde tutulduğunu belirterek çarpıcı açıklamalarda bulundu.

KAYNAK: HABER MERKEZİ
Okunma Süresi: 52 dk

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu ve 402 sanığın yargılandığı davanın 9. duruşmasında, yaklaşık bir yıldır tutuklu bulunan Şişli Belediye Başkanı Resul Emrah Şahan kapsamlı bir savunma yaptı. Silivri'deki Marmara Ceza İnfaz Kurumu'nda gerçekleştirilen duruşmada Şahan, tutukluluk sürecini "siyasi bir operasyon" olarak nitelendirdi ve Şişli'deki rant projelerine karşı verdiği mücadeleyi detaylarıyla anlattı.

Resul Emrah Şahan'ın savunmasının tamamı şöyle:

"Sayın Başkan, sayın mahkeme heyeti; öncelikle heyetinizin, avukatlarımızın ve tüm yurttaşlarımızın geçmiş Ramazan Bayramı’nı kutlarım. Bu bayram, Nevruz ve Ramazan Bayramı’nın güzel bir çakışmayla birlikte kutlandı. İnşallah bahar, ülkemize demokrasi, adalet ve barışla gelir. Temennim budur. Bu salondan inşallah böyle çıkarız. Sayın Başkan, Sayın Mahkeme Heyeti; yaklaşık tam bir senedir tutukluluktan sonra karşınızdayım. Geçen sene bugün, benim tutukluluğumun birinci günüydü. Hakkımızda binlerce sayfadan oluşan iddianameler hazırlandı. Ne olduğunu bilmediğimiz, yaratılmış suçlamalar, iddialar… Hepsine karşı milletin, yurttaşın, bu salondaki arkadaşlarımızın, dışarıdakilerin bize olan inancıyla, desteğiyle bugüne kadar geldik. 12 metrekarelik hücremde; yüzlerce mektup, binlerce mesaj… Yarınlara ilişkin samimiyetle söyleyeyim, umudumuz oldu. Kendisini hiç tanımam, hiç bilmem; "Bu hikaye böyle bitmeyecek. Sizler bu ülkenin geleceği için oradasınız. Millet sizinle, dayanın oğlum" diye mektup yazan, Erzurum'dan mektup yazan Hanife teyzenin direnciyle karşınızdayım. Tam 1 senedir, tam 1 senedir ya...

"Bizi evlatlarımızdan ayrı düşüren herkes hesap verecek"

Önümüze konan kağıtlar, sorgular bana "suçlusun" diyor. Dönüyorum diyorum ki "Neyle suçlusun?". "Bilmiyorum, suçlusun, ispat et." diyor. Tam da bu boşluğa karşı savunma yapıyoruz. Tam bu boşluğa karşı! Düşmanca davranan bir yapının kurguladığı oyuna, hep birlikte zorlanıyoruz. Hep birlikte. Ama başlamadan şunu söylüyorum: Burada onlarca evladı, anneyi, babayı, aileyi ayrı ayrı düşüren, gözyaşı döktüren, suçsuz yere bizi evlatlarımızdan ayrı düşüren, herkes, uzak tutan herkes, bu divanda değilse, milletin vicdanında ama en önemlisi ulu divanda hesap verecektir. 5,5 yaşındaki kızımdan beni ayrı koyan her kul, aklına bunu koysun. Fakat aklı olanın imanıdır. Doğruyu yanlıştan ayırmak, akıl kadar, vicdan işidir. Benim devletimin mahkemelerinden beklentim tam da budur işte. Doğruyu yanlıştan ayıran bir akıl ve vicdanla karar vermesidir.

Sayın Başkanım, değerli mahkeme heyeti; size kendim açımdan süreç nasıl başladı anlatmak isterim. Terör örgütüne yardım suçlamasıyla gözaltına alındım. PKK'ya yardım suçlamasıyla gözaltına alındım. Şişli'nin seçilmiş belediye başkanı, on bir aylık belediye başkanı olarak maruz kaldığım bu gözaltı ve bu tutuklama yöntemi ne akla ne vicdana ne de hukuka sığar. Sadece ben değil; İstanbul'un seçilmiş belediye başkanı Ekrem İmamoğlu, bürokrat arkadaşlarımız, tüm belediye başkanı arkadaşlarım ve devlet koltuğunda oturan tüm bürokratlar için bu yöntem, incitici ve onur kırıcıdır. Devlet adabından beklenen bu değildir. Bakın Sayın Başkan; ben bürokrat kökenli bir belediye başkanıyım. Bunun önemini Şişli Belediye Başkanıyken daha da net gördüm, hissettim, tecrübe ettim. Kurumların, bürokrasinin birbiriyle olan diyalogu, devlet koltuğundaki insanların —kişilerden bağımsız olarak— birbiriyle olan diyaloğu esastır.

"Benim bildiğim devlet bu değil"

Örneğin Şişli Belediyesi ile Çağlayan Adliyesi komşu kurumlardır. Birbirinin külüne muhtaçtır. Yani o kadar simgesel bir örnek vereyim ki: Mesela Çağlayan Adliyesi'nin olduğu parsel aslında Şişli Belediyesi'nindir. Zamanında o parseli hazineye belediye vermiştir. Benim başkanlık dönemimde de bu diyaloglar devam etti. Adliyeyle, savcılık makamlarıyla pek çok konuyu konuşuyoruz; lojistik ihtiyaçları bir tarafa koyuyorum. Tabii ki iki kurumun kendi arasındaki birtakım ihtiyaçları oluyordu, bunları karşılıyorduk. Adliyenin İstanbul'daki önemli bir idari bina eksikliğine ilişkin Şişli Belediyesi'nde çalışmalar yapmaya başlamıştık, vesaire konuşurduk. Sayın Başkanım, daha 1 gün önce, 18 Mart günü, savcılıkla ben bunları konuştum. Benimle konuşuyorlar bunları. Çağırsalar gelirdim; 1 kilometre uzaktayız. Çağırsalar hepimiz giderdik. Sabahın kör saatinde, 5 buçuk yaşındaki kızımın, karımın önünden beni almak; oturduğumuz koltuğa, daha 1 gün önce birbiriyle diyalogda olan bu norma saygısızlıktır. Bu normu görmezden gelmektir. Benim bildiğim devlet bu değil Sayın Başkanım. Benim bildiğim, çocuğuma benimsetmek istediğim devlet ana, devlet baba bu değil.

Bakın hikâye nasıl başladı? Benim kızım o gün kapıya ne astı? "Bu eve polisler giremez" yazıp, kapıya astı. Bu hepimize ders niteliğindedir. Bugün devlet koltuğunda oturan herkese ders niteliğindedir. Devlet bu topraklarda ‘ana, baba’ diye adlandırılır. Devlet ana, öyle içi boş bir kavrama benzetme değildir; toplumun 7'den 77'ye tüm siyasal ve toplumsal kesimleriyle kendini güvende hissettiği, hakkının korunduğunu bildiği bir şefkat elidir devlet. 19 Mart sabahı bu hikâyenin benim elimden, ailemin gözü önünde zedelenen hikâyenin başladığı yer burasıdır. 19 Mart sabahı, bu hikâyede devletle toplum arasındaki güven bağına balta vurulmuştur. Devlet normu yok sayılmıştır. Hikâye böyle başlamıştır.

"Bu tutuklama bana oy veren ya da vermeyen yurttaşların anayasal hakkına müdahaledir"

Şimdi Sayın Başkan; benim tutukluluğum, ailem, kişisel olarak yaşadığım şey bir kenarda. Burada esas hikâye Şişli'nin iradesidir. Şişli Belediyesi'nin, Şişli ilçesinin iradesidir. Bakın; ben Şişli'de her 10 seçmenden neredeyse yaklaşık 7'sinin oyunu almış bir belediye başkanıyım. Şişli tarihinin en yüksek oyuyla belediye başkanı seçilmiş kişiyim. Hakikat şudur ki; bu tutuklama bana oy veren ya da vermeyen yurttaşların anayasal hakkına müdahaledir. "Beni temsil etsin ya da etmesin" diyen herkesin, sadece Cumhuriyet Halk Partisi seçmeni için söylemiyorum, hepsinin ortaya koyduğu demokratik rızaya karşı yapılmıştır. Bugün benim koltuğumda kayyım oturuyor.

"Siyasi operasyon"

Sayın Başkanım hatırlatmak isterim; 4 gün gözaltından sonra haksızca tutuklanmamıza karar verilen Çağlayan Adliyesi nerededir? Simgesel olarak bir düşünelim, mekânsal olarak düşünelim. Cumhuriyetin, milli mücadelenin temellerinin atıldığı, her sokağı ülkenin demokrasi tarihinin izleriyle dolu olan Abide-i Hürriyet anıtının yanındadır. Bu mücadeleyi vermiş Mahmut Şevket Paşa, Mithat Paşa, Talat Paşa, Enver Paşa ve daha nicelerinin hatırasının yanı başındadır. Bunu niye hatırlatıyorum? Böyle bir mekânda, o koca Çağlayan Adliyesi'nden yürütülen bu siyasi operasyon Türkiye demokrasi tarihine kara bir leke olarak yapılıyor. Hem de nasıl biliyor musunuz? Hürriyet Anıtı'nın yanında o ilçenin, o ilin, o ülkenin yurttaşlarının hürriyetine müdahale edilmiştir. Tarih kitapları bunu böyle yazacaktır.

"Halkın iradesinin hiçe sayıldığı yerde hukukun sadece şekli kalır"

Bakın Sayın Başkanım, Şişli herhangi bir ilçe değil. Şişli, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ün izleriyle dolu bir ilçedir her sokağıyla. Şişli'nin gündüz nüfusu 3.500.000. İstanbul'un ana damarı; ticaretin, kültürün, gündelik hayatın merkezi Şişli. Ama biz bir taraftan Şişli Kuştepe'de 10 kişinin tek göz odada, çatısı akan odada yaşadığı yoksul Roman ailenin yuvasıyız. Paşa Mahallesi'nde kâğıt toplayıcılıkla geçinen genç babanın yuvasıyız. Mahmut Şevket Paşa Mahallesi'nde yıllardır kentsel dönüşüm bekleyen Alevi kardeşimin evi. 19 Mayıs Mahallesi'nde yıllar önce geldiği için bu kent merkezinde ayakta durmaya çalışan Siirtli Kürt dostunun eviyiz. Feriköy'deki 100 yıllık, 150 yıllık Ermeni komşunun evi. İstese İstanbul'da istediği yerde oturabilecek ekonomik güce sahip olan ama Nişantaşı'nın sokaklarıyla, Şişli'nin caddeleriyle gönül bağı olduğu için Nişantaşı'nda oturan Nişantaşılı’nın evidir Şişli. Şişli bir İstanbul kesitidir. Bu tutuklama, bu operasyon tam da bu anlattığım Şişli'nin iradesine ve rızasınadır Sayın Başkanım. Halkın iradesinin hiçe sayıldığı yerde hukukun sadece şekli kalır, meşruiyeti ortadan kalkar. Bu suçlamalar, bu isnatlar meşru değildir. Tekrar ediyorum; çünkü ne yapılırsa yapılsın millet inanmadı. İnanmadı! Biz şu anda millet nezdinde meşru olmayan bir süreci yaşıyoruz ve oynuyoruz hep beraber.

