İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu, TBMM Genel Kurulu'nda görüşülen çerçeve yasa teklifine ilişkin partisinin tutumunu açıkladı. Teklifin terör örgütüyle ilgili hukuki düzenlemeler içerdiğini savunan Dervişoğlu, İYİ Parti'nin oylamada "hayır" oyu kullanacağını söyledi.
Dervişoğlu, teklifin hazırlanma sürecini, içeriğini ve uygulanmasına ilişkin öngörülen mekanizmaları eleştirirken, düzenlemenin mağdurların beklentilerini karşılamadığını savundu. İYİ Parti lideri, konuşmasında "Terörsüz Türkiye" sürecine ve teklifin anayasal boyutuna ilişkin değerlendirmelerde de bulundu.
Dervişoğlu'ndan çerçeve yasa için sert eleştiriler
Komisyon sürecinin ardından Genel Kurul'a gelen teklif hakkında kürsüde konuşan Dervişoğlu, açıklamalarında şu ifadeleri kullandı:
“Devlet, bir binaya benzer. O binanın harcı adalet, kolonları Anayasa, çatısı ise millî egemenliktir. Bugün bu kürsüden bir kez daha ifade ediyorum: Bu iktidar, elinde tuttuğu yetkiyi, bir yapım ruhsatı gibi değil, devleti içten içe çürüten bir tadilat ruhsatı gibi kullanmaktadır. Bu süreç boyunca ne yapıldığını, millet çok iyi gördü... Biz de ilk günden beri, haftalar süren komisyonculuk oyununun, süslü kelimelerin, büyük lafların ve kirli propagandaların arkasındaki, iç ve dış emellerin ne olduğunu, ne yaşandığını, Türk milletine her vesileyle anlattık.
Nihayetinde bu kanun teklifi, İmralı’daki terör hükümlüsünün onayından geçerken, Türk milletinden gizlendi, hatta imzalayanlar dahi içerikten habersizdi. Şimdi, bu kanun teklifini, TBMM mi hazırlamıştır ki, onun onayına sunulmaktadır? Meclis, sürecin başındaki gibi, sadece bir tescil makamına indirgenmiştir. Türk milletinin hüküm mührü, onun bilgisi ve rızası dışında, cebren kullanılmıştır.
Dünyada silahlı örgütlerin sona erdirilmesi süreçleri, uluslararası literatürde “DDR”, Yani silahsızlanma-dağılma - entegrasyon olarak bilinen bir sıralamayla yürütülür. Önce silahın, doğrulanabilir biçimde, toplanıp imha edilmesi, sonra komuta kademesinin fiilen çözülmesi ve ancak bunlardan sonra, hukuki adımların atılması gelir. Kolombiya, Kuzey İrlanda, İspanya, Endonezya, Güney Afrika hangisine bakarsanız bakın, bunların hiçbirinde yasal düzenleme ve ceza indirimleri, silahsızlanmanın nesnel biçimde doğrulanmasından önce yapılmamıştır. Denetleyen de yürütme değil, bağımsız bir yargı ya da yarı-yargısal organdır. Yasal adım bir ödüldür ve önce hak edilir, sonra verilir.
Silahsızlanma-Dağılma-Entegrasyon sıralaması, bu yasal düzenlemede fiilen tersine çevrilmiştir. Önce hukuki kazanım verilmekte, belirsiz bir gelecekte de silahsızlanma, vaat hâline gelmektedir. Bu yöntem devleti, örgüt karşısında neredeyse eşit bir “sözleşmeci taraf” konumuna getirmiştir. Meselenin sosyolojisine, jeopolitiğine ve tarihsel boyutuna hiç girmiyorum bile. Elbette ki biz, bir terör örgütünün silahsızlandırılmasına ve tasfiyesine itiraz etmiyoruz. Ama sizin yaptığınız bu değildir. Meclisimizin tek adam rejiminde zaten yıpranan itibarının bile isteye yer ile yeksan edilmesidir. Devletin asla sarsılmaması gereken konumuna halel getirilmesidir. İmza atanlara ve oy vereceklere soruyorum: Denetleyemeyeceğiniz, hatta yürürlüğe girmesini dahi sağlayamayacağınız bir yasayla, tek bir kişiye daha fazla yetki ve daha az sorumluk verdiğinizi anlamıyor musunuz? Bundan herhangi bir endişe duymuyor musunuz?
