Lemi Özgen

Lemi