Bakın 19 Mart sonrası Türkiye'de yaşanan tutuklamalara, operasyonlara siyasi olduğuna dair yurttaşın çok güçlü bir inancı var; duyuyoruz bunu. %60'lar, %65'ler bişeyle konuşuluyor. Hiç uzağa gitmeyelim; daha geçen hafta Şişli'de yapılan bilimsel bir çalışma raporlarını size sunacağım. Daha geçen hafta yaptırdık, 1.060 örnekle yapılan bir çalışma... Bakın Şişli halkının %72'si bu davaya "siyasi" diyor. İçinde AK Partilisi var, MHP'lisi var; bütün partililer var. Şişli halkının %80'i diyor ki: "Resul Emrah Şahan’ın suçlu olduğuna inanmıyorum." İnanmıyoruz! %85'i "tutuklu yargılamaya karşıyım" diyor. Ama en kötüsü ne biliyor musunuz? Bırakın bunları, şu aşağıdaki oran çok acı. Serbest bir soru soruyorlar, diyorlar ki: "19 Mart operasyonu sizde hangi duyguyu yarattı?" %92; üzüntü, şaşkınlık, öfke ve korku. Seçeneksiz soru bu. Yani anlamanız açısından söylüyorum; millet zaten gelecek kaygısı içerisinde, millet bir şeyle uğraşıyor. 19 Mart sonrası tüm Şişli'yi koyduğunuz hale bakın.

"Yurttaşın bizimle ilgili olumlu kanaatleri azalmamıştır"

Bakın bu gösterdiğim sonuçlar çok nettir Sayın Başkanım. Şişli, Türkiye gibi bu operasyonun siyasi olduğu gerçeğini dile getirmiştir. Yurttaşın bizimle ilgili olumlu kanaatleri azalmamıştır. Tutuklamanın karşısında üzüntü, öfke bunlar artmıştır. Burada vurgulamak istediğim nokta şu Sayın Başkanım: Nasıl ki az önce devlet-toplum arasındaki ilişkinin zarara uğratıldığı gerçeğini anlatmaya çalıştıysam, burada da hukuk ve toplum arasındaki bağın, ilişkinin tahribatını hep beraber görmek zorundayız. Bu noktada siz ve sayın heyetinize; tarihsel yükümlülüğü bir belediye başkanı ve karşınızda yargılanan biri olarak hatırlatmak isterim. Hukuk devleti yalnızca karar üretmekle değil, meşruiyeti korumak ve sağlamakla yükümlüdür. Bu adaletin hakikatidir. Tarih önünde, millet önünde meşru olmayacak bir kararı hangi deftere yazılırsa yazılsın hukuki de olamaz. Bu iddianamede yargılanan bir belediye başkanı olarak beni seçen yurttaşların, tüm Şişlililer adına, kendi adıma, tüm ülkem adına beklentim budur. Hakkımda adaletle varılacak bir karardır. Buna inancım tamdır. Çünkü Anadolu'da oturduğunuz koltuğa peygamber postu derler Sayın Başkanım.

"Bu operasyon bu bir olma haline, biz olma haline yapıldı"

Şimdi ben 1 senedir neden tutukluyum? Bunu vurgulamak isterim, anlatayım. Bakın ben 19 Mart günü kent uzlaşısı davasından tutuklandım. 1 yıl önce esas tutuklama nedeni kent uzlaşısıydı. Bunun altını çizmek isterim. Yani gerekçe Cumhuriyet Halk Partisi'nin Türkiye İttifakı siyaseti. Ben siyasetçi olarak ve belediye başkanı olarak partimle beraber batıdaki illerde, batı illerindeki Kürtlerin mecliste temsil edilmesinin savunucusu olduğum için tutuklanıyorum. Bize isnat edilen suç buydu... Batı illerindeki Kürtlerin meclisteki temsiliyetiymiş. Sayın Başkan, batı illerindeki Kürtler kim? Belki siz, belki YSK arkadaşlarınız, belki katip arkadaşlarınız, salondaki arkadaşlarınız... Komşumuz, kardeşimiz, çalışma arkadaşımız. Bu şehirde aynı derdi, bu ülkede aynı derdi, aynı hüznü, sevinci yaşadığımız kardeşimiz. Ben bu siyasetin arkasındayım, gözümü kırpmadan arkasındayım. Çünkü Türkiye İttifakı'nı millet kabullendi. Batı'daki Kürdün, Doğu'daki Türk'ün, Alevinin, Sünni'nin, Laz'ın, Çerkez'in, Roman'ın bir olduğunu, kardeş olduğunu; geçmişinin bir, geleceğinin de bir olduğunu ispatladı. Cumhuriyet Halk Partisi'ni 2024 yerel seçimlerinde 1. yaparak da bunu gösterdi zaten. İşte bu tutukluluk, işte bu operasyon bu bir olma haline, biz olma haline yapıldı.

Ancak bu durum tabii büyük bir çelişki; çünkü Türkiye'nin Cumhuriyet tarihinin en kritik eşiklerinden biri olan terörsüz demokratik Türkiye sürecine ilişkin en yüksek toplumsal destek varken "kent uzlaşısı" davası ve kent uzlaşısında bir belediye başkanını tutuklamak abestir. Bakınız bu ülkeyi seven, milleti el üstünde tutan herkes bana katılacaktır. O dönem iktidar siyasetçilerinin açıklamalarından bir cümle söyleyeceğim "Uzlaşı bu topraklarda bir zayıflık değildir, devlet aklının ve milletin ferasetinin gereğidir." Bugün biz orada durduk. Yani sözümüz buydu. Kimlikler üzerinden çatışmak değil, ortak değerlerde buluşarak kenti birlikte yönetme niyetiydi.

"12 Eylül'de sadece tanık ifadeleriyle aniden ifadeye çağrıldım"

Hal böyleyken bu operasyon devlet aklına, milletin desteğine, hep birlikte demokrasi için bir eşik daha atlama çabasına karşı yapıldı. Devlete rağmen, devlete rağmen... Türkiye, Kürt meselesinde en önemli tarih eşiğini geçerken bir belediye başkanını uzlaşıdan tutuklu tutmak çelişkidir. Bu çelişkiyi görmek için olayları sıralayalım... 19 Mart günü kent uzlaşısından tutuklandım, bir dönemi beklemeye başladım. 4 ay sonra, Temmuzda Profesör Doktor Ahmet Özer, kent uzlaşısından benden önce tutuklanmış Esenyurt Belediye Başkanımız tahliye aldı. Tam o dönem "Şimdi kardeşlik zamanı, iç cepheyi güçlendirelim" açıklamaları geldi. Emrah'ın hücresinin kilidi açılmıştır, kapının kulpunu indirseniz kapı açılıyordu; onun için 2. bir kilit lazımdı. Ağustosta etkin pişmanlar ifade vermiş, vermiş, vermiş çıkamamış; "Emrah" demiş, Ağustos ayında etkin pişmnanlar. 12 Eylül'de birden aniden ifadeye çağrıldım. Sadece tanık ifadeleriyle, tekrar ediyorum sadece tanık ifadeleriyle tutuklandım. Kimle, kimlerler Türkiye'de bakanlıkla, devletle en büyük iş yapan müteahhitler, Türkiye'nin en büyük müteahhitleri, en büyük ihale almış kişiler, onların danışmanları, onların işini takip eden insanlar... Tamam.

Sonra ne oldu? Sayın Başkanım 2026 Şubat ayında kent uzlaşısından tutukluluk incelememde 5 dakikada tahliye aldım. 5 dakikada. Yani 400 kişinin 4000 sayfalık iddianamesini yazanlar, 5 kişinin iddianamesini 1 yıl oldu yazamazlar. 1 yıl oldu yazamazlar. Yani şimdi yedek tutuklama olduğunu bırakın yargı makamı ispatlasın desem ancak böyle ispat olur. Uzlaşıdan tahliye olmama karar verilmiştir. İBB dosyası tutuklu kalmam için bir önlem almak gerekiyordu. Özetliyorum: 19 Mart'ta kent uzlaşısından tutuklandım. Temmuzda Ahmet Hoca tahliye oldu. Kent uzlaşısından ağustosta etkin pişmanlar birden devreye girdi. Eylülde İBB dosyasına eklendim. Şubat ayında uzlaşıdan tahliye aldım, iddianamesi çıkmamış bir şekilde martta karşınızdayım. Bakın başından beri hukuki sürecin siyasi süreçle iç içe olduğu, içinde bulunduğumuz şu andaki süreçte ülkede bu işlerin siyasi olduğunun en güzel özetidir, kronolojik özetidir ya. Kent uzlaşısından tahliye aldım, süreç komisyonu 1 hafta sonra rapor açıkladı. Süreç komisyonunun raporunun çıktığı gün Türkiye'de kent uzlaşısından bir kişi kalmadı. Meclis üyeleri de o gün tahliye edildi.

"Bu davalar siyasi"

Olması gereken budur. Olması gereken demokrasi, hukuk, toplumsal barıştır; ama yargılamaların, bu davaların siyasi olduğunu anlatmaya çalışıyorum. Ama Emrah çıkmamalıydı. Yedek tutuklama bugün için alındı. İşte bu yüzden ikinci tutukluluğum da bu davalar da siyasidir. Sayın Başkan, peki ben 11 ay boyunca tutuklanmadan önce neler yapmıştım? Niye benim çıkmamı istemiyorlar? Neden Emrah neden belediye başkanı olmasın? Anlatayım. Biz Şişli'de kimlikler, kutuplaşmalar üzerinden değil; hizmet üzerinden, çoğulcu demokrasiyi esas alarak çalıştık. Müşterek hikaye kurma çabasındayız. Sokaklarımızda, yaşadığımız kentte "biz" olabilme derdiyle yaptık ya. Kutuplaşmadan insanlar yorgun düşmüş, zorluklarla mücadele ediyor. Gerçek konuları var, gerçek sorunları var. Bunun için varız. 11 aylık belediye başkanlığı boyunca 150'ye yakın proje hayata geçirdik. 150'ye yakın. Çocuğun, kadının, yoksulun, emeklinin yanında olduk.

Bunları niye gösteriyoruz? Bunların hiçbiri yok artık. Kayyımda bunların hepsi kalktı. Hepsi kalktı. Mehmet Murat Çalık Başkanın başlatmıştı; okullarda bir öğün projesi. Şişli'de bin beş yüz öğrenciye, yüz bin kez de kayyımda kalktı. Kırtasiye yardımı yaptık. Fatura ve kışın fatura desteği verdik. On binin üzerinde yurt dışı... kışın fatura verdik. Emeklilere pazar desteği verdik beş bin TL; beş bin emekliye. Kent marketi açtık Şişli'de, üç harfli marketlerden daha ucuza ürün satmak için. Okulların temiz olsun, hijyen olsun diye temizlik ekibi kurduk. Okullarımızın temizliği için özel personel görevlendirdik. Şişli'de yaşayan tüm diyabetli çocuklara ücretsiz sensör desteği verdik. Üç yaşında, dört yaşındaki çocuk her gün üç dört kez şeker ölçümü yapıyor, kolu morarıyor; morarmasın diye ücretsiz sensör desteği verdik her ay. Genç kardeşlerimize ücretsiz ulaşım sağladık. Burs verdik; sekiz yüz öğrenciye on beş bin TL'lik burs verdik. Ya, çocukların oynayacak yeri yok Şişli'de. Park yok. Yetmiş beş sokağı kapattık hafta sonu çocuklar oyun oynasın diye. Çocuklar; aynı apartmandaki arkadaşlarıyla, akranlarıyla tanıştı. Komşusu komşuyla tanıştı mesela. Altmış bin çocuk faydalandı. Daha çok var. Bunların hiçbiri yapılmıyor. Bunların hepsi durdu.