Bu sürecin günahına ortak edilmek dışında, bu Meclis’in bu süreçteki yeri nedir? Bu vesile ile sadece komisyonda değil, sürecin başından itibaren milletimizin onurunu, gururunu, hukukunu koruyan dava arkadaşlarıma, İyi Parti Parlamento Grubu’na teşekkürlerimi sunuyorum. Hepsiyle iftihar ediyorum. Ben onlardan razıyım, Allah da onlardan razı olsun!
Büyük Türk milleti bilmelidir ki; bugün tüm laf cambazlıklarının geldiği noktada, 50 yıllık terör örgütü PKK’nın Avrupa’daki uyuşturucu baronları, Kandil ve etrafındaki kiralık katilleri affedilmek ve siyasete kazandırılmak istenmektedir. Çerçevenin içindeki tablo bundan ibarettir. Bu sürece kim ne isim vermek istiyorsa versin; bizim için bunun adı, millî kimliğimize ve Cumhuriyetimize karşı girişilen büyük bir kalkışmadır!
Bu neden bir kalkışmadır, söyleyeyim: Sürekli 'Kürt sorunu' dediğiniz ama altını bir türlü dolduramadığınız mesele var ya; işte siz, sorunun öznesi yaptığınız Kürtleri PKK ile eşitlemeye çalıştığınız için bir kalkışmadır! Milletimiz o eşsiz ferasetiyle bu oyuna gelmemişken, Kürt ile PKK’nın bir arada anılmasına asla müsaade etmemişken, çalakalem hazırladığınız bu metinle Kürt’ü ve PKK’yı yan yana getirmeye yeltendiğiniz için bir kalkışmadır! Terörsüz Türkiye diye yola çıkıp İmralı’daki müebbetlik hükümlüyü Kürtlere kayyum atamaya çalıştığınız için kalkışmadır.
Biz 'Cumhuriyet' dedikçe siz imtiyaz heveslerinizle ona saldırdınız. O imtiyazlarınıza da 'eşit yurttaşlık' kulpu taktınız. Derdiniz, etnik ayrımcılığın hukukileşmesinden başka bir şey değildir. Çünkü siz, Cumhuriyet’in kanunla eşitlediği Kürt’ün değil; o eşitlikle imtiyazlarını kaybeden zorba ağaların yoldaşısınız… Din ve kimlik bezirganlarının yoldaşısınız… Bu yüzden bu iktidarın kanatları altına giriyor, feodal özlemlerinizle onların hanedan heveslerine ram oluyorsunuz.
Amaç, Türk milletini güçsüz, çaresiz ve seçeneksiz olduğuna inandırmaktır. Amaç, Erdoğan’ın ömür boyu Cumhurbaşkanı kalabilmesinin önünü açmaktır. Bu süreci her derde deva bir ilaç gibi satmak için demokrasi, hukuk, dayanışma laflarının yanında dünyanın ve bölgemizin değişen dinamiklerinden söz ediyorlar. Erdoğan’ın dünya liderliğinden, Trump’ın dostluğundan bahsediyorlar. Trump’ın diğer dostu Netanyahu’nun emellerini anlatıyor, karşıymış gibi yapıyorlar. Türk milletine ve Orta Doğu’ya yeni bir kölelik rejimi öneren, sömürge valisi kılıklı büyükelçinin demeçlerini kendi sözleriymiş gibi tekrarlıyorlar.
'Dünya değişiyor' diyorlar; doğrudur, ama onların iddia ettiğinin tersine değişiyor. Küreselleşme zayıflıyor, millî devletler yeniden güçleniyor. Bu teklifi hazırlayan zihniyetin beklediği gibi millî sınırlar anlamsızlaşmıyor, tam tersine belirginleşiyor. Millî kimlikleri parçalayan, siyaseti etnik ve mezhepsel bir mücadeleye indirgeyen zihniyet dünyanın her yerinde mağlup oluyor. Ayrıştıran değil birleştiren, millî kimliği güçlendiren yeni bir siyasi merkez doğuyor. Yani Cumhuriyetimizin 103 sene önce gerçekleştirdiği bu olağanüstü başarıyı birçok ülke daha yeni yeni kavrıyor. Sizin ise asla kıymetini bilmediğiniz şey budur! Bu gerçeği görmeyenler ülkelerine güvensizlik dışında bir şey veremiyor. Ve siz, tam da böyle bir dönemde üniter, millî, laik devletimizi tasfiye etmeye çalışıyor; bunu da 'Türkiye’nin hayrına' diye pazarlıyorsunuz.
