Editör: Oğuz Büber
Sinema tarihinin en yaratıcı yönetmenlerinden biri olarak kabul edilen, iki Oscar ödüllü Pedro Almodóvar, bu kez kamerasını değil, kalemini konuşturuyor. Filmlerindeki renkli, tutkulu ve çoğu zaman sıra dışı dünyayı edebiyata taşıyan Almodóvar, "Son Rüya" adlı kitabıyla okurlara kendi zihinsel arşivinin kapılarını aralıyor. Süleyman Doğru’nun çevirisiyle raflardaki yerini alan eser, yönetmenin kişisel tarihiyle kurgunun iç içe geçtiği özel bir seçki sunuyor.

Sinemanın ötesinde bir anlatı
Almodóvar, kitabı klasik bir otobiyografi olarak tanımlamaktan kaçınıyor; bunun yerine eseri, "otobiyografiden kaçarken yazılmış bir kitap" olarak görüyor. 1960'ların sonundan günümüze kadar farklı dönemlerde kaleme alınmış on iki metinden oluşan seçki, okuru yönetmenin iç dünyasında bir gezintiye çıkarıyor. Melodramla itirafın, arzuyla hafızanın harmanlandığı bu öyküler, Almodóvar sinemasının beslendiği kökleri de gözler önüne seriyor. Kitapta, yönetmenin ünlü filmi "Kötü Eğitim"in (La mala educación) tohumlarını atan hikâyelerden, pişman bir vampire ve hatta İsa ile Barabbas arasında kurgulanan sıra dışı ilişkilere kadar geniş bir yelpaze bulunuyor.

Annesinin mirası: Gerçek ve kurgunun dansı
Kitaba adını veren "Son Rüya" öyküsü, yönetmenin annesinin ölümünü ve onunla olan ilişkisini merkeze alıyor. Almodóvar, annesinin okuma yazma bilmeyen komşularına mektup okurken veya yazarken gerçekleri nasıl "iyileştirdiğini" ve hayatı daha katlanılabilir kılmak için kurguya nasıl başvurduğunu anlatıyor. Yazar, bu durumu "Hayatın katlanılabilir olması için kurguya ihtiyacı vardır" sözleriyle özetliyor. Bu anekdot, Almodóvar’ın sanat anlayışının temelini oluşturan "gerçeğin kurguyla tamamlanması" fikrinin de çıkış noktası olarak görülüyor.

Yönetmenin kaleminden "korkunç çocuk"tan bilgeye
Eserde yer alan metinler, Almodóvar’ın sadece sanatsal değil, kişisel gelişimini de belgeliyor. İspanyol sinemasının "korkunç çocuğu" olarak anıldığı gençlik yıllarından, bugünkü olgun ve düşünceli haline evrilen süreci izlemek mümkün. Benjamin Button’ı andıran, hayatı tersten yaşayan Miguel’in hikâyesinden, çocukluk yıllarında bir rahip tarafından istismara uğrayan yaralı bir ruhun intikam arayışına kadar her satır, Almodóvar'ın filmlerinde görmeye alışık olduğumuz o tanıdık, ama her defasında şaşırtan atmosferi taşıyor.