Bir taraftan da bunları yaparken Türkiye'de kurumlar çok zor durumda. Sadece Şişli Belediyesi değil; o dönem çok haber olmuştu, Şişli Belediyesi Türkiye'nin en borçlu belediyesiydi. Devletin en borçlu belediyesiydi. Önceki belediye başkanı çok toparlamaya çalıştı, toparladı. Ben de geldim, ben de toparlamaya çalıştım. En borçlu belediyesiydi. Kaynak geliştirmek için çalıştık. On bir aylık belediye başkanlığım boyunca iddia ediyorum; AK Partili belediyeleri bilmem ama Cumhuriyet Halk Partili belediye başkanları içerisinde en fazla bakanla görüşen, en fazla Ankara'da üst düzey bürokratla görüşen ve toplantı yapan belediye başkanıyım. Üç kere de bakanla görüştüm. İki kere Çevre Şehircilik Bakanlığı, bir kere de Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı ve ilgili bürokratlarıyla sadece nezaket ziyareti değil, toplantılar yaptık; teknik toplantılar yaptık.

"Yani fotobloktaki tapu değil, gerçek"

Belediyenin kurum olarak güçlenmesi için çabalıyoruz. Kurum güçlü olması lazım ki hizmet üretsin. 'Belediyenin öz mülkü olması lazım' dedim. Belediyenin öz mülkü olsun ki kaynak üretebilsin, hizmet üretebilelim. Teknik çalışmalar yaptık, buralara yoğunlaştım on bir ayda. Bakın Sayın Başkan, on bir ayda belediyeye tam otuz altı tane mülk kazandırdık. Bu konu çok önemli bir konu. Bu konuya hiç değinmedim. Türkiye'de ilk defa bu konu... On bir ayda otuz altı tane mülk yaratarak Şişli Belediyesi'ne yaklaşık kırk altı milyar TL'lik, yani bir milyar doların üzerinde mülk kazandırdık. Biz buna ihdas dedik. Boş alanları çalışırsınız, kamunun hakkıdır bu ve o tapuları kamuya kazandırırsınız. İlmek ilmek, oya gibi kendi çalıştığım teknik arkadaşlarla oturduk, çalıştık. Bakanlığa gönderdik, Bakanlık onayladı; Çevre ve Şehircilik Bakanlığı. Oradaki arkadaşlarla da çalıştık ve bir kaynak yarattık. Şişli için yaratıyorsunuz; Şişli Belediyesi'ne yarattık. Bunlar gerçek tapular. Yani fotobloktaki tapu değil, gerçek.

"Şişli Belediyesi’nin bu tapuları bir gecede elektronik sistemden iptal edildi"

Şimdi ne oldu biliyor musunuz Başkanım? Cumhuriyet tarihinde bir ilktir, iddia ediyorum. Cumhuriyet tarihinde görülmeyen bir şey oldu: Şişli Belediyesi’nin bu tapuları bir gecede elektronik sistemden iptal edildi. Bir gecede tapuları iptal ettiler. Belediyenize tapusunu veren Bakanlıktı, tapular iptal edildi. Görüş yazısı yazdık, dedik ya biz böyle böyle bir işte anlatmıştık Çevre ve Şehircilik Bakanlığı'na. 'Doğru mu?' dedik, 'Doğru' diye yazı yazdılar. Ben Sayın Murat Kurum'la bunları konuştum. Yazılarımı gösterdim. Teknik olarak hatalı olduğunu da kabul etmedi, teknik olarak doğruladı bizi. Onu da söyleyeyim. Bunu niye anlatıyorum? Bir şeye çabaladık. Yani burada bir olay değil, kurumu güçlendirmeye çabalıyoruz. Ama 'Yok' dediler. 'Bir dakika, Şişli'ye bir mülk verilmez.' Olur mu ya? Kamuoyunun malıydı, Şişli'nin helal malıydı.

Daha kötüsü ne oldu? Şişli Belediyesi'nin bu işleminden sonra Bakanlık, ilçe belediyelerinin böyle bir kaynak yaratmaması için hemen bir yasa çıkardı. Hemen! 'Hiçbir belediye bu işlemden sonra Türkiye'de ihdas yapamaz' dendi. Dediler ki 'Yok, yapmasınlar. Burası bir kapı açıyor, kapatalım.' Tamam. Bu neyi temsil ediyordu başkanım? Onu anlatacağım. Sayın Bakan, bir milyar doların üzerinde bir mülk diyoruz. Proje değeri iki buçuk - üç milyar dolar. Yani vatandaşın anlaması için söylüyorum, bugün otoyolların satılacağı rakam. Şişli'deki binaların yüzde doksan ikisi depreme dayanıklı değil. Yüzde doksan ikisi depremle yıkılacak yapılar. Bu parayla, bu kaynağı kullanarak Şişli'deki tüm binaları yıkın, kimseden cebinden beş kuruş para almayın, aynı metrekaredeki dairesini teslim edebiliyorsunuz. Yani Şişli'de kentsel dönüşüm sorununu çözüyorduk ya, bu kadar basit! Ve bunu Bakanlıkla yapacaktık. 'Olmaz' dediler, 'Yapamazsın' dediler. Dava açtık, tedbir koydurduk. İnşallah alacağız tapumuzu. İnşallah görevime döneceğim, Şişli'nin kaynağını yine Şişli'de, Şişli için kullanacağım.

"Bir kere daha çocuğun, gencin, yoksunun hakkına girilmesin diye çalıştık"

On bir ay boyunca bu kentin geleceği, burada yaşayanların huzuru ve refahı için çalıştık. Kurumu güçlendirmek için çalıştık. Sayın Başkan bakın, Mecidiyeköy İstanbul'un en lüks AVM'lerinden biridir, hepiniz bilirsiniz. Bir ismi vardır, hiç söylemeyeyim ismini. İki sokak arkasında da Kuştepe vardır. Kuştepe'de biraz önce size bahsettiğim 'Bir Öğün Bizden' projesi... Biz çocuklara öğlen okulda karnı doysun diye yemek gönderdiğimizde Kuştepe'de okullaşma oranı arttı. Şişli'nin göbeğindeki bir mahallede, bir okula öğlen çocuğa öğün gönderiyoruz diye anne, 'Çocuğumun karnı doysun' diye çocuğu okula gönderdi. Böyle bir mahalleden bahsediyoruz. Arkasında böyle bir yoksulluk var. O AVM'nin arkasında böyle bir yoksunluk var. Anlatmaya çalıştığım şu: O mahallenin hakkı, o çocuğun hakkı, geleceği işte o AVM'ye, o kuleye satıldığı için görmezden gelinmiş. Bir kere daha bu kentin hakkına girilmesin; bir kere daha çocuğun, gencin, yoksunun hakkına girilmesin diye çalıştık.

Şişli'de bu hikayelerden çok var; biliyorum bu ülkede çok var. Hepiniz geçerken görüyorsunuz ama emin olun en sertleri, en acımasızları Şişli'de. Samimiyetle söylüyorum. Bakın, ben belediye başkanı adayıyken de söyledim bunu: Öyle bir ilçedir ki burası, yedi metrelik bir yolun karşısında milyon dolara daire alırsınız, hemen karşısında inanılmaz bir yoksulluk görürsünüz. O lüks arabalar o yoksunun önünden geçip evine girer. Öyle büyük bir tesadüf ki o yedi metrelik yolun karşısındaki o gökdelen bugün benim karşımda. Anlatacağım şimdi. Siyaset insan içindir. İşte komutanım, burada başlıyor başkanım. Ben o tek göz odada yaşayan Şişlili yoksul ailenin bu kentten alması gereken hakkını koruyorum. Peki sayın başkanım, ben yola nasıl çıktım? Bütün bu işlerin, isnatların hepsinin detayını anlatacağım ama yola çıkış hikayemi görmeniz lazım.

Bakın; 19 Mart 2024 tarihi başkan adayı. O tarihte yaptığım bir basın toplantısından görüntü bu. Detaylarını vereceğim. Bakanlığın parsel bazında yaptığı plan tadilatı. Bunu savunmamın sonuna kadar çok sık kullanacağım. Parsel bazında yaptığı plan tadilatı bakanlığın, hem de 6306'yla, yasalara boğmayayım, 6306'yla afetten sonra 99'dan sonra çıkarılan ya depremle ilgili bir yasa çıkaralım, kentlerimizi daha dirençli hale dönüştürelim, kentlerimizin depremle ilgili konularını çözelim diye çıkarılan yasayla yapılmış parsel bazında bir plan tadilatıyla Şişli'nin göbeğine yapılmak istenen 24 dönümlük bir araziye 72 katlı gökdelenin planına karşı çıkarak bir basın toplantısı yaptım. Dedim ki buna ihtiyacımız yok bizim. (Konuşmasını görsellerle detaylandırıyor.) Bizim buna ihtiyacımız var! Bizim buna ihtiyacımız var! Hatta görselde şöyle göstereyim o 72 katlı gökdelene karşı olduğumu gösteren... Buna ihtiyacımız var, anlattım bunu. Bunu anlattım.

"Bakanlığın parsel bazında plan tadilatıyla yaptığı bir inşaata karşı olmaz dedik"

Şişli'de kişi başına düşen yeşil alan 1,2 metrekare mezarlıklarla dâhil. Mezarlıklar hariç 0,7 metrekare. Bunu savundum. Olmaz dedik, yapmayın. O dönemin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan adayı, bugünün bakanı Sayın Murat Kurum'un imzasıyla çıktı o plan. Anlattık olmaz dedik. Şişli'nin buna ihtiyacı yok. Şişli'nin yeşil alana ihtiyacı var, Şişli'nin deprem toplanma alanına ihtiyacı var. Peki yapılmak istenen proje ne? Bakın Sayın Başkan, bahsettiğim parsel burası. Hemen arkasında, yine bakanlığın parsel bazında plan tadilatıyla yaptığı, hemen arkasında, şurada gördüğünüz küçük bina da belediye binası, şurada gördüğünüz küçük bina da belediye binası, yine bakanlığın parsel bazında plan tadilatıyla yaptığı bir inşaata karşı bunu savunduk. Olmaz dedik, Şişli'nin nefesi kalmadı, İstanbul'un nefesi kalmadı, bunu yapmayın. 1 milyon metrekare, 1 milyon metrekare inşaat! Bulunduğu mahalledeki tüm apartmanları, evleri toplayın 950 bin metrekare. Etrafındaki binalar 5 kat, 6 kat, 4 kat, depreme dayanıksız yapılar. Bunu yapmak istediler, olmaz dedik, yapmayın, olmaz. Sayın Savcılık, bu inşaat şirketinin patronunun ifadelerini aldı hakkımızda, bana sövdü. Ben 12'de tutuklanırken bu ifadelerle tutuklandım. Bana ‘vampir’ dedi Başkanım, vampir dedi! Bize ‘çete’ dedi! 1 milyon metrekare! Derdim müteahhit değil benim, derdim müteahhit değil. Müteahhit buraya 2 milyon metrekare de yapar. Derdim bunu yaratanla!