Sorarım size: Öcalan denilen katilin ortaklığına muhtaç kalınan bir işten nasıl bir hayır çıkar? Bir başka soru da şudur: O katili makbul bir siyaset gurusu gibi yanınıza kimler monte etmiştir?
Bir kanun teklifi hazırlıyorsunuz. Bu kanun teröristlerden ve terör örgütü mensuplarından başka kimin işine yarıyor, hiç düşündünüz mü? Onlara özgürlükten ve imtiyazdan gayri vatandaşa ne getiriyor, hiç hesap yaptınız mı? Diyarbakırlıya, Vanlıya, Batmanlıya, Hakkariliye iş mi veriyor? Şırnaklıya, Bingöllüye, Bitlisliye, Siirtliye ekmek mi kazandırıyor? Urfalının, Mardinlinin, Muşlunun tarlasındaki bereketi mi artırıyor? Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da yaşayan gençlere umut mu yeşertiyor? Neyin açılımı bu, hiç kendi kendinize sordunuz mu?
Sonra bize dönüp diyorsunuz ki: 'Sadece karşı çıkıyorsunuz, bir çözüm sunmuyorsunuz.' Çözüm işte ve ekmektedir. Çözüm eğitimdedir. Çözüm düşmanlıkta değil, kardeşliktedir. Çözüm tarlalardaki berekettedir; fabrikaların bacalarındadır, istihdamdadır. Çözüm huzurda, refahta, mutluluktadır.
İlk günden beri söylüyorum: Bu memleketin hiçbir evladını kendimden ayrı görmüyorum. Kim neyin hesabını yaparsa yapsın; ben sadece doğuda değil, Ankara’nın batısında yaşayan milyonlarca Kürt kardeşimin de hakkı ve hukuku için bir savunma hattı kuruyorum. Kardeşliği savunuyorum, hukuku savunuyorum, adaleti savunuyorum, Cumhuriyeti ve onun değerlerini savunuyorum. Millet olmanın etnik işaretlemelerle değil, vatandaşlık hukukuyla mümkün olabileceğini anlatmaya çalışıyorum. Bunu doğuda da batıda da aynı dil ve üslupla dile getiriyorum. Meclis’in kürsüsünde ne anlatıyorsam Diyarbakır barosunda ve ticaret odasında da aynı şeyi söylüyorum.
Kıymetli milletvekilleri; biz ne kadar halis niyetli olursak olalım, bu teklifte daha ilk cümleden kıyım başlıyor. Anayasa’nın 5. maddesine atıf yapmışlar, kopyalayıp yapıştırmışlar; ancak tamamını değil. Çünkü içinden bir kelime çıkarılmış. Tek bir kelime… Bilin bakalım hangisi? 'Türk milleti' dememiş, sadece 'millet' demişler. Türk’ün inkârına buradan başlamışlar. İşte sorun da tam olarak buradadır. Kalkışmanın hedefi, milletin vasfı olan Türklüktür. Hedefteki; Türkiye Cumhuriyeti devletini kuran, Türkiye halkını tanımlayan ve eşitleyen vasıftır.
Birinci madde ise iktidarın iç ve dış politik ajandalarının kesişimini anlatmaktadır. Burada 15 yıllık Suriye bataklığının acı sonuçlarından İran’a kadar uzanan coğrafyanın açmazları vardır. Anayasa’yı sürekli ihlal eden iktidarın bu kez de Anayasa’ya karşı hilesini, kısa ve orta vadeli hedefleri için yapabileceklerini görüyoruz. Bunlardan biri, PKK/KCK terör örgütünün silah bırakması ve bunların teyit edilmesi meselesidir.
