Mimarlık mesleğinde dönüşüm: Prestijli tarihten ucuz iş gücüne

Kontenjan artışları ve piyasa koşulları mimarları değersizleştiriyor. Peki, genç mimarlar gerçekten kentleri mi şekillendiriyor yoksa ucuz iş gücüne mi dönüşüyor?

Mimar Özgür Armanç Zengi

Üniversite tercih dönemi her yıl binlerce gencin geleceğine yön verdiği kadar, ülkenin geleceğine dair de önemli ipuçları verir. Tercih kılavuzlarında yazan kontenjanlar yalnızca sayılardan ibaret değildir; aynı zamanda devletin hangi meslekleri nasıl planladığının da göstergesidir. Mimarlık bölümleri de bu tablonun en dikkat çekici örneklerinden biridir.

Bugün mimarlık hayali kuran gençlerin kendilerine şu soruyu sorması gerekiyor: Eğitim sistemi gerçekten topluma eser bırakacak mimarlar mı yetiştiriyor, yoksa sermayeyi elinde bulunduran şirketlerin imza sorumluluğunu üstlenecek, düşük ücretlerle çalıştırılabilecek teknik iş gücü mü üretiyor?

Oysa bu toprakların mimarlık tarihi çok farklı bir hikâye anlatır.

Mimar Sinan, yalnızca Osmanlı İmparatorluğu'nun başmimarı değildi. O, yaşadığı dönemin şehir anlayışını, estetik anlayışını ve mühendislik bilgisini temsil eden bir mimardı. İnşa ettiği eserler yalnızca taş ve kubbeden ibaret değildi; medeniyetin kalıcı hafızasıydı. Bugün hâlâ ayakta duran yapılar, bir mimarın toplum içindeki saygınlığının ve kamusal sorumluluğunun en somut göstergeleridir.

Cumhuriyet'in ilk yıllarında da mimarlık yalnızca bina tasarlayan bir meslek olarak görülmedi. Ülkenin modernleşme projesinin önemli bir parçasıydı. Sedad Hakkı Eldem, geleneksel Türk konut mimarisini çağdaş tasarım anlayışıyla buluşturarak ulusal mimarlık kimliğinin oluşmasına katkı sağladı. Emin Onat, Anıtkabir'in mimarlarından biri olarak Cumhuriyet'in simge yapılarından birine imza attı. Turgut Cansever ise mimarlığı yalnızca yapı üretimi değil; insan, şehir ve medeniyet ilişkisini kuran kültürel bir sorumluluk olarak ele aldı. Bu isimlerin ortak özelliği, mimarlığın yalnızca piyasanın ihtiyaçlarını karşılayan bir teknik hizmet değil, toplumun geleceğini şekillendiren kamusal bir görev olduğuna inanmalarıydı.

Aradan geçen yıllarda ise mimarın toplumsal konumu giderek değişti.

Artık birçok mimar, tasarım yapan bir meslek insanından çok, proje yetiştirmek zorunda bırakılan bir ofis çalışanına dönüştü. Karar mekanizmalarının dışında kalan, emeği ucuzlayan, imzası hukuki sorumluluk taşıyan ancak ekonomik karşılığını alamayan binlerce mimar bulunuyor. Bir zamanlar şehirleri şekillendiren meslek, bugün çoğu zaman yalnızca ruhsat süreçlerinin zorunlu bir aşaması olarak görülüyor.

Bu tablo tesadüf değildir.

Bir yandan mimarlık fakültelerinin kontenjanları yıllar boyunca artırıldı. Mezun sayısı, kamunun ve özel sektörün istihdam kapasitesinin çok üzerine çıktı. Sonuçta binlerce genç mimar aynı sınırlı iş alanı için rekabet etmek zorunda kaldı. İşsizliğin arttığı her sektörde olduğu gibi ücretler aşağı çekildi; çalışma koşulları ağırlaştı. Meslektaşlar birbirinin rakibi hâline gelirken asıl kazanan, nitelikli emeği daha düşük maliyetle kullanabilen işverenler oldu.

Sorun yalnızca nicelik de değildir.

Mimarlık eğitimindeki akademik kadroların önemli bir bölümü belirli üniversitelerde yoğunlaşırken, birçok fakülte yeterli öğretim üyesi olmadan eğitim vermeye devam ediyor. Aynı diplomayı veren kurumlar arasında ciddi nitelik farkları oluşuyor. Bu durum hem öğrenciyi hem de mesleğin geleceğini olumsuz etkiliyor.

Kamudaki tablo da umut vermiyor.

Her yıl açılan mimar kadroları, mezun sayısıyla kıyaslandığında oldukça sınırlı kalıyor. Merkezi atamalarda oluşan yüksek KPSS puanları, arz-talep dengesizliğinin açık bir göstergesi. Bunun yanında özellikle bazı belediyelerde sözleşmeli personel alımlarına ilişkin şeffaflık ve liyakat tartışmaları uzun süredir kamuoyunun gündeminde yer alıyor. Bu tartışmalar, genç mimarların kamu istihdamına duyduğu güveni de zedeliyor.

Bütün bunların sonucunda ortaya çıkan tablo yalnızca ekonomik bir sorun değildir. Bu aynı zamanda kentlerin geleceğini ilgilendiren bir planlama sorunudur. Niteliği ikinci plana iten, mimarı kolay vazgeçilebilir bir iş gücü olarak gören anlayış; kentlerin estetik kalitesini, deprem güvenliğini ve kamusal yaşamın niteliğini de doğrudan etkiler.

Peki çözüm nedir?

Çözüm, yalnızca daha fazla kadro istemekten ibaret değildir. Öncelikle mimarlık eğitimi gerçek ihtiyaçlara göre yeniden planlanmalıdır. Fakülte kontenjanları bilimsel veriler ışığında düzenlenmeli, eğitim kadroları ülke geneline dengeli biçimde dağıtılmalı ve kamu istihdamında liyakat ilkesi tavizsiz uygulanmalıdır. Mesleğin ekonomik ve hukuki haklarını koruyacak düzenlemeler de güçlendirilmelidir.

Bununla birlikte, bütün bu sorunların aşılabilmesi için mimarların ortak hareket etmesi hayati önem taşımaktadır. Dağınık bir meslek kitlesi, haklarını korumakta her zaman daha zayıf kalacaktır. Mesleki örgütlenme; yalnızca ücret mücadelesi değil, mesleğin saygınlığını, etik ilkelerini ve toplum yararını savunmanın da en etkili araçlarından biridir.

Üniversite tercihi yapacak gençlere düşen görev ise yalnızca bölümün adını değil, o mesleğin geleceğini de sorgulamaktır. Bir ülke, mimarını değersizleştirerek şehirlerini geliştiremez. Çünkü mimarın itibarı yalnızca bir meslek grubunun meselesi değil; kentlerin, kültürün ve kamusal yaşamın niteliğinin de göstergesidir.

İLGİLİ HABERLER