Biz dedik ki kamu yöneticisi olarak bu böyle olmaz. Kentlerin buna hali kalmadı. Başka bir şey savunmamız lazım. Şişli'nin deprem toplanma alanlarına ihtiyacı var. Şişli'nin gerçek bir planlama aklına ihtiyacı var. Belediye Başkanı mazbatamı aldım, 26 Nisan'da biraz önce bahsettiğim alana ilişkin arkadaşlar bir denetim yaptı, ruhsata aykırı olduğunu tespit ettik ve mühürledik. Bakanlığa yazı yazdık, bakanlık kabul etti, doğru dedi, ruhsata aykırı iş yapıyormuş. Yazı yazdı, durdurdu. Biraz önce gösterdiğim belediyenin arkasındaki alanı da inceledik. Bir baktık bu da ruhsata aykırı devam ediyor. Bu da ruhsata aykırı devam ediyor. Olmaz dedik, yetkimiz yok bakın bakanlığa yazı yazdık. Biz ilk gösterdiğim 72 katlı diye gösterdiğim yeri mühürleyince, biz UTK deriz, çok teknik şeye boğmak istemiyorum, Ulaşım Trafik Koordinasyon Kurulu'dur bu, izinleri tabii iptal edildi. Yani kamyon giriş çıkışları iptal edildi. Ne oldu? Devam ettiler, mühür fekki yaptılar. İnşaat şirketi dedi ki ben senin mührünü tanımam, mühür fekki yaptı devam etti. Savcılığa suç duyurusunda bulundum. Savcılığa suç duyurusunda bulundum. Dedik ki yapmayın ya, mührü tanımıyor.

"Durmamız gereken yerde durduk"

Daha da ilerisi... Mühür fekki yapmış bir inşaatta bir beton mikseri, 70 küsur yaşındaki selpak satan bir teyzemizi bir kaza sonucu öldürdü. Ses yok. Ya ses yok! Ya bu ülkede bir insanın canı 1 milyon metrekare, bir insan canından daha değerliymiş demek. Etmiyor demek ki, 1 milyon metrekare bir insan canı etmiyor ya! İnşaata devam etti, devam etti inşaat. Ne oldu? "Aa buraya belediye başkanı gelmiş bizle uğraşıyor, tamam." Hemen iki Sayıştay müfettişi mali denetime, üç müfettiş ve sekiz bilirkişi de teknik incelemeye geldi belediyeye. Daha mayıs gelmedi, hemen! Hemen tepemde üç müfettiş, sekiz bilirkişi, iki de Sayıştay müfettişi mali denetim. Lütfen bundan sonraki konulara böyle bakın. Ben çok yoğun bir soruşturma baskısıyla başladım belediye başkanlığına, hemen. Sayın Vali orada, inşallah yanılmaz. Valla kaç kere çağırdı beni. "Ne olacak Şişli'de her yerde gökdelen var, burada da bir gökdelen olsun" dedi. "Sıkıntı çıkacak" dedi. Yapmadık başkanım. Durduk, durmamız gereken yerde durduk. Samimiyetle söylüyorum durmam gereken yerde durduk.

Şimdi Sayın Başkan, benden beklenen, ya bugün karşınızda bu gökdelenin temsil ettiği anlayışla ortaklaşmadığım için yargılanıyorum. Bu yedek tutuklamadaki konum bu. Şununla ortaklaşmadığım için yargılanıyorum. Benden beklenen görmezden gelmekti. Vallahi görmezden gelmekti. En konforlusu buydu benim için. İş insanlarının, müteahhitlerin istediklerini, istedikleri sürelerde, istedikleri şekilde görmezden gelseydim; kentin, kamunun hakkı önceliğim olmasaydı, ben ve arkadaşlarım idari görevimizin gerekliliklerini yerine getirmeseydik emin olun bugün hiçbir konuyu karşımıza koyamayacaktınız. Bu tutuklamada konu yakalayamayacaktınız. Yedek tutuklama yapamayacaktınız. Bugün ben müteahhitlerin istediğini yaptığım için değil, yapmadığım için tutukluyum. Bunu popülist bir müteahhit karşıtlığı gibi duymayın. Bunu yapacak biri değilim, müteahhit yanlısı da değilim. Benim yandaş olduğum, yanında olduğum şey halk, sokak, kamu, devlet. Bugün aynı noktada durmaktan gururluyum, bu benim gururumdur. Başkan adayıyken yola nasıl çıktıysam minim sapmadım. Bu benim şehir plancısı, kamu yöneticisi ve belediye başkanı olarak sorumluluğumdur, şerefimdir. Sayın Başkan, nasıl ki kent uzlaşısının, Türkiye ittifakının gerektirdiği siyasi sorumluluklarımı yerine getirdiğim için tutuklandıysam, sonrasında eklenen bu zoraki yedek tutuklamada da idari olarak yapmam gerekenleri yaptığım için tutuklanmış bulunuyorum. Bunu aktardığım örneklerden de anlayacaksınız.

"Resul Emrah Şahan nasıl bir siyasi gelenekten geliyor?"

Şimdi bana isnat edilen iddialara tek tek yanıt vereceğim. Ama en başta biraz geçmişime dair bir kesit sunmak istiyorum. Yani Resul Emrah Şahan nasıl bir siyasi gelenekten geliyor? Nereden geliyor? Kimdir? Sayın Başkan, ben Ankara'da, devletle ve siyasetle iç içe olan bir ailede, sanatın içinde büyüdüm. SHP geleneği içinden gelmiş bir çocuğum. Bakanların, genel başkanların, sanatçıların gelip gittiği bir evde çocukluğum geçti. Benim şehir plancısı olmama sebep, Sayın Genel Başkanımız Murat Karayalçın'dır. Murat Karayalçın sayesinde şehir plancısı oldum. Babası sanatçı ve siyasetçi olan biri olarak; Arif Sağlarla, Muhlis Akarsularla büyüdüm. Benim çocukluğumdan aklımda tek bir şey kaldı; bu davayla ilgili verebileceğim en net mesaj budur: 'Eğer siyasette ve devlette hizmet edeceksen; servetten ve şehvetten uzak duracaksın.' Ben bunu öğrendim, böyle büyüdüm.

Üniversite okumaya Mimar Sinan Üniversitesi'ne geldim. Okudum, çalıştım, mezun oldum ve İstanbul'da kalmaya karar verdim. Şişli'de yaşarken Cumhuriyet Halk Partisi'ne üye oldum. Ama siyaset yapmak sadece benim için Cumhuriyet Halk Partisi'nde aktif olmak değil; meslek örgütleri ve kentsel dönüşüm mahalleleri için de mücadele etmekti. Belediyeciliğe ise 2005 yılında İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nde, İstanbul Metropoliten Planlama Merkezi'nde (İMP) başladım. Rahmetli Kadir Topbaş'ın zamanında açtığı İMP’de, Süleymaniye projesiyle başladım. Bir şehir plancısı olarak, bir taraftan da arkadaşlarımla Sulukule ve benzeri pek çok dönüşüm sürecinde insanlar yerinden olmasın diye sahada mücadele ettik. Bunun için çabaladık. Daha sonra başka belediyelere girdim, bölge planlarında çalıştım.

Şimdi, 'suç örgütü üyeliği' hatta 'özel vasıflı üyelik' diye tanımlanan kısma geçmek istiyorum. Ekrem İmamoğlu ile 2014 yılında tanıştım. Tasarımcıların, plancıların, meslek odalarının ve Türkiye'nin en saygın mimarlarının davet edildiği bir toplantıya ben de davet edilmiştim. Seçilmiş bir belediye başkanı projelerini anlatacak, vizyonunu anlatacaktı. Hatta çok garip bir anı var, anlatmak isterim: Sabah gidiyoruz, bir arabada üç şehir plancısıyız. İkisi şu an Silivri'de, üçüncüsünü söylemeyeyim o da hedef olmasın. 'Ya' dedim, 'Beylikdüzü çok uzak, ne yapacağız?' İkisini de tanımıyorum. 'Kardeşim, Beylikdüzü’nde vizyon mu olur?' diye gittim. O zaman daha konforlu bir belediyede çalışıyordum, onu da söyleyeyim. Neyse, gittim. Bir belediye başkanının kenti planlamayı, ortak aklı ve tasarımı ne kadar iyi bildiğine, Türkiye'nin en büyük meslek insanlarıyla birlikte tanık olduk. Projeleri dinledik. Benim bu kentle ilgili bir derdim vardı ve bu vizyon beni etkiledi. O dönem Mehmet Murat Çalık başkanımız, Şehir Plancıları Odası İkinci Başkanıydı; meslekten abimizdir. Kendisiyle Beylikdüzü'nde çalışmaya başladık. Beylikdüzü'nde o dönem, İstanbul'un en prestijli uluslararası proje yarışmaları yapıldı. Çeperde bir ilçe olduğu için kimse anlayamadı ama iddia ediyorum, en prestijli yarışmalar orada yapıldı. Ben de orada çalıştım.

"Koordinasyon süreçlerinde liyakatimle yer aldım"

Yaşam Vadisi projesi için bir milyon metrekarelik bir vadinin uluslararası proje yarışması yapıldı. O dönemi hiç unutmuyoruz; Danimarka'dan, Tokyo'dan, dünyanın en büyük tasarımcıları dosya gönderiyordu burada çalışalım diye. Aynı dönem İstanbul Büyükşehir Belediyesi milyon dolarlık projeler çalıştırıyordu. O dosyaları görünce dedim ki: 'Doğru yerdeyiz, doğru bir iş yapılıyor.' Meslek insanı olarak heyecan duyduğum bu süreçlerde raportör oldum. Sözleşmeli bir teknik personel olarak çalışmaya başladım. Türkiye'nin ilk cemevi projesi yarışması yapıldı; altını çizelim, bu çok önemlidir. Bir Alevi yurttaş olarak anlatayım size: Türkiye'nin ilk cemevi proje yarışması yapıldı ve kamu kaynağıyla inşa edildi. Fatma Ana Cemevi orada duruyor. 'Vizyon 2030 Beylikdüzü' projesi çalışıldı. O dönem '2030'da uçacak mı buralar?' diye dalga geçiyorlardı. Türkiye'de ilk defa bir ilçe belediyesi 2030 vizyon projesi çalıştı. Ben bunlarda raportör ve şehir plancısı olarak çalıştım; koordinasyon süreçlerinde liyakatimle yer aldım.

