Ekrem İmamoğlu'na Şadi Yazıcı davasında 2 yıl 1 ay hapis cezası

İki kez beraat ettiği davada yeniden yargılanan Ekrem İmamoğlu, Şadi Yazıcı'ya yönelik sözleri nedeniyle 2 yıl 1 ay hapis cezasına çarptırıldı.

Eski Tuzla Belediye Başkanı Şadi Yazıcı'ya yönelik ifadeleri nedeniyle hakkında dava açılan ve daha önce iki kez beraat eden Ekrem İmamoğlu, yeniden görülen davada "hakaret" suçundan 2 yıl 1 ay hapis cezasına çarptırıldı.

İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 23. Dairesi'nin "usulsüzlük" gerekçesiyle bozduğu kararın ardından bugün yeniden hâkim karşısına çıkan İmamoğlu, savunmasını Silivri Cezaevi yerleşkesinde yaptı.

Duruşma savcısı, İmamoğlu'nun 3 ay 15 günden 2 yıl 4 aya kadar hapisle cezalandırılmasını talep etti. İstanbul 16. Asliye Ceza Mahkemesi ise İmamoğlu hakkında "hakaret" suçundan 2 yıl 1 ay hapis cezasına hükmetti.

İmamoğlu: "Bugün tam 13 ayrı davanın muhatabıyım"

İmamoğlu savunmasında, son iki yıldır siyasi rakiplerinin yanı sıra çok sayıda dava ve soruşturmayla karşı karşıya olduğunu belirterek şöyle konuştu:

"Katılmamın engellendiği bir duruşma sonrası buradayım ve buradan bu hususta kıymetli halkıma seslenerek ne yaşadığımı anlatmak istiyorum sizin de huzurunuzda. Tabii son iki yıldır yalnızca siyasi rakiplerimle değil, ardı ardına açılan davalarla, soruşturmalarla ve bitmek bilmeyen yargı süreçleriyle karşı karşıyayım. Türkiye'de, hatta dünyada siyasi iktidarın karşısında seçim kazanmış bir siyasetçinin, böylesine yoğun ve sistematik bir yargı sürecinin muhatabı haline getirildiği başka bir örnek bulmak kolay değildir. Bugün tam 13 ayrı davanın muhatabıyım. Bunların 12'si ceza davası, biri idari yargı davasıdır."

"Hayatım adliye koridorları ile cezaevi arasına sıkıştırılmak, psikolojik işkenceyle geçirilmek isteniyor"

Hakkındaki davaların siyasi bir sürecin parçası olduğunu savunan İmamoğlu, sözlerini şöyle sürdürdü:

"Peki, bunlar ne zaman yaşanıyor? İktidarın karşısında dört kez seçim kazanmışken, milletimizin teveccühüyle ana muhalefetin cumhurbaşkanı adayı olmuşken ve Türkiye önündeki ilk seçimde iktidarın değişip değişmeyeceğini tartışırken, muteber tüm araştırmalarda seçimi kazanan, kazanacağı, kimin kazanacağı belliyken... İşte tam da böyle bir dönemde siyasetin doğal rekabet alanında yarışmak yerine, milletin iradesine başvurmak yerine, milli iradeyi yok sayarak, gasp ederek, benim hayatım adliye koridorları ile cezaevi arasına sıkıştırılmak ve orada bir şekilde psikolojik işkenceyle geçirilmek isteniyor."

"Bu hafta beş günde beş duruşma deneyimini yaşamış oldum"

İmamoğlu, hakkında devam eden davaların ve katıldığı duruşmaların sayısına da dikkat çekti:

"Rakamlar, yaşananların boyutunu aslında tek başına anlatmaya yetiyor. Muhatabı olduğum 13 ayrı davada, tam 19 hâkim değişti. Hakkımda halen devam eden 12 ayrı ceza davası bulunuyor. İBB duruşmalarının başladığı 9 Mart'tan bugüne 82 kez duruşmalara katıldım. Bu hafta beş günde beş duruşma deneyimini, haftasını yaşamış oldum. Daha önce de yine Silivri'de aynı günde burada, bu yerleşkede üç farklı duruşma salonunda, üç farklı duruşmaya üç farklı mahkeme heyetinin karşısında katıldığım gibi... Aynı günde üç farklı duruşma salonunda, üç farklı mahkemede, üç farklı duruşmaya katıldığım gibi."

"Başsavcılığın psikolojik işkenceyle beni yolun yarısından, 60 km gittikten sonra geri döndürdüğü..."

İmamoğlu, 5 Haziran'da Şadi Yazıcı davası için Silivri'den yola çıktığı sırada aracının arızalandığı gerekçesiyle geri götürülmesine de tepki gösterdi:

"Bu nasıl bir siyasi korkudur ya da bu nasıl bir siyasi korkunun ötesinde aslında tarifi imkansız bir psikolojidir ey? Halkıma duyuruyorum. 9 Mart'tan itibaren 76 kez İBB duruşmaları, 30 Mart'ta bilirkişi davası, 11-12-13 Mayıs, 6 Temmuz'da casusluk davası, 5 Haziran Tuzla davası vardı. Bir şekilde ne yazık ki bu yerleşkeden sorumlu Başsavcılığın hukuksuz bir biçimde, psikolojik işkenceyle, beni yolun yarısından, 60 km gittikten sonra geri döndürdüğü, tarihte olmamış bir biçimde kişisel işkenceye dönmüş bir dava günü, 6 Temmuz'da diploma davası, bugün yine 10 Eylül'de sizin huzurunuzda Tuzla davası... Toplam 83 duruşma oldu. Muhtemelen bu ayın sonunda 100 duruşmaya yaklaşan bir seyrin içerisinde olacağım."