Sorum kısa, sorum net: Bu örgütün Suriye kolu kendini feshetti mi? Hayır, aksine sivil toplum kisvesi altında yaygınlaşıyor. Bu örgütün İran kolu PJAK ve bağlı yapılanmalarının silah bırakmasını sağlayabildiniz mi? Elbette ki hayır! Bu işe 'evet' diyen hiçbir Allah’ın kulu sormuyor mu kendine, 'Oralarda neden silah bırakılmıyor?' diye?
Değerli arkadaşlar, gerçek şu: PKK silah bırakmıyor, yöntem değiştiriyor. Ve iktidar ortakları da üç-beş oy uğruna, anayasa değişikliği uğruna, ömür boyu başkanlık uğruna bu kirli oyunu milletimize 'Terörsüz Türkiye' diye pazarlamaya çalışıyor. Milletimizin huzurunda tarihe not düşüyorum: Terör bitmiyor; bir yerde yine silahlandırılıyor, bir yerde devletleşiyor, bir yerde de silahla yapamadığını siyasetle yapmak üzere meşrulaştırılıyor.
Gelelim Millî Güvenlik Kurulu ve Cumhurbaşkanınca oluşturulacak 'kurul' meselesine. Bir kanunun uygulanmasını, tavsiye kararı almak dışında yetkisi olmayan bir kurulun kararına bağlamak ne demektir? Yetki, üyelerinin tamamı Cumhurbaşkanı tarafından atanan bir kurula bırakılırken Meclis’in iradesi nasıl ve nerede devreye girecektir? Bununla da kalmıyor... Bir kurul daha oluşturulacakmış. O da kanun yürürlüğe girdikten sonra terör faaliyetlerinden dolayı yapılacak soruşturma ve kovuşturmalara izin verecekmiş. Yani burada da savcılar yetkisiz kılınmaktadır. Bir suç işlenirse soruşturma için kurulun izni gerekecek; tıpkı Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkındaki Kanun'un kopyası gibi. Teröriste devlet görevlisi muamelesi yapmak, devlet idare edenin yapabileceği bir iş midir?
Ama niyet bellidir: Bu iktidar için işlenen suçlar işlerine gelmezse 'terör', işlerine gelirse 'masumiyet' olarak etiketleniyor. Dün masum olan bugün terörist, bugün terörist olan yarın masum olabiliyor. İşin özü; bu yasayla Cumhurbaşkanı’na bir de BAŞKADILIK makamı bahşediliyor.
Kanunun ayrıntılarına tam olarak girmiyorum, zaten zaman da yok; onları bölümler ve maddeler üzerinde konuşacak olan arkadaşlarım yapacaklar. Bakın, bir başka önemli nokta da şu: Bu yasa teklifinde örtülü bir amaç daha var; o da Sayın Erdoğan’ı tam yetkili ama aynı zamanda tam sorumsuz kılmak. Yarın biri çıkıp 'Bu ihaneti kim yaptı?' derse cevap ne olacak? Yasayı kim önerdi? Şu komisyon… Kim görüştü? Bu komisyon… Kim oy verdi? Şu milletvekilleri… Kim takip etti? Şu kurul… Bunları kim salıverdi? Falanca kurul…
Peki sorarım size: Hazırlatan, dikte eden, yangından mal kaçırır gibi bunu kanunlaştıran, hesabı kitabı yapan, kararı da Meclise aldıran Sayın Cumhurbaşkanı’nın sorumluluğu var mı? YOK!
Peki o zaman; millete de adalete de ne diyeceksiniz? Siz belli ki bunu da düşünmüşsünüz. 10. madde ile bu kanun kapsamında görev yapan herkese mutlak bir sorumsuzluk zırhı giydiriliyor. Ama beyhude! Hatırlayın, 12 Eylül darbecileri Anayasa'ya geçici bir madde koyup kendilerine koruma kalkanı yaptılar. Sonuç ne oldu? Devran değişti ve yargılanıp 40 yıl sonra da olsa ceza aldılar. Bunu yapan iktidar bu gerçeği görmüyor mu? Bugün kendiniz için yazdığınız koruma hükümlerinin yarın sizi hukukun önünde hesap vermekten kurtaracağını mı zannediyorsunuz? İktidarlar değişir, kanunlar değişir ama hesap değişmez. Çünkü ihanetin zamanaşımı yoktur!