"Allah tanıktır; benim Alevi olduğumu bile üç buçuk yıl sonra öğrendi"

Ekrem İmamoğlu ile mesaimiz daha da arttı. Bürolarda çalışıyorum ama başkan benim ailemi, biraz önce anlattığım o siyasi geleneğimi hiç bilmezdi. Vallahi hiç unutmam, Allah tanıktır; benim Alevi olduğumu bile üç buçuk yıl sonra öğrendi. Ben bir Alevi yurttaş olarak buna alışkın değilim, genelde hemen sorulur. Memleketlerimiz farklıydı ama derdimiz ortaktı: Bu kent için, bu ülke için adil ve demokratik bir yaşam. Bu kadar! Konuştuğumuz yer burasıydı. İşte tam burada yolculuğumuz bir siyasi yol arkadaşlığına evrildi. Ben 2019'dan çok daha önceden partiye üye oldum. Cumhuriyet Halk Partisi'nin yirmi iki yıldır yönettiği Şişli Belediyesi'nde iki müdürlük yaptım: Planlama ve Kentsel Dönüşüm. Şimdi iddianameye bakıyorum, bir 'eş başkanlık' iddiası var; ayıptır yani, vallahi ayıptır. Muammer Keskin o dönem yüksek bir oyla belediye başkanı seçilmiştir. Hatta bizim Erzincan vekilimiz Mustafa Sarıgül'e karşı yarıştı. Belediye başkanı oldu ve ben de onun bürokratı olarak görev yaptım.

Benim esas konum ve en yoğun tempom İstanbul Planlama Ajansı (İPA). Şimdi bu 'eş başkanlık' iddiasıyla ilgili arkadaşlara dedim ki: 'Ya biz bunu nasıl ispatlayacağız?' Maalesef durum şudur: İPA ile o kadar yoğun ve İstanbul genelinde o kadar kapsamlı çalıştık ki, Şişli Belediye Meclis oturumlarının ancak yüzde on sekizine katılabildim. 114 meclis oturumunun sadece yirmi küsuruna katılmış birine nasıl 'eş başkan' diyebiliyorsunuz? İstanbul Planlama Ajansı bizim hikayemizin en kıymetli sayfasıdır değerli Başkanım. İPA, 2020 yılında İstanbul'da bilimsel yöntemlerle, gerçek bir planlama sürecini ortak akılla yönetmek için kuruldu. 'Bu kentin geleceği bir insanın iki dudağı arasında olmasın' diye ortaya konan bir siyasi iradeyle kuruldu. (Bir görseli kastederek) Göstermeyi unutmuşum; benden sonra 32 kat çıktı, onu da göstereyim. Ben tutuklandığımda durum böyle değildi Sayın Başkanım. Bu inşaat böyle değildi; 16 kat burada çıktı, 16 kat burada çıktı, hâlâ da devam ediyor.

"Dünyada böyle bir örnek yok"

Bakın, İPA’nın sadece mekansal dönüşüm hikayesi bile tek başına bir konudur. Daha önce AK Partili belediye başkanlarının 'dinlenme mekanı' olarak kullandığı 80 dönümlük bir orman arazisinde, ayrıcalıklı ailelerin yüzdüğü havuz, şu anda bir kültür merkezi. Şu anda araştırmacılar, akademisyenler ve şehir plancıları bu kentin geleceği için orada çalışıyorlar. Orayla nasıl gece gündüz uğraştığımızı anlatmak için sadece benim dönemimdeki verileri paylaşacağım: 16 uluslararası yarışma, 250 yayın, kentin sorunlarına ilişkin 200 bülten ve çalıştaylar... 2.500 kurum temsilcisi ağırladık. Burada bakanlıklar var, başka belediyeler var, AK Partili belediyeler var; hiç öyle ayrımcılık söz konusu değil. Taksim, Bakırköy, Kadıköy ve Salacak yarışmaları gibi pek çok proje yaptık. 400 bin İstanbullu, meydanların nasıl olması gerektiğine dair oy kullandı ve birinciyi seçti. Dünyada böyle bir örnek yok! 6.164 mimar, şehir plancısı ve tasarımcı bu yarışmalarda 'Ben de buradayım' dedi. Biz bu vizyonu ortaya koyduk.

İPA şu an 'İstanbul 2050 Vizyonu' üzerine çalışıyor. İlk dokümanını çıkardık, çevre düzenleri çalışılıyor. Dünyadaki büyük metropollerde olan yapıları inceledik, Amerika’yı yeniden keşfetmedik. 2005’te rahmetli Kadir Topbaş da İstanbul Metropoliten Planlama ile buna benzer bir fikirle yola çıkmıştı ama devamı gelmedi. Bugün Bursa, İzmir, Muğla ve Balıkesir'de kurulan planlama ajansları bu modelin ne kadar başarılı olduğunun ispatıdır. Hatta şunu da söyleyeyim: Biz İPA’dayken, Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığı bizi Kalkınma Planı toplantılarına resmi olarak davet etti. Gittik; 'Gelin, kalkınma planlarında beraber çalışalım' dediniz. Öyle bir durum var ki, İdare Mahkemeleri ve Turizm Mahkemeleri bile teknik konularda İPA’dan görüş istiyordu. 2024 yılına kadar bu deneyimle çalıştık. 2024’te Şişli Belediye Başkan Adayı oldum. Edindiğim bu tecrübeyi; kendi yaşadığım, planlamayı öğrendiğim, gençliğimin geçtiği ve zorluklarla okuduğum kentte hizmete dönüştürmek için parti meclisimizin oylamasıyla aday gösterildim.

"Teknik kadronun yarısından fazlası AK Partili belediyelerden veya eski bakanlık bürokrasisinden gelmedir"

Şimdi Sayın Başkanım, iddianameyi okudum. Daha doğrusu hakkımdaki iddiaları duyunca inceledim. 'İmamoğlu Örgütü'nün beni, rantı yüksek olduğu için Şişli'ye yerleştirdiği ve buradan örgüte kaynak yaratarak belediye başkanlığı yaptığım suçlaması... Bakın Sayın Başkanım, benim tüm teknik kadrom liyakatle gelmiştir. Pek çoğunu daha önce tanımıyordum. Teknik kadronun yarısından fazlası AK Partili belediyelerden veya eski bakanlık bürokrasisinden gelmedir. Şuna baktık: 'Bu konuda hangi belediyede daha çok tecrübe vardır?' Emlak konusunda neresi, planlama konusunda neresi başarılıysa ona baktık. Arkadaşlar CV'lerini getirdiler, tanıştık ve öyle işe aldık. İşi gerçekten bilen insanlarla kadro kurma konusunda son derece hassasım. Çünkü ben 2014’te Beylikdüzü’nde bu liyakat sayesinde yükselmiştim. Şimdi Sayın Başkanım, bizim yol arkadaşlığımıza neden 'örgüt' adı verilmek isteniyor? Ben iddianamedeki isimlerin yarısını tanımıyorum bile. Birbirine benzemez beş kişiyi aynı çuvala attınız. Niye? Bu yol arkadaşlığı algısını zayıflatmak için! Bakın açıkça söylüyorum: Burada 'örgüt' dediğiniz yapı, Türkiye'nin en köklü kamu kurumlarından biri olan İstanbul Büyükşehir Belediyesi'dir. 'Örgüt üyesi' dedikleriniz ise siyasi yol arkadaşları ve bürokratlardır; bir kenti, bir ülkeyi adil ve demokratik yönetme azminde olan ve birbirini yolda tanıyan insanlardır. Tıpkı bizim gibi... Tıpkı 1994’teki gibi... İstanbul seçimlerini kazanan Refah Partisi kadrolarının daha sonra Türkiye’yi yönetmeye talip olması gibi.

Hatırlayalım: 94’te İDO bir İBB iştirakiydi, başında Genel Müdür olarak Binali Yıldırım vardı. Sayın Binali Yıldırım'ın bu ülkede hangi hizmetleri yaptığını, bakanlık ve başbakanlık süreçlerini sıralayacak değilim. Yine 94’te, Sayın Cumhurbaşkanı’nın döneminde İBB Genel Sekreter Yardımcısı olan İdris Naim Şahin, AK Parti'nin ilk genel sekreteri ve İçişleri Bakanı oldu. Yine aynı dönemde İSKİ Genel Müdürü olan Veysel Eroğlu, Bakanlık yaptı. Danışmanı olan Ömer Dinçer; Müsteşarlık ve Bakanlık görevlerinde bulundu. Mehmet Hilmi Güler hakeza... Adil Karaismailoğlu 94’te ulaşım koordinasyonunda müdür olarak görevine başlamıştı.

"Siyaseten ayrı çizgilerdeyiz ama Sayın Genel Başkan'ın dediği gibi; biz düşman değiliz"

Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı, pardon. Yine 94’te Sayın Cumhurbaşkanı, Belediye Başkanı olduğu dönemde danışmanı olan rahmetli Kadir Topbaş, önce Beyoğlu Belediye Başkanı sonra İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı oldu. Erdoğan Bayraktar, o dönemin İBB Meclis Üyesiydi, KİPTAŞ Genel Müdürlüğü yaptı; daha sonra AK Parti hükümetlerinde TOKİ Başkanlığı ve Çevre ve Şehircilik Bakanlığı görevlerinde bulundu. Hayati Yazıcı, 94’te Sayın Cumhurbaşkanı'nın Büyükşehir Belediye Başkanı olduğu dönemde hukuk müşaviriydi; sonrasında Devlet Bakanlığı, Başbakan Yardımcılığı ve Gümrük ve Ticaret Bakanlığı yaptı. Bu örnekleri çoğaltabilirim Sayın Başkanım; yüzlerce isim sayabilirim. Demek istediğim şu: İstanbul Büyükşehir Belediyesi, daha sonra kurulacak olan AK Parti için siyasi kadro yetiştirmiş, kurulacak hükümetlere bürokrat kazandırmış bir okuldur. Şimdi bakın, tamam, siyaseten ayrı çizgilerdeyiz ama Sayın Genel Başkan'ın dediği gibi; biz düşman değiliz. Ya bir sakin olalım. Rakibiz biz; vallahi düşman dışarıda! Bu siyasi özgeçmiş nasıl suç örgütü diye nitelendirilebilir?

"Duvar örmeyin, bu duvarın altında hepimiz kalırız"

Biraz önce anlattım; bizim yolculuğumuz demokratik siyaset ikliminin gereği olarak aynı ölçüde meşrudur ve hatta olması gerekenidir. Bir başka tarihi kesişmeden bahsetmek isterim: 9 Mart. Sayın Başkan, 9 Mart bu davanın başladığı gün. 9 Mart, Türkiye tarihine —kişisel fikrimce— çok önemli bir tarih kesişimi olarak geçecektir. 23 yıl önce, 9 Mart 2003'te, Siirt ara seçimlerinde Sayın Cumhurbaşkanı milletvekili oldu. Yargı yoluyla siyaset dışına itilme çabasına karşı, o dönemin Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı rahmetli Deniz Baykal'ın açtığı kapıyla, milletin iradesine duyduğu saygıyla Sayın Cumhurbaşkanı'nın vekil olmasının önü açıldı. Milletin iradesinin önü, yargı yoluyla kapatılmak istenmişti; ancak o gün önü açıldı. Bugün yine bir 9 Mart. Cumhuriyet Halk Partisi'nin 15,5 milyon oyla seçilen Cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu'nun, İstanbul'un seçilmiş Belediye Başkanı’nın ve diğer seçilmiş belediye başkanı arkadaşlarımın; yani halkın iradesinin yargı eliyle siyaset dışına itilme çabasının en simgesel davasının ilk duruşma tarihidir. Sayın Başkanım, o gün Sayın Cumhurbaşkanı yaptığı konuşmada 'Millet iradesinin önüne geçemezsiniz, millet iradesinin önüne duvar öremezsiniz' dedi. Bakın bu dava, işte o örülmek istenen duvarın ta kendisidir. Örmeyin, o duvarı buraya koymayın. Bu duvar delik deşiktir Sayın Başkanım; bu duvarın altında hepimiz kalırız. Sizden tüm beklentim, ülkenin demokrasisinin önüne örülecek bu duvara karşı durmanızdır. Sayın Numan Kurtulmuş'un dediği gibi; gerçekten bu duvarın altında kalırız. Kalmayalım, hiçbirimiz kalmayalım, bu ülke kalmasın. Bu heyetten ve sizden beklentim budur Sayın Başkanım.