"Bu davada da hâkimin değişmiş olmasını doğal karşılamak kolay olmuyor"

İmamoğlu, yargılama sürecinde hâkimin değişmesine de tepki göstererek şunları söyledi:

"Bu davada da hâkimin değişmiş olmasını, yaşadığımız bu tablo içerisinde ne yazık ki doğal karşılamak elbette kolay olmuyor. Evet, ben bugün çok sayıda siyasi davayla, insan haklarını hiçe sayan ve düşman hukukunu dahi aşan sayısız hukuk soruşturmasıyla karşı karşıyayım. Yargısız infazlarla, devletin kurumlarıyla, müşterek medya linciyle, usulsüz soruşturma, kovuşturma, sorgu süreçleriyle, savunma hakkımın engellenmesi ve hatta kitabımın daha baskıya bile başlanmadığı bir ortamda okuruyla buluşmadan yasaklanmasıyla karşı karşıyayım. Öyle bir süreçten geçiyoruz ki artık hakkımda yapılanları, uğradığım hukuksuzlukları kronolojik olarak sıralamak bile çok güçleşmiştir. Bir dava bitmeden diğeri başlıyor. Bir soruşturmanın hukuksuzluğunu anlatmadan yenisi geliyor. Bir hâkimin karşısından kalkıyoruz, başka bir hâkimin karşısına geliyoruz."

"Adalet Bakanı da girdiğim duruşmaların içeriğine müdahale edecek biçimde beyanlarda bulunmaya devam ediyor"

Hâkimin savunmasını toparlaması yönündeki uyarısının ardından İmamoğlu, Adalet Bakanı'nın açıklamalarını da eleştirdi:

"Bu hangi kurala sığar? Böylesi bir manzara değil Türkiye tarihi, dünya siyasi ve hukuk tarihinde yoktur. Karşımızda siyasi iktidarın iradesi ve etkisi altında hareket eden, hukuku siyasi rekabetin aracına dönüştüren bir düzen vardır. Burada her gün usulsüz, düzensiz ve sürekli değişen kararları, kuralları ile duruşmalar devam ederken, ülkenin Adalet Bakanı da benim girdiğim duruşmaların içeriğine müdahale edecek bir biçimde beyanlarda bulunmaya devam ediyor. Yani aslında Adalet Bakanı ve HSK Başkanı kimliğiyle savcısından hâkimine müdahale etmeye ve etki altına almaya devam ediyor. Bu çok yüksek sorunlu bir durumdur."

"Siyasi tutukluyum, tutsağım"

İmamoğlu, tutukluluk durumuna ilişkin değerlendirmesinde ise şu ifadeleri kullandı:

"Anayasanın, kanunun, insan haklarının ve adil yargılanma hakkının açık hükümleri ortadayken, bütün bunları yapanlarla anayasal düzenin sınırlarını aşan ve saray rejiminin siyasi hedefleri doğrultusunda işleyen bir yargı düzeniyle karşı karşıyayım. Bugün o düzenin, o sistematiğin ve o işleyişin bir parçası olan bir mahkemede, bir duruşmadayım. Ben, bu vahşi ve zalimliklerle dolu bir sürecin muhatabıyım. Ben, tümüyle siyasi davaların muhatabıyım. Ben, bu siyasi davaların ikisi; casusluk davası ve İBB davası gerekçe gösterilerek, özgürlüğümden mahrum bırakılıyorum. Ve ben siyasi tutukluyum, tutsağım. Ben, bu ülkenin 87 milyon yurttaşımız için verdiğim cumhuriyet, demokrasi ve adalet mücadelesinin siyasi esiriyim. Ancak Yaradan’a şükürler olsun ki milletin gözünde sokağa çıkamayan, caddelerde, meydanlarda dolaşamayan, toplumun vicdanına hapsolmuş siyasi bir beden değilim. Allah kimseyi 80 yaşında bu duruma düşürmesin."

"Erdoğan devletin kurumlarını kullanarak milli iradeyi gasp etmeye ve ülkemizin geleceğini karartmaya devam ediyor"

İmamoğlu, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ı da eleştirerek şöyle konuştu:

"Evet, ülkemizin geldiği noktada çok tarihi bir çöküşün içerisindeyiz. 2014 yılında kendi ifadesiyle 'Hırsızlığın her türlüsü kötüdür ama en büyük hırsızlık, en büyük yolsuzluk milli irade hırsızlığıdır' diyen Cumhurbaşkanı Erdoğan, bugün bizzat kendi iktidarında, yargıyı ve devletin bütün imkanlarını, devletin kurumlarını kullanarak milli iradeyi gasp etmeye, toplumda büyük bir güvensizlik yaratmaya, milletimizi mutsuz etmeye ve ülkemizin geleceğini karartmaya devam etmektedir."