Aziz milletvekilleri; şehitlerimizin hatırası, gazilerimizin hukuku, terör mağdurlarının adalet beklentisi bu kanunun neresindedir? Sürecinize kattığınız bir sus payından başka onlar sizin için ne ifade etmektedir?
Bu metin fail odaklıdır. Mağduru görmezden gelmiş, zararın tazminiyle ilgilenmemiş; yani gerçeğin ortaya çıkmasını düzenlemenin dışında bırakmıştır. Yıllarca evladının, eşinin, kardeşinin failinin cezalandırılmasını bekleyen aileler yok sayılarak dosyalar, idari bir kurulun kararıyla bir gecede kapanabilecektir.
Millî birlik, hukukun bir örgüte göre esnetilmesiyle değil; devletin meşru düzeninin tavizsiz korunmasıyla ayakta kalır. Devlet; bir grubun, bir zümrenin, bir iktidarın mülkü değildir. Devlet, Türk milletinindir. Bu Gazi Meclis, milletin helal oylarıyla kurulmuş millî egemenliğin tecelligâhıdır. Kapalı kapılar ardında şekillenen bir mutabakat, Meclisin iradesiymiş gibi önümüze getirilemez. Hepimiz bu çatı altında, Türk milletinin huzurunda bir yemin ettik: Devletin varlığını, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü koruyacağımıza dair… Üstelik de namusumuz üzerine ant içtik. Bu kürsüde sizler de okudunuz onu.
Sormak zorundayım: O yemini ettikten sonra hiç mi 'Yeminimin gereğini yapabilecek miyim?' diye dertlenmediniz? Bu teklifin altına imza atarken, komisyonda 'evet' oyu verirken bir kez olsun o yemin hiç mi aklınıza gelmedi? Peki bugün burada o yemini bile bile çiğneyecek misiniz? Bu teklife 'evet' mi diyeceksiniz?
Biz, hayır diyeceğiz. Tarihin doğru yerinde duracağız. Milletimizin huzurunda, namusumuz ve şerefimiz üzerine ettiğimiz yeminimize sadık kalacağız.
Değerli milletvekilleri; tesadüf değil, ancak tevafuk olarak hatırlanmalıdır ki 106 yıl önce bugün, 10 Ağustos 1920 yılında Sevr denilen o teslimiyet belgesi imzalanırken dönemin İstanbul hükümeti ve mütareke basını devleti tasfiye eden o metni 'Artık kan dursun' diyerek alkışlamıştı. O gün Anadolu’da Millî Mücadele’yi ve Misak-ı Millî’yi savunanlar 'marjinal' ve 'kanun tanımaz' ilan edilmişti. Ama bu Cumhuriyeti kuran o gün alkışlanan iktidar sahipleri değil, o gün horlanan o bir avuç kahramandı.
106 yıl sonra bugün de bu Genel Kurul’da aynı sınavdan geçiyoruz. Tarih, çoğunluğun o gün yaptığı alkışları değil; hakikatin yanında duranların sesini yazdı. Ve emin olun bundan sonra da tarih, neye mal olacağını bilmeden veya umursamadan emirle el kaldıranları değil; doğru zamanda doğru kararı verenleri yüceltip yazacaktır.
Hiçbir aklı başında memleket, dış tehditlere karşı önlem almak için içindeki yurttaşlık düzenini değiştiremez, sarsamaz, yıkamaz. İşte süreciniz bu sebeple de bir ihanettir.
Son sözümü, yüreğimdeki ferahlıkla, Büyük Türk milletinin gözünün içine baka baka söylüyorum: Biz şu an siyaset yapmıyoruz. Bizim yaptığımız, namusumuz üzerine ettiğimiz yemine sadakattir. Türk milletinin şanlı tarihinin, kutlu varlığının bekçisi ve sözcüsü olmaktan başka gayemiz; Cumhuriyetimizin ve milletimizin yaşamasından başka sevdamız yoktur. Oy çoğunluğun, hüküm tarihin, son söz de büyük Türk milletinindir!
Genel Kurulu saygılarımla selamlıyorum.