Şimdi isnat edilen konulara geleceğim. Öncelikle 'Eylem 13' ile başlamak istiyorum. İddianamenin toplam mantığına ilişkin garipliğe en güzel örnek budur. Niye? Benim adımın ilk geçtiği yer Eylem 13. 'Kişisel verileri başkasına verme, yayma ve ele geçirme' suçu isnat ediliyor. Sayın Başkan, bu konuda kimse benim ifademe başvurmadı. Ben 'sürpriz' iddianame geldiğinde öğrendim. Yetmiş sayfalık eylem akışında en son sayfaya girmiş; 'Emrah'ı bir şekilde ekleyelim' çabasıyla eklenmiş bir değerlendirme metni var. Hiçbir şüpheli ifadesinde, hiçbir tanık beyanında, hiçbir raporda, kolluk fezlekesinde, hatta şüpheli listesinde dahi adım yok! Ortada bir iddia var ama delil yok, tanık yok, ifade yok. Benden bu iddianın yanlış olduğunu ispatlamam bekleniyor. Tam da savunmanın başında dediğim gibi: 'Suçlusun!' Neyle? Bilmiyorum. 'Suçlusun, ispat et!' Sayın Başkanım, suçlamada İstanbul Planlama Ajansı Başkanı sıfatından hareket ediliyor. Sizlere İstanbul Planlama Ajansı'nın neler yaptığından bahsettim. Kaldı ki ben İPA Başkanlığı'ndan ayrılalı çok oldu. 2024’te İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ndeki bu görevimi, usule uygun bağlamak için BİMTAŞ Yönetim Kurulu Başkanlığı görevim vardı; o görevden de istifa etmişim. Belediye başkanlığı için istifa etmişim yani. Ama İPA’daki çalışma arkadaşlarımız ve ben; 2023 Kasım sonu veya Aralık başında gerçekleştiği iddia edilen bir panel üzerinden suçlanıyoruz. Bu dönemde, istifa etmiş ve sahada kampanya yapan bir belediye başkan adayı olarak talimat verdiğim iddia ediliyor. İddianın temelsizliği zaten burada başlıyor; zaten fiilen mümkün değil. Kuruma dair bir talimat vermem mümkün değil.

İstanbul Planlama Ajansı'nın yapısını da anlattım; İBB içerisinde herhangi bir birime talimat verme gibi bir hiyerarşik mekanizması yok, öyle bir tüzel kişiliği yok. Bu eylemde, İPA'da çalışmış iki sosyolog ve gencecik bir şehir plancısı arkadaşımız yargılanıyor. Bu arkadaşlarımın hiçbirinin veri alanında yetkinliği yok; yani veri verseniz bilgisayarda nereye koyacaklarını bilmezler, meslek alanları ve uzmanlıkları bu değil. Hayata geçmemiş bir uygulamanın kurum akışına İPA davet edilmiş. Anladığım kadarıyla 'Bu çalışma Sosyal Hizmetler Müdürlüğü'nün hizmet iyileştirmesine yardımcı olur mu?' denmiş. İddianameden okuyorum; 'İBB Hanem' uygulamasını ilk defa burada duydum. Sayın Başkanım, İBB içerisinde web sitesi ve yazılım yapan birimin daire başkanı bile 'Bu uygulama hayata geçmedi' diyor. Hayata geçmedi diyor! Ben ve arkadaşlarım hayata geçmemiş bir uygulamadan dolayı sorgulanıyor ve tutukluyuz. Arkadaşlarım İPA’ya emek vermiş, özveriyle çalışmış yol arkadaşlarımdır; sırf benimle aynı dosyada adları geçsin diye tutuklandılar. Veri işini bilmeyen sosyologlar ve şehir plancıları... Çok yazık. Çalışma arkadaşlarım talimatla bir iş yapmadı; İstanbul'a daha iyi hizmet edilsin diye, her zaman olduğu gibi belediyenin başka birimine uzman görüşü vermişlerdir, bir yere davet edilmişlerdir. Yetkilendirmesi olmayan, kullanıma geçmemiş bir proje yüzünden tutuklandılar. Daha kariyerinin başındaki gencecik arkadaşlar, işlemeleri teknik olarak mümkün olmayan bir suç yüzünden yargılanıyorlar. Mümkün değil, yapamazlar; verseniz o veriyi işleyecek uzmanlıkları yok. Sırf adım geçsin diye kurgulanan bu eylemi ve isnat edilen suçlamaları kendim için de arkadaşlarım için de kesinlikle reddediyorum.

Şimdi Sayın Başkan, savunmamda teker teker konulara geleceğiz. Fakat gelmeden önce özür dilerim; kulağımda bir rahatsızlık var, sürekli tıkanıyor. Bu savunmada ayrıntılara girmeden önce; savcılığın tüm bu isnatlarına, iki-iki buçuk haftadır buraya gelip gidenlerin ifadelerine ve bu aktörlere ilişkin bazı açıklamalarda bulunacağım. Yoksa gerçekten burası —samimiyetle söylüyorum— bir kadın programına dönüyor. 'O onu demiş, bu bunu demiş...' Herkes bir şey anlatıyor, herkesin arkada canı sıkılıyor; durum adeta gelin-kaynana programına döndü. Delil yok, bir şey yok; sadece 'duydum'lar var. Biz de burada aksini ispatlamaya çalışıyoruz.

Ama ben başka bir şey anlatacağım. Şimdi, benim hakkımdaki isnatlarda bir isim geçiyor: Adem Altıntaş. İsimler üzerinden konuşacak değilim; ben belediye başkanıyım, öyle 'etkin pişmanlık' şunu dedi bunu dedi gibi şeyleri tek tek konuşacak değilim ama bir modeli ortaya koyalım. Bunu bir zemine serelim Sayın Başkanım, üstüne tüm isnatları cevaplayacağım. Adem Altıntaş ve Timur Soysal örneğini ele alın. Bakın, ben bu insanlarla özel bir hukukumuz olduğu için tanışmadım. Benim telefonumda dokuz bin küsur insan kayıtlı; bu insanları isimlendirildikleri sıfatlarla tanırım ama böyle bir yakınlığım, şahsi bir hukukumuz falan yok. Allah bilir telefonuma nasıl kaydetmişimdir; herkesi kaydederken bir not düşerim, nerede tanıştıysam öyle kaydederim. Bakın Sayın Başkanım, Şişli Belediyesi'nden yılda iki yüze yakın ruhsat talep ediliyor. Her konunun ölçeğine göre işi takip eden birileri vardır. Müteahhit kendi takip eder; ölçek büyür bir tasarımcı takip eder; ölçek daha da büyürse müşavir takip eder. Bazen biri gelir bilgi sorar, kim olduğunu bilemezsiniz. Böyle bir kakofoni vardır; ortada iki yüz tane iş var.

Şimdi Timur Soysal... Eski İBB AK Parti İmar Komisyonu üyesi. Hatırladığımız kadarıyla İBB’de AK Parti'nin etkili bir imar komisyonu üyesi olarak bilindi hep. Şu an pek çok belediyede iş yapıyor bildiğimiz kadarıyla; kendi ifadesi de var, danışmanlık yapıyor. Hatta Sayın Vali'nin danışmanıdır. Lütfen reddetmesin; ben bizzat Sayın Vali ile Timur Soysal'ın katıldığı kaç toplantı yaptığını biliyorum. Hatta arkadaşlara dedim ki; 'İspatlayacak fazlasıyla doküman var, çıkarın.' Çıkardılar, elimde var. Adem Altıntaş... Ben şahsen bilmiyordum, iddianamede okudum; eski İBB Emlak Müdürüymüş. İfadelerini de okudum; pek çok belediyede konusu, inşaatı veya danışmanlığı olan, yıllardır bu işi yapmış biri. Benim karşı karşıya getirildiğim konulardan biri bu. Bakın bunu niye bu kadar özellikle anlatıyorum? Çünkü bu tip örnekler o kadar arttı ki... Bir ülkede bakanlar veya bakan yardımcıları görevini bıraktıktan sonra, o alanla ilgili şirketlerde yöneticilik yaparsa kurumlar işlevsiz hale gelir. Türkiye'de kurumların geldiği hal budur. Bu müşavirler iki türlü çalışırlar; biri bürokratik, biri siyasi ayaklıdır. Siyasi dengeleri iyi bilirler, bunu bildikleri için de dışarıda bu bilgiyi danışmanlığa çevirirler. Timur Soysal örneğini ele alalım: 2019-2020 döneminde İBB İmar Komisyonu'ndaydı. AK Parti'nin çoğunlukta olduğu bir komisyonda yöneticiydi. Arkadaşlarını ziyarete geldiğinde orada tanıştım, konuştuk; tanışıklığımız oradan ibarettir, özel bir hukukumuz yoktur."

Mahkeme Başkanı: Peki Adem Altıntaş ile nasıl tanıştınız?

"İnanın kendi kendime 'Adamla nasıl tanıştım?' diye sordum. Ben BİMTAŞ Yönetim Kurulu Başkanı'ydım. BİMTAŞ, İBB'nin proje şirketidir. Kendi bünyesindeki personelle proje çizer, bazı projeleri de dışarıdan servis alır. Adem Altıntaş, 2019 öncesi hem İBB müdürlüklerine hem de projelere iş yapmış bir şirketin sahibi olarak benimle tanışmak istemişti. Şehir planlama çok geniş bir meslek camiası değil; 'meslektaş' olarak tanışmak istemiş, gelmişti. Ben Yönetim Kurulu Başkanı iken tanıştık; zaman zaman BİMTAŞ'a geliyordu, bazı önerilerde bulunuyordu, bazen beni görüyordu; aramızdaki ilişki sadece 'saygılar' düzeyindeydi. Bir taraftan bunu yaparken, diğer taraftan da bahsettiğim gibi eski geçmişlerini dışarıda danışmanlığa tahvil ederler, müşavirlikler alırlar. Açıkça söyleyeyim; teorik olarak benim için, mahalle arasında on dairenin ruhsatını takip eden müteahhitten ya da mimardan bir farkı yoktur. Sadece kamu ve siyaset geçmişi olmaları onlara avantaj sağlıyordur.

"Adam benim adımı kullanarak Ankara'dan İstanbul'a evini taşımış!"