Üsküdar Belediyesi tepkisi

İmamoğlu, Üsküdar Belediyesi'nde yaşananlara ilişkin de değerlendirmelerde bulundu:

"Üsküdar'da da yaşanan tam da budur. Milletin sandıkta ortaya koyduğu iradenin belediye başkanvekilliği seçimi üzerinden tersine çevrilmeye çalışılması, seçilmişlerin tasfiye edilerek hukuksuz yöntemlerle transferler yapılması, kanı donduracak biçimde iki meclis üyesini tam da bu eşikte, 3 yaşında bebeği olan bir anneye, hiçbir görev ve yetkisi olmayan bir avukatı hapse atarak ortaya konan yöntem, tek kelime ile milli irade hırsızlığının en vahşi, vicdanları, kuralları yerle bir eden somut örneğidir. Seçilmişleri, belediye başkanlarını, cumhurbaşkanı adayını, rakibini ve rakip partiyi tasfiye ederek seçmen iradesini etkisizleştirerek kurulan sisteme, düzene siyasi bir rekabet değil, siyasi soykırım demek gerekmektedir. Bu gözü dönmüş mekanizma, yine milletin azim, kararlılık ve mücadelesiyle sandıkta son bulacaktır."

"Yaşadığımız hukuksuzlukların temelinde, demokrasiden uzaklaşma ve millet iradesini etkisizleştirme anlayışı var"

İmamoğlu, Türkiye'deki siyasi ve hukuki sürece ilişkin görüşlerini de şöyle aktardı:

"Ancak bugünün kötü ve çökmüş siyasi manzarasını hep birlikte tespit ve ifşa etmek zorundayız. Milletimizle paylaşmak ve hep birlikte ortak bir mücadele kurmak zorundayız. Bakınız; bu zihniyet, ana muhalefet partisini dahi butlan gibi hukuken ve siyaseten kabul edilemez bir müdahaleyle işgal etmeye, milletin ve parti üyelerinin iradesini kendi güdümündeki bir yapıya teslim etmeye kalkışmıştır. Bugün yaşadığımız bütün bu hukuksuzlukların temelinde, demokrasiden uzaklaşma ve millet iradesini etkisizleştirme anlayışı vardır. Milletimiz, Cumhuriyetimizin demokratik düzenini tehdit eden sayısız girişimle hukukun üstünlüğünü aşındıran ve adalet düzenini ortadan kaldırmaya yönelen bir işleyişle karşı karşıyadır."

"Esasen yegane sorumluluğumuz 103 yıllık Cumhuriyet'imizi, 200 yıllık demokrasi mücadelemizi, 1000 yılı aşan devlet geleneğimizi ve adalet düzenimizi korumak; Türk milletinin ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin sonsuza dek güçlenerek varlığını sürdürmesi için çalışmaktır. Bu nedenle arayışımız adaleti tesis etmek ve demokrasimizi istenildiğinde inilip binilen bir araç olmaktan çıkarıp; güçlü, sarsılmaz ve kurallarıyla işleyen bir düzene kavuşturmak olmalıdır. Güçlü ve güven veren Türkiye Cumhuriyeti Devleti ancak böyle mümkün olacaktır. Demokrasi ise siyasetin doğru biçimde kurumsallaşmasıyla güçlenir."

"Biz bir parti devleti değiliz, olamayız"

İmamoğlu, siyasi sistem hakkındaki eleştirilerini şöyle sürdürdü:

"Siyasetin her şey olmadığı, siyasi parti liderlerinin kutsallaştırılmadığı, siyasetin kişilere değil kurallara bağlı olduğu ve yalnızca millete hizmetin bir aracı olarak görüldüğü bir düzeni kurmak zorundayız. Çünkü biz bir parti devleti değiliz, olamayız. Biz, bir kişinin iki dudağı arasına sıkışmış bir devlet de olamayız. Ben siyasete, siyasi partilere ve siyasi ilişkilere daima bu anlayışla baktım."

"Ne yazık ki 2017'den itibaren güçler ayrılığı ilkesini ortadan kaldıran, devletin yetkilerini tek elde toplayan bu ucube sistemin, milletçe esiri haline gelmiş durumdayız. Bu sistem ülkemizi yalnızca demokratik ve kurumsal açıdan zayıflatmadı; milletimizi fakirleştirdi, işsizliği büyüttü, geleceğe duyulan umudu aşındırdı. İşçisinden öğrencisine, emeklisinden ev kadınına, hatta çocuklarımıza kadar toplumun bütün kesimlerini mutsuzluğa ve umutsuzluğa sürükledi. Tüm bunların huzurunuzdaki davayla doğrudan ilişkisi ve ilgisi vardır. Çünkü, bugün burada olmamıza neden olan mesele de tam olarak kişilere bağlı hale getirilen bu siyaset anlayışının bir sonucudur."