Bunu niye bu kadar detaylı anlatıyorum? Kafanızda aktör ve modeller iyice otursun ki değerlendirmenizi ona göre yapın Sayın Başkan. Başkan yardımcısı olduğum dönemde bu aktörler etrafımızdaydı. Ama bunun ötesinde esas konu ne? Esas konu; benim adıma birilerinin bir şeyler konuşup konuşmadığıdır. Bütün isnat buna kurulmuş: 'Başkan dedi, ben dedim...', 'Başkan dedi, ben dedim...' Şimdi bir tane örnek anlatacağım; yaşadığım trajikomik bir olay. Belediye başkanıyım, daha ilk aylarım; ikinci koordinasyon toplantısını yapıyoruz, kadromuzu yeni kuruyoruz. Bir belediye başkan yardımcısı arkadaşım dedi ki: 'Başkanım, bir akrabamız belediyede bazı konularla ilgili bilgi almak istiyor.' 'Verin' dedik, 'Vatandaşa verdiğimiz kadar bilgi verin.' 'Kimdir?' dedim, soyadı bile benimle aynı değil. Uzaktan bir hatırlıyorum; seçim döneminde sahaya gelmiş, ben de görmüşüm. Demiş ki; 'Ankara'dan gelmiş, yıllardır da görmüyorum.' Sıcak davranmışım bir iki kere... Adam benim adımı kullanarak Ankara'dan İstanbul'a evini taşımış! Ailesini taşımış! Olabilir! Adam Ankara'dan kalkıp belediyeye geliyor. Güldük arkadaşlarla; 'Kardeşim, vatandaş tabii ki öyle davranacak' dedim. Güldük geçtik.

"Ortada bir illüzyon mu oynanıyor?"

Şimdi Adem Altıntaş’ın ifadelerini okuyorum. Yani şunu söylemeye çalışıyorum: Vallahi iddianamede yazılan şeyleri mantıklı bir yere bağlayayım diyorum. Savunma yapacağız ama neyi anlatacağız? Ortada bir illüzyon mu oynanıyor? Okuyorum; Kültür Merkezi, sosyal tesis gibi bir şeylerden bahsediliyor. Böyle bir yer var, bir yerlerden bahsediliyor falan... Dedim ki: 'Evladım, böyle şey olur mu?' Benim seçim dönemimde, 2024 yerel seçim politikaları ve projeleri kitapçık haline getirilmiş; her şey şeffaf. Parsel parsel, öyle boş değil; hangi ada, hangi parselde hangi iş yapılacak, kaç metrekare olacak, hepsi yazılı. Gizli saklı bir sınır yok. Ne olmuş peki? Bunu mu konuştuk? Bahçesindeki ayrıntıyı bile bilmiyor. Ben bunu vurgulamaya çalışıyorum. Gelmiş, Belediye Başkan Yardımcılığı ile tanışmış; dışarıda bunları danışmanlık almak için anlaşmaya çalışmış, çabalamış.

Şimdi ben bunun neresindeyim? Benim için bu şahsın, az önce anlattığım o akrabamdan hiçbir farkı yok. Örnek olarak hiçbir farkı yok. Ama Sayın Savcılık bu konuyu şöyle görüyor —samimiyetle söylüyorum—: Siz bu durumu yapısal bir sorun olarak değil, bir suç gibi sunuyorsunuz. Son yıllarda Türkiye’de kurumlar; belediyeler, yargı, bakanlıklar öyle bir hale dönüştü ki... Emin olun, şu anda dışarıda, belki hayatınızda bir kere 'merhaba' dediğiniz, belki hiç tanımadığınız, belki bir yerde fotoğraf çektirip o fotoğrafı sağda solda gösteren sayısız insan 'Ben Ağır Ceza Mahkeme Başkanı'nı tanırım' diye masalarda konuşuyordur. Bu ülke bu hale geldi; liyakat çöktü, kurumlar çöktü. Samimiyetle söylüyorum, siyaset de bu hale geldi. İnsanlar basit bir dilekçe ile yapılacak işi için bile Belediye Başkanı’nı arar hale geldi. Bu aktörler bir neden değil, bu aktörler bir sonuçtur. Ortada bir çürüme varsa, bu onun sonucudur. Şurada bir 'etkin pişman' dinledik. Kendi anlattı değil mi? Dedi ki: ‘25 yıldır bürokrasi içindeyim, şirketten çıkınca bir müteahhit ile özel şirket kuracağım.' Herkes bunu doğal karşıladı. Bu mudur ya? Devlet bu mu? Bürokrasi bu mu? Bunu gayet normal, doğal ve hukuki bir şeymiş gibi anlattı. Geldiğimiz hale bakın! Ben tam bunun karşısında olan bir kamu yönetimi istiyorum.

Biraz önce belediye için yaptıklarımı anlatırken, aslında bunun için ne kadar çabaladığımı anlatmaya çalıştım. Kamu güçlensin, kamu yöneticisi güçlensin, bürokrasi ve devlet güçlensin diye uğraştık. On bir aylık bir belediye başkanı olarak, aslında karşısında durduğum çarpıklığın ta kendisiyle suçlanıyorum. Şimdi Adem Altıntaş ve benzeri aktörleri bu gözle okumak gerekir. Ama esas mesele şu: Ne Adem Altıntaş, ne Timur Soysal, ne Ahmet ne de Mehmet... Bir de Süleyman Atik var. Adam kim? Ben teknik eleman zannediyordum, baktım hukukçuymuş. Hiçbiriyle ne kültür merkezi ne kreş ne de başka bir iş karşılığında para, pul vesaire gibi bir ilişkimiz olmadı. Ben ve bürokrat arkadaşlarım böyle bir şey istemedik, isteyemeyiz. Böyle bir şey olmadı, olamaz Sayın Başkanım! Olamaz; çünkü yaptığımız projeler zaten bizim aynamızdır.

"Türkiye’nin en büyük müteahhitlerinden biri ile Adem Altıntaş arasındaki ticari ilişki beni niye bağlıyor?"

Bir diğer konu; şimdi ekrana yansıtıldı, 'delil' diye söyleniyor. Bir 'etkin pişman' yaratıldı; bir bırakıldı, bir şeyler oldu, şirketine kayyum atandı... Sonra bu 'etkin pişman'ın bütün ticari çekleri bu iddianameye zorlama bir şekilde delil olarak konuldu. Ya inanılır gibi değil! Şimdi benimle ilgili kısımlarda vurgu yapın: Türkiye’nin en büyük müteahhitlerinden biri ile Adem Altıntaş arasındaki ticari ilişki beni niye bağlıyor? Adam diyor ki; 'Ben zaten AK Parti'ye danışmanlık yapıyorum, şuna buna danışmanlık yapıyorum.' İstanbul’un her yerinde iş yapan insanların kendi aralarındaki ticari çekleri bükülmüş, eğilip büzülmüş ve delil olarak dosyaya konulmuş. 'Eylem 13'teki çekler mi?' dedim, belki vardır, veri işidir falan diye düşündüm. En son hukukçu arkadaşlarım uyardı: 'Ya, ticari ilişkinin mizanıyla iddianame mi yazılır?' Nedir bu yani? Nasıl bir mantığı buraya koyuyorsunuz? Konuyla bunun ne alakası var?

"E-Devlet’te burası çok uzun süre 'deprem toplanma alanı' olarak göründü"

Şimdi Sayın Başkan, asıl konulara geleceğiz. Eylem 38 ile başlayacağız. Eylem 38'deki konumuz şu: Yapı ruhsat ve iskan süreçlerini menfaat karşılığı uzatma iddiası… Şimdi bu konu teknik bir konu; fakat anlatırken bu alanın şehirdeki yerini ve tarihsel geçmişini size iyi aktarmam lazım ki neyle karşı karşıya olduğumuzu anlayın. Aktörleri bu bağlamda değerlendirmeliyiz. Olayı sadece buradan anlatıldığı haliyle konuşursak, az önce bahsettiğim gibi gerçekten bir gündüz kuşağı programına döneriz. Sayın Başkan, bakın bu kırmızıyla gördüğünüz alan Nişantaşı'nın göbeğinde. 2017 senesine kadar, 52 yıl boyunca Marmara Üniversitesi Nişantaşı Kampüsü olarak bilinen bir kamu arazisiydi. Kamuoyu için öyle değerli bir yer ki; 1999 depreminde mahallelinin sığındığı tek açık alan burasıydı. Etrafı 5-6 katlı, depreme dayanıklı olmayan yapılarla çevrili. Sadece o mahallede deprem olsa, binaların yıkılmasıyla kapanacak sokak sayısı 40'tır. Bu verileri niye veriyorum? 40 tane sokak... Bina yıkıldığında sokağa giremiyorsunuz! E-Devlet’te burası çok uzun süre 'deprem toplanma alanı' olarak göründü.

Peki ne oluyor? 2018 yılında Bakanlık; 6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun’u kullanarak, parsel bazında plan tadilatıyla burayı önce TOKİ’ye devrediyor, sonra plan yapıp 'Ticaret ve Konut' alanına açıyor. Mavi alan da kamuya ayrılıyor. Sonra 2018 yılında yine aynı yer Emlak Konut tarafından satışa çıkarılıyor; 435 milyon dolarlık bir hasılat paylaşımı modelinden bahsediyoruz. Çevredeki binalar hâlâ kentsel dönüşüme girmiş değil; o mahalle hâlâ deprem bekliyor, depremle ilgili bir çözüm bekliyor. Deprem yasası kullanılarak 500 milyon dolara yakın bir kaynak sağlanıyor. Oysa o 435 milyon dolar ile o mahalledeki tüm binaları yıkıp yeniden yaparsınız; insanlara evlerini teslim eder, üstüne beş kuruş da para almazsınız. Neyse devam edelim; proje süreci Ankara'da devam ediyor ve 2020 yılında ilk kepçe vuruluyor. Şimdi burada çok önemli bir detay var Sayın Başkanım, bunu vurgulamak istiyorum: 3194 sayılı İmar Kanunu’nun Ek 11. Maddesi. Bu madde ne diyor biliyor musunuz? 'Belediyeden ruhsatını alamazsan, iki ay içerisinde gel, ben sana veriyorum' diyor. Hatta biz tutuklandığımızda Bakanlık yeni bir düzenleme daha çıkardı; 'Ruhsatı geçtim, iskanı bile alamazsan gel ben veririm' noktasına getirdiler işi.

Sonra projenin plan çalışmaları başlıyor. Projenin ismi: 'Nişantaşı Koru'. Bakın, PR çalışmalarında kullandıkları görsel budur; bütün basına servis edilen 'ballandıra ballandıra' anlatılan o meşhur görsel... Pandemi döneminde 'koru komşu, sağlıklı ev' temasıyla pazarlanıyor. Gördüğünüz üzere kamu arazisi de projenin içerisinde yer alıyor. Adeta küçük bir orman alanı olan koru alanından gelen bol oksijen sayesinde; 'şehir merkezinde ormanda yaşamın zindeliği' gibi sloganlarla pazarlanıyor. Emlak Konut ve Dap Yapı ortaklığının ana satış stratejisi, pandemi döneminde bu yeşil alanın projeye dahil edilmesi üzerine kuruluyor. Doğanın iyileştirme gücünden bahsedilerek fiyat çalışmaları yürütülüyor. 'Koru' diye bahsettiği yer, projenin ismine ilham veren bu alan.