"'Yavuz hırsız ev sahibini bastırır' misali hakkımda şikâyetçi oldu"

İmamoğlu, davanın başlangıcına ilişkin değerlendirmesinde Şadi Yazıcı'nın kendisine yönelik tutumunu eleştirdi:

"Siyaseti tek bir kişinin etrafında şekillendiren, o kişiye kendisini ispat etmek uğruna sınır tanımayan bu anlayışın temsilcilerinden, eski Tuzla Belediye Başkanı, bana karşı sergilediği nezaketsizlik ve ardından 'Yavuz hırsız ev sahibini bastırır' misali hakkımda şikâyetçi olmasıyla tümüyle uydurma olan bu dava süreci başlamıştır. İşte bu nedenle tam da huzurunuzda bulunma sebebimizin esasa ilişkin bir suç şüphesi değil, İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 23. Dairesi'nin, tamamen usule ilişkin verdiği bir bozma kararı olduğunu hatırlatmak isterim."

"'Nezaketsiz' ifadesi hakaret kastı taşımıyor"

İmamoğlu, "nezaketsiz" ifadesinin hakaret amacı taşımadığını savundu:

"Sayın mahkemeniz, daha önce dosyadaki tüm delilleri incelemiş, siyasi eleştiri niteliği taşıdığını tespit ederek beraatime hükmetmişti. Bölge Adliye Mahkemesi, bu esastan beraat kararını içerik yönünden haksız bulmamış, yalnızca basit yargılama usulü yerine genel hükümlere göre duruşma açılarak savunmamın alınması gerektiği gerekçesiyle usulden bozmuştur. Bugün burada değişmeyen maddi gerçekleri bir kez de bizzat kendi ağzımdan ifade etmek üzere karşınızdayım. İddianamede bağlamından koparılarak cımbızlanan ve şahsıma suçlama olarak yöneltilen 'nezaketsiz' ifadesi, asla bir hakaret kastı taşımamaktadır. Aksine o gün orada yaşanan somut bir provokasyona ve şikayetçi Şadi Yazıcı'nın sergilediği ağır nezaketsizliğe verilmiş haklı bir tepkiden, bir durum tespitinden ibarettir."

Yazıcı'yı ziyaretini anlattı

İmamoğlu, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olarak göreve başladıktan sonra Tuzla Belediyesi'ni ziyaret ettiğini ve Şadi Yazıcı ile ilişkilerinin geçmişini anlattı:

"Sayın hâkim, benim İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olarak göreve başladıktan sonra ziyaret ettiğim ilk ilçe belediyelerinden biri Tuzla Belediyesi olmuştur. 30 Aralık 2019 tarihinde Sayın Şadi Yazıcı'yı makamında ziyaret ettim. Aynı gün ilçede çeşitli temaslarda bulundum. Diyeceksiniz ki; 'Bir Büyükşehir Belediye Başkanı, ilçe belediye başkanını ziyaret eder. Bunu niye anlatıyorsunuz? Ne önemi var bunun?' Çok önemi var. Ben, beş yıl ilçe belediye başkanlığı yaptım. Beş yıl ilçe belediye başkanlığı yaptığımda o dönemin AK Parti Büyükşehir Belediye Başkanı ne kapımı çaldı ne ziyaret etti ne randevu taleplerime makul bir geri dönüş yaptı. Aslında işte bahsettiğim siyasi rejimin, siyasi nezaketsizliğe ve araya bariyerleri kurma sürecinin sonrasında 'Bana yapılanı ben bir başkasına yapmam ve yapmayacağım' diyerek, bu şekilde görevimi yerine getirdim. Göreve başladığım ilk günden itibaren siyasi görüş ayrılıklarını bir kenara bırakarak İstanbul'un bütün ilçeleriyle uyum içerisinde çalışmayı ilke edindim."

"Yine 9 Haziran 2021 tarihinde Sayın Şadi Yazıcı'nın annesi merhume Türkan Yazıcı'nın cenazesine de katılarak taziyelerimi ilettim. Kamu görevi yürüten kişiler arasındaki ilişkilerin, karşılıklı saygı ve nezaket temelinde sürdürülmesi gerektiğine her zaman inandım ve buna uygun davranmaya tarihteki belki en üst seviyede özen gösteren Büyükşehir Belediye Başkanı olmaya gayret ettim. Görev sürem boyunca Tuzla'da çok sayıda yatırım, hizmet ve proje hayata geçirildi, geçirilmeye de devam ediyor. Bu kapsamda Sayın Şadi Yazıcı'yı birçok kez programlarımıza, açılışlarımıza ve toplantılarımıza davet ettim."

"Onlar için siyaset insanları ayrıştırma ve kutuplaştırma; milli iradeye saygı üzerine kurulu bir sistem değil"

İmamoğlu, geçmişte ilçe belediye başkanlığı yaptığı dönemde yaşadığını belirttiği siyasi tutumları da anlattı:

"Diyeceksiniz ki 'Bunun ne anlamı var?' Çünkü yine hatırlatayım; beş yıl ilçe belediye başkanıydım, Beylikdüzü'ndeydim ve yine o dönemin AK Partili Büyükşehir Belediye Başkanları -birisi merhum Sayın Topbaş, diğeri de bir süre 1,5 seneye kadar onun yerine meclisten seçilerek gelen Mevlüt Uysal- ilçemizde yapılan hiçbir programa beni davet etmedi. Hiçbir açılışa ben davet edilmedim. Haber dahi verilmedi. Gizli gizli ziyaretler yapıldı. Çünkü onlar için siyaset, belediye başkanı olsa da hatta kamu görevinde de olsa da insanları ayrıştırma ve kutuplaştırma, milli iradeye saygı düzeni üzerine kurulu bir sistem değil; tam aksine bir kişiye bağlı bir sistemin parçası olmaya dönüşmüş bir modeldir."