"Nişantaşı’nın göbeğinde, balkonunda havuz olan 600 milyonluk daireler..."

Devam edelim Sayın Başkan; adam balkonuna havuz yapmış. Apartmana giriyorsunuz, asansörle çıkıyorsunuz; şu an orada bir daireyi 500-600 milyon liraya satıyorlar. Pazarlama bu şekilde yapılıyor. Balkonlarda havuz var ama firma diyor ki; 'Ben havuz yaptım ama bu havuzları emsal harici tutmalıyım.' Yani 'havuzlar inşaat alanı hesabına katılmasın ki daha fazla daire yapabileyim' diyor. Bakın, görselleri göstermek isterim: Nişantaşı’nın göbeğinde, balkonunda havuz olan 600 milyonluk daireler... Sonra 2021 yılında İmar Yönetmeliği’nde projeye özgü bir değişiklik yapılıyor. Bunları niye anlatıyorum? 'İcbar' (zorlama) diyorsunuz ya; ben mi birilerini zorluyorum? Asıl 'icbarı' onlar bana yaptı! 2021 yılında yönetmelikte yapılan değişiklikle 'zemine basmayan havuzlar emsal haricidir' deniliyor. Allah Allah! Zemine basmayan havuz havada mı duracak? Hemen plan tadilatına başvuruyorlar, havuz emsal dışı kalınca daha fazla metrekare inşaat hakkı kazanıyorlar.

"Bir park yaptırma meselesiyle tutuklandım"

Gelelim benim tutuklanma sebebime... Ben bir 'park yaptırma' meselesiyle tutuklandım. Dediler ki: 'İskanı geciktirmişsin, şunu yapmışsın, bunu yapmışsın.' Sayın Başkan, ortada bir protokol var, bir taahhüt var. Bu taahhüt 2020 yılına dayanıyor. Firma, 2020 yılındaki taahhüdü anlatmıyor; 2024 yılında parkı bitiremediği için mecburen yenilemek zorunda kaldığı taahhüdü gerekçe göstererek bir suç unsuru oluşturmaya çalışıyorlar. 2021’de verilmiş bir söz var. 2024 yılında, benim dönemimde 'parkı yetiştiremedim' diyerek taahhüdü yenilemişler; çünkü o alanda yıkılması gereken bazı gecekonduların süreci beklenmiş. İddianamede 2020 yılındaki asıl taahhütten hiç bahsedilmiyor! Peki sonuç nedir? Proje sahibinin bir park sözü var; konut sahiplerine verdiği, projenin ana stratejisini üzerine kurduğu bir 'yaşam alanı' sözü var. Biz de bu kamu yararının takipçisi olduk."

Süreçleri kasten bir bir uzatmakla suçlanıyoruz ama ben size gerçeğin ne olduğunu anlatayım. Gerçek bir hikaye anlatayım: 4 Nisan 2024 tarihinde, yani göreve geldikten hemen sonra süreç başladı. Peki, süreç nasıl işledi? Firma başvuruyor, arkadaşlarım iskan belgelerini inceliyor. O dönemde kadroyu yeniliyorum, şefler değişiyor vesaire, ama işlemler aksamadan devam ediyor. 4 Eylül 2024 tarihinde firmaya deniliyor ki: 'Kardeşim, burada yangın güvenliği açısından ciddi bir risk var, bu eksikleri gidermeniz lazım.' 500-600 milyon liraya konut satıyorsunuz, böyle bir eksiklik kabul edilemez! Sayın Başkanım, belediyelerin bu noktadaki sorumluluğunun ne kadar ağır olduğunu çok acı tecrübelerle gördük. Kocaeli’de anneler, çocuklar yandı; çok acıydı. En ufak bir ihmalin sorumluluğu alınabilir mi? Hep birlikte yaşadık.

"Yangın güvenliği eksikliğin var, şunu tamamla' diyorum, şu işten dolayı Türkiye’de tutuklu olan tek kişi benim!"

Biz firmadan itfaiye görüşü almasını istiyoruz, 'yangın kompartımanı' yapmamışsınız diyoruz. Kompartıman nedir? Bir binanın içerisinde, tavan ve taban döşemesi dahil olmak üzere her yerin en az 60 dakika boyunca yangına, dumana ve ısıya karşı dayanıklı yapı elemanlarıyla ayrılmış bölgesidir. Afet anındaki en kritik alandır.

Diyoruz ki: 'Kompartıman yapmamışsın, orayı standartlara uygun hale getir, itfaiye raporunu al, öyle gel iskanını verelim.' 14 Ocak’ta bu eksiklikleri gideriyorlar, hatayı kabul ediyorlar. Yıldız Teknik Üniversitesi’nden rapor alıyorlar. Arkadaşlarım gidip yerinde kontrol ediyor ve 10 Mart'ta iskanlarını alıyorlar. Şimdi süreci anlattım; ben bu süreci işlettiğim için 'icbar' ile suçlanıyorum. Sayın Başkanım, özetle durum şudur: Türkiye’de bir üniversite arazisi, 6306 sayılı kanun ve parsel bazlı plan tadilatıyla 500 milyon dolarlık bir ranta çevriliyor. Balkonunda havuz olan daireler satılıyor. Adam bütün satış stratejisini aşağıda kamuya ait olan koru alanı üzerine kuruyor, bunu taahhüt ediyor, 'kamuya açık alanı ben yapacağım' diyor. Kendi PR görsellerinde bunu gösteriyor. Havuzlarını emsal dışı bırakmak için yönetmelik değiştiriliyor. Ben başkan oluyorum ve diyorum ki: 'Bir dakika kardeşim, yangın güvenliği eksikliğin var, şunu tamamla.' İnanılır gibi değil ama şu işten dolayı Türkiye’de tutuklu olan tek kişi benim!

Gelelim 'Eylem 39'a Sayın Başkan. Biz burayı Profilo AVM olarak biliriz. İddianamedeki süreç anlatımı ile olgular hiçbir şekilde birbiriyle örtüşmüyor. Süreci adım adım aktardığımda anlayacaksınız. İddianamede bu eyleme ilişkin olarak firma sahibi ve müdürü olmak üzere iki kişinin ifadesi var. Süleyman Çetinsaya’ya aktarılan bir bilgiden ve şirket genel müdürünün 2024 Mart seçimleri öncesi bir görüşmesinden bahsediliyor. Yani benim başkanlığım döneminden bahsediyorlar ama ortada somut bir durum yok; kimsenin para verdiği veya aldığı bir olay yok. Ama ben size işin altındaki gerçeği anlatayım. Keşke o gerçeklerden bahsetselerdi! Buradaki asıl konu, proje yapmak istedikleri parseldeki 2.600 metrekarelik ve yaklaşık 520 milyon TL değerindeki kamu arazisidir. Biz o plan kararını uygulama konusunda çok kararlıydık. Burası Profilo AVM arazisi; bir inşaat şirketi geliyor ve buraya konut projesi yapmak istiyor. 2020 yılında Bakanlık imar planlarında bir değişiklik yaparak, İstanbul’da 'H-Serbest' (yükseklik sınırı belirlenmemiş) olan yerlerin yapılaşma koşullarının ilçe belediyeleri ve Büyükşehir tarafından belirlenmesini istedi. Bu idari bir işlemdir.

"İdari olarak yapmam gerekenleri yaptığım için tutukluyum"

Benim başkanlık dönemimde, Artaş grubunun 2.600 metrekarelik alanı kamuya terk etmesi gerekiyordu. Bakın, bu parselin fonksiyonu 'Katlı Otopark'tır. Eğer burada bir ruhsat almak, bir proje yapmak istiyorsa, bu parselin ayrılması ve kamuya terk edilmesi şarttır. Biz bunlara 'donatı alanları' deriz; otopark alanı, belediye hizmet alanı gibi... Diyoruz ki: 'Burayı terk etmeniz lazım.' Bunun bir prosedürü var; tapuya gidiyor, onaylanıyor vesaire... Oysa proje şirketi —ki bu görselleri ben yapmadım, kendi tasarımcılarının hazırladığı dokümanlardır— diyor ki: 'Hayır, ben burayı site bahçesi ve özel otopark olarak kullanacağım.' Kendi belgelerinde bu görünüyor. Biz de 'Olmaz' dedik. Sayın Başkanım, tek konu budur; bizim tek yaptığımız kamu hakkını savunmaktı. İşin trajikomik tarafı ne biliyor musunuz? Belediye başkanıyken bu işlemleri biz başlattık. Firmanın 'süreç geciktiriliyor' dediği şey, bizim plan kararını uygulama kararlılığımızdır. Ve sonuç ne oldu? Ben tutuklanmadan sadece 20 gün önce, 19 Ağustos 2025 tarihinde bu alan resmen Şişli Belediyesi’nin mülkiyetine geçti. İşlem bitti! Şu an o 2.600 metrekarelik, 520 milyon liralık alan Şişli halkınındır. Bizim dönemimizde başlayan işlemin başarıyla sonuçlanmasıyla, o arazi artık Şişli’nin mülkü olmuştur. Kamuya ayrılmış olan alanı tekrar kamuya kazandırdık. Plan hükümlerini uyguladık ve yasanın öngördüğü zorunlulukları yerine getirdik.

"İhaleyle, resmi usulle yaptığımız aydınlatma işini bile suç gibi gösteriyorlar"

Savunmamın başında da söylediğim gibi: İdari olarak yapmam gerekenleri yaptığım için şu an huzurunuzda tutuklu bulunuyorum. Evet, idari olarak yapmam gerekenleri ben ve arkadaşlarım yerine getirdiği için tutuklandım. Belediye ve firma arasında hiçbir maddi menfaat ilişkisi yoktur. İddianameyi okudukça şaşırıyorum; iddialar adeta birer şehir efsanesine dönüşmüş durumda. Şimdi bu yılbaşı aydınlatma konusu var; dosyanın içinde bir efsane gibi geziyor. Yirmi yıldır Şişli’de, Nişantaşı’nda yapılan bir uygulamadır bu. Markalar gelir, kendi reklamlarını koyarlar ve sokağı süslerler. Bu sene biz Şişli Belediyesi olarak direkleri kendimiz yaptık ve bunu ihale yoluyla gerçekleştirdik Sayın Başkanım. İhaleyle yaptık, ihaleyle söktürdük. Avukat arkadaşlarım ihale dokümanlarını dosyaya sunacaklar; yıllardır yapılmayan usulü biz uyguladık.

Şimdi tabloyu netleştirelim: Kentin merkezindeki bir parselde devasa bir iş yapılmaya çalışılıyor. Karşımızda Türkiye’nin en büyük, en güçlü müteahhitlerinden biri var. Biz Şişli Belediyesi olarak, kamuya ait olanı kamuya kazandırmak istediğimiz bir noktada dik durduğumuz için; işi geciktirdiğimiz iddia ediliyor. Müteahhitin her istediğini kabul etmediğimiz için, işin içine 'resmi emlakçıdan' tutun da birkaç tane şehir efsanesine kadar her şeyi eklemişler. İhaleyle, resmi usulle yaptığımız aydınlatma işini bile suç gibi gösteriyorlar. İnanılır gibi değil!

Yorumlar
Yorum yazma kurallarını okumuş ve kabul etmiş sayılırsınız