"Hiçbir zaman iletişim kanallarını kapatmadık, davet etmeye devam ettik"

İmamoğlu, Şadi Yazıcı'yı farklı programlara davet etmeye devam ettiğini belirtti:

"İşte ben bunun tam aksine, bir mahalle ziyareti de yapsam, bir şehit ailesine de gitsem, bir açılışa da gitsem, bir şantiyeyi ziyarete de gitsem her ilçenin belediye başkanına -AK Partili, MHP'li, örneğin Silivri MHP'liydi o dönemde- ayırt etmeksizin her gidişimi o ilçenin belediye başkanlığına, gittiğim mahallenin muhtarına, seçilmişlere haber verip, davet edip yan yana dolaşmayı kendime onur gören bir siyasetçiyim... Bütün bu zalimliklere rağmen. Çünkü benim saygı duyduğum, o kişinin şahsından önce milletin iradesi, milletin oyuyla seçilmiş olmasıdır. Ancak bütün bu davetlerimize kendisi, bütün bu programların tamamına katılmamayı tercih etti. Buna rağmen bizler, hiçbir zaman iletişim kanallarını kapatmadık. İstanbul'un ve Tuzla'nın menfaatine olan her konuda iş birliğine açık olmaya devam ettik. Yani 'Katılmıyor' demedik, katılmasa da davet etmeye devam ettik."

"Bugüne kadar hiçbir ilçe belediye başkanıyla kişisel bir gerilim içerisinde olmadım"

İmamoğlu, Şadi Yazıcı ile yaşanan olayın değerlendirilmesinde taraflar arasındaki ilişkinin geçmişinin dikkate alınması gerektiğini söyledi:

"Bu çerçevede dikkat çekici olan husus, yıllar boyunca gerçekleşen çok sayıdaki programa davet edilmesine rağmen hiç iştirak etmeyen şikâyetçinin, sadece dosyada konu olan 25 Ekim 2022 tarihli açılış programına katılmış olmasıdır. Benim kamu yönetimi anlayışım, az önce de ifade ettiğim gibi, siyasi farklılıkları değil, ortak hizmet sorumluluğunu esas almaktır. Bu nedenle bugüne kadar, yine ifade ettiğim gibi, hiçbir ilçe belediye başkanıyla kişisel bir gerilim içerisinde olmadım, olmamaya da özen gösterdim. Benim telefonuma dahi dönüş yapılmamasına rağmen ben her başkanın, her kişinin telefonuna dahi en hızlı şekilde dönmeyi en üst seviyede nezaket değil, sorumluluk olarak gördüm. İstanbul'un 39 ilçesinin tamamına eşit hizmet götürmek ve tüm yerel yöneticilerle yapıcı ilişkiler kurmak için çalıştım. Dosyaya konu olan olayın değerlendirilmesinde de bu yaklaşımımın ve taraflar arasındaki ilişkinin genel seyrinin dikkate alınmasının önemli olduğunu düşünüyorum."

"Söz hakkını sonuna kadar kullandı, konuşmasını bölenleri kendim sakinleştirdim"

İmamoğlu, 25 Ekim 2022'deki Tuzla İleri Biyolojik Arıtma Tesisi açılışında yaşananları da anlattı:

"Sayın Yargıç, olay günü Tuzla İleri Biyolojik Arıtma Tesisi açılışındaydık. Davetlim, şikâyetçi, kürsüye çıkıp tesise emeği geçenlerin ismini dahi anmaktan kısıtlı olarak kaçındığı, hitap ettiği kalabalığın tepki meyli göstereceğini bile bile ağır eleştirilerle dolu bir konuşma yaptı. Benden önce görev yapan insanların ta 20-25 yıl öncesine dönerek isimlerini andı. Benim için hiçbir mahsuru yok, ben de anmaktan keyif alırdım, onur duyardım. Ama benim ismimi dahi anmamıştır. Ben, bir Büyükşehir Belediye Başkanı olarak onun konuşmasını bölenleri kendim, bizzat ayağa kalkarak kalabalığı susturmaya ve "Lütfen yapmayın" demeye gayret ettim ve sakinleştirdim. Kendisi söz hakkını sonuna kadar kullandı."

"Esasen söz hakkı mı, bu da tartışılır. Çünkü bu tür açılışlarda ben, dediğim gibi, hiç davet edilmemişken, gittiğim ilçelerde davet ettiğim ilçe belediye başkanlarına, yine siyasi partisine bakmaksızın, mutlaka benden önceki son konuşmacı olarak onlara söz hakkı vererek duygu, düşüncelerini ifade etmelerine fırsat tanıdım. Bunu da yine bir nezaket değil, topluma karşı sorumluluk olarak yaptık. BBu nezaketsizliği yaşadım' diye de bundan kaçınmadım. Ondan sonra devam ettiğim birçok ilçede yaptığım her açılışta yine her ilçe belediye başkanına o söz hakkını vermeye devam ettim."

"Milletin sabrını zorlayacak şekilde bir dil kullandı, beni dinleme nezaketini dahi göstermedi"

İmamoğlu, Yazıcı'nın konuşmasının ardından yaşananları şöyle anlattı:

"Ancak bu kişi söz hakkını sonuna kadar kullandı, milletin sabrını zorlayacak şekilde bir dil kullandı ve hatta ben kürsüye çıktığım an, yani sıra konuşma sırası bana geldiğinde ben kürsüye yürüyerek çıktığım an, kendisi beni dinleme nezaketini dahi göstermeden salonu terk etmeye kalkıştı. Yani provokasyonun son halkası da buydu. Anlattığım tüm bu hususlar görüntülerde zaten sabittir. Takdir edersiniz ki bir belediye başkanının ev sahibi olduğu bir törende, diğer belediye başkanını dinlemeden salonu terk etmesi gerçekten ağır bir nezaketsizliktir."

"Bu kadar aleni biçimde yapılan saygısızlığa karşı alanda büyük bir tepki oluştu"

İmamoğlu, olay sırasında kalabalığı sakinleştirmek amacıyla konuştuğunu belirtti:

"Nitekim bu kadar aleni biçimde yapılan saygısızlığa karşı alanda büyük bir tepki oluşmuş, ortam gerilmiştir. Ben, bu esnada şikayetçinin şahsına hakaret etmek için değil, tamamen galeyana gelen vatandaşları sakinleştirmek ve taşkınlığı önlemek amacıyla şu sözleri sarf ettim: 'Arkadaşlar, o arkadaş buraya germeye gelmiş. Siz bırakın. Sakin, sakin... Nezaketsizlik... Bakın arkadaşlar, müsaade edin lütfen. Bakın, provokasyona gelmeyin, ilgilenmeyin. Kötü söz sahibine aittir.' O esnada vatandaşa, konuşmama başlayamadan mikrofonda söylediğim sözler bunlardır."

"Aracına en sağlıklı şekilde binmesi için ona yine benim güvenlik görevlilerim eşlik etti"

İmamoğlu, olayın ardından Yazıcı'nın güvenlik görevlileri eşliğinde aracına götürüldüğünü söyledi:

"Kaldı ki o esnada şikâyetçiyi kendi aracına bindirmek üzere onun etrafına kalkan olup -ki vatandaş olduğu yerden bağırıyordu, yani onun peşine koşan da çok fazla yoktu- aracına en sağlıklı şekilde binmesi için ona yine benim güvenlik görevlilerim eşlik ederek arabasına binmesine vesile olmuştur. İddianame bu sözleri, sanki konuşmamın sonraki bölümlerinde yer alan siyasi eleştirilerle birleşikmiş gibi, art niyetli bir virgülle bağlayarak kurgulamıştır. Kaldı ki bunlar görüntülerde çok açık ortadadır. Muhtemelen mahkeme bunları izlemiştir ve o yönde hakkımda beraat kararı vermiştir. Yani durum çok alenidir. Görüntülerde, seslenişte her şeyde sabittir. Yine şunu da ifade edeyim; mesela kullandığım 'nezaketsiz' lafı, diğer sözlerimden dakikalar önce kalabalığı yatıştırmaya çalışırken, bizzat şikayetçinin hiçbir şekilde dinlemeyi tercih etmeden, bu adaptan yoksun eylemine yönelik söylenmiş bir sözdür."

"Yapılan nezaketsizliği orada anlatacak kadar seviyesi düşük bir insan değilim"

İmamoğlu, iddianamede yer alan "Cebimizdeki paraları aldınız, yüzde 50'sini çaldınız" sözlerinin Şadi Yazıcı'ya yönelik olmadığını savundu:

"Gelelim iddianamede bana atfedilen diğer haksız suçlamaya; yani 'Cebimizdeki paraları aldınız, yüzde 50'sini çaldınız' sözlerine. Sayın Yargıç, müştekinin konuşmasını bitirmesiyle benim bu sözleri sarf etmem arasında tam 10 dakikadan fazla bir süre, bambaşka bir bağlam vardır. Ben, o gün bana yapılan bu nezaketsizliği, yaptığım çok önemli açılışta milletimize hitap ederken zihnime koyup, onu orada anlatacak kadar seviyesi düşük bir insan değilim. Konu kapanmıştır ve gitmiştir. Konuşmamın sonraki bölümünde hedefim, açıkça isimlerini zikrederek seslendiğim hükümetin ekonomik politikaları ve Genel Başkan Yardımcılarıdır. Ve konuşmamda aslında bunların temelinde de zikrederek ifade ediyorum zaten. Müştekinin orada benim muhatabım olma şansı yok zaten. Yani konu da özne de farklıdır."

"İddianamede cümlelerim kesilerek..."

İmamoğlu, sözlerinin bağlamından koparıldığını öne sürerek savunmasını şöyle sürdürdü:

"Ben, o kürsüde İstanbul halkının hakkını savundum. 'Üç ayı bizden çaldınız' derken 2019 yerel seçimlerinin haksız ve hukuksuz yere 86 milyon insanın şahitliğinde iptal edilmesiyle göreve başlamamızın üç ay geciktirilmesini, yani İstanbul halkının üç ayının gasp edilmesini kastettim. 'Cebimizdeki paraları da aldınız, yüzde 50'sini çaldınız' derken, bütçemizi yaptığımız dönemde ağır ekonomik krizin gereği yüzde 48 olan enflasyonun o konuşmayı yaptığım ay itibarıyla yüzde 85'lere fırlamasını, yani kötü ekonomi yönetimi yüzünden İBB bütçesinin, vatandaşın cebindeki paranın alım gücünün yarı yarıya erimesini, enflasyon yoluyla bu paranın adeta çalınmasını eleştirdim. Tümüyle ekonomik bir durumdan söz etmeme rağmen, iddianamede cümlelerim kesilerek, sanki müştekinin şahsından ve onun adi bir hırsızlık veya yolsuzluk yaptığından bahsediyormuşum gibi aktarılmıştır."

"Siyasi bir eleştiride de bulunamayacak mıyız?"

İmamoğlu, sözlerinin siyasi eleştiri kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini savundu:

"Konuşmamın bu bölümünde tamamen genel siyasete geçilmiş, genel siyasetten sorumlu Genel Başkan Yardımcılarına, yani muhatap olduğum Genel Başkan Yardımcılarına atıfta bulunulmuş ve konu olarak da genel siyasetten ve ekonomiden bahsedilmiştir. Biz siyasi bir eleştiride de bulunamayacak mıyız? Tabii ki bulunuruz. Dün belediye başkanı olanlara hak olan, bana neden olmasın? Tümüyle siyasi eleştiridir ve genel siyasete dayalı bir konuşma metnidir.

Konuşmamın yine aynı bölümünde tam 19 kez "siz" diyerek, "çaldınız", "aldınız" diyerek çoğul şahıs eki kullandım. Yani tekrar ifade edeyim; konum ve muhatabım orayı nezaketsiz bir biçimde terk eden şikayetçi asla değildir. Muhatap da almam zaten. Bu olaydan sonra da almadım. Yani bu konuyu muhatap edip, onun defalarca bu süreci kaşımasına rağmen tek bir kez dahi muhatap almadım. Hiçbir cümlemde şikayetçinin şahsına yönelik bir hırsızlık suçlaması yoktur. Somut bir fiil isnadı bulunmamaktadır. Dediğim gibi, konu Şadi Yazıcı değildir ki. Yüksek mahkemelerin kararlarında da defalarca vurgulandığı gibi sözler söylendiği bağlamdan koparılamaz ve siyasi eleştiri kapsamındaki ifadeler kişisel hakaret olarak çarpıtılamaz."

"Sayın Yargıç, şunu da belirtmek isterim; olay günü benim açılıştaki konuşma sürem —burası önemli— tam 23 dakika 34 saniye. Konuşmamın içeriğini, insanları sakinleştirme çabamı yukarıda da anlattım. O haliyle, yani bir bölümünü burada harcamış olmama rağmen, konuşmamın süresi 23 dakika 34 saniye. Ancak bir açılış programında nezaket gereği söz hakkı verdiğim, daha önceki hiçbir uygulamada olmayan, kendi partisine bile söz hakkı verilmeyen Büyükşehir Belediyesi açılışlarının tam tersine, seçilmiş insanlara o nezaketi gösteren, o değeri veren —milletten dolayı, kimsenin şahsıyla ilgili değil— bu nezaketin ilavesini söylüyorum; ben bunu bir demokrasi aşığı olarak sorumluluk kabul ederek veren bir kişiyim. Buna rağmen, bu nezakete rağmen o kişinin, yani şikayetçinin konuşma süresi tam 19 dakika 17 saniye. Yani benim kadar konuştu. Çünkü amacı orada bir nezaket konuşması değildi. Kendisi 19 dakika boyunca konuşmuş, ancak hiçbir İBB emekçisinin, ben dahi açılışı yapan İSKİ'nin yöneticisinin ismini dahi anmamış; yapılan yatırıma dair değil, 19 dakika boyunca ağır eleştiriler eşliğinde kışkırtma yaratmıştır.

Ancak şunu da belirtmem gerekir; kendisinin bu tavrına hiç şaşırmadım. Şikayetçinin Tuzla Belediye Başkanlığı süresince odağında ben vardım. Belli ki kendisine siyasi bir hedef koymuş. O siyasi hedef doğrultusunda bulunduğu sistem gereği bir kişiye yaranmak adına, sistemin başında olan o bir kişiye, Ankara'ya yaranmak adına; YouTube kanalında, katıldığı programlarda, sosyal medyada özel çalışmalarla çok kez kendisinin beni hedef aldığı geçmiş kayıtlarda ortadadır. Nezaketsiz söylemlerden, iftiralardan da hiç kaçınmadı. Açıkçası hayli kaba idi. Ama ben yine de kendisini hiçbir zaman muhatap almadım. Tek bir cevabım dahi olmamıştır bugüne kadar.

Sonuç olarak ben, Türkiye'nin en büyük şehrinin seçilmiş Belediye Başkanı olarak, halkımın yaşadığı ekonomik sıkıntıları ve maruz kaldığımız siyasi haksızlıkları yüksek sesle dile getirmekle mükellefim. Şikayetçinin olay günü kışkırtıcı ve nezaketsiz tutumuna karşı gösterdiğim yatıştırıcı tavır, iddianamede tam tersi bir şekilde halkı kin ve düşmanlığa tahrik ve hakaret gibi gösterilmeye —ben bu tariflere alıştım— büyük üzüntüyle ifade ediyorum, alıştım, utanç duyuyorum. İddia makamlarının bu şekilde beni hedef almasından utanç duyuyorum. Ve bütün bu şekilde tariflenen, iddia edilen hususlarda da yazanları kınıyorum ve bunun siyasi saiklerle yapıldığının da altını çiziyorum. Ortada şikayetçinin şahsına yönelik bir hakaret veya suç kastı yoktur.

İmamoğlu savunmasında geçmişte yaşadığı olayları da anlattı

İmamoğlu, siyasi hayatı boyunca farklı kamu görevlileriyle yaşadığını belirttiği sorunları anlatarak, buna rağmen hizmet üretmeye devam ettiğini söyledi:

"Sayın Yargıç, hayatım boyunca siyaseti kavga ederek değil, insanlarla konuşarak yaptım. Görev yaptığım her yerde kapıları kapatan değil, kapıları açan oldum. Yine İlçe Belediye Başkanı olduğum gün de böyleydi, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olduğum gün de. O zaman da aynı kışkırtıcı ve kötü süreçleri yaşadım, nezaketsizlikleri yaşadım. Ne yazık ki bu nezaketsizlik sadece rakip siyasi partinin mesul insanlarıyla ilgili değil, aynı zamanda kamu görevinde bulunan insanlar tarafından da bana bu tür nezaketsizlikler yapıldı ama ben hiçbir zaman olumlu tavrımı ve insanlarla kavga ederek değil, konuşarak, istişare ederek süreç yönetmeyi kendime ilke edinmeye devam ettim.

Beylikdüzü'nde açtığımız mesela her eserde devletimizi yanımızda görmek istedik. Karakol açtık, Emniyet Müdürü gelmedi. Karakol açtık. Yani İstanbul'un en büyük karakollarından birini, emniyet müdürlüğü olacak büyüklükte karakol yaptık, açtık; Emniyet Müdürü gelmedi. Daha vahimini söyleyeyim mi? Açılışta tek bir polis bile yoktu. Polis olmadan karakol açılır mı? Vallahi açtık. Camii açtık, müftü gelmedi, imam gelmedi, müezzin gelmedi. Okul açtık, bakan gelmedi. Millî Eğitim Müdürü gelmedi, Vali gelmedi, Kaymakam gelmedi. Bir tane okul açmadık, çok okul açtık. Gelmedi. Elazığ'da açtık, Büyükşehir Belediye Başkanı olduğumda. Temel atma törenini yaptık, ben vardım, gelmedi. Açılışı yapıldı, ben tutsaktım, yine kimse gelmedi. Hatta öyle ki yaptığımız okulun açılışını yapmamız bile uygun görülmedi. Açılış yapmamızı engellemek için her şey yapıldı. Kayıtlarda, belgelerde var.

Ama ben bütün bunlara rağmen küskünlük üretmeden hizmet üretmeye ve insanlarımıza en doğru işleri yaparak, projeleri yaparak insanlarımıza bu hizmetleri açmaya gayret ettik. Hatay'da okul yaptık, o depremin acı ortamında dahi o devletimizin temsilcileri oraya katılamadı. Niye? Çünkü Cumhuriyet Halk Partili o dönemde bir belediye başkanı açılış yapıyor. Oraya bir kaymakam gelemez, cıs, yanar! Vali gelemez, cıs, yanar! Bunların hepsinin bugünkü duruşmayla ilgisi vardır. Türkiye'nin geldiği durum budur. O kişinin de düştüğü durumun esasen temelinde bu anlayış vardır.

Dedim ya, bütün bunlara rağmen küskünlük üretmeden hizmet etmeye devam ettik. Hâlâ da arkadaşlarım aynen bu duruşla hizmet etmeye ve görevlerini yapmaya devam ediyor. Burada kıymetli İBB Başkan Vekilimiz de var. Aynı anlayışla, rövanş değil, millete hizmet anlayışıyla, aynı nezaketle, aynı davetleri yaparak, gelmese de davet etmeye devam ederek süreçlerimiz devam etmektedir. Az önce ifade ettiğim gibi göreve başlar başlamaz 39 ilçe başkanıyla aynı seviyede, tek tek ziyaret ederek; iki kez, üç kez, dört kez ziyaret ederek siyasi görüşüne bakmadan onlar ile iş ürettim."

2 yıl 1 ay hapis cezası

Duruşma savcısı, İmamoğlu'nun "hakaret" suçundan 3 ay 15 günden 2 yıl 4 aya kadar hapisle cezalandırılmasını talep etti.

İstanbul 16. Asliye Ceza Mahkemesi, Ekrem İmamoğlu'nun "hakaret" suçundan 2 yıl 1 ay hapisle cezalandırılmasına karar verdi.

İmamoğlu hakkında verilen "siyasi yasak" kararının istinaf aşamasında bozulmaması halinde karar kesinleşecek ve İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı için meclis üyeleri arasında yeniden seçim yapılması gündeme gelecek.

İLGİLİ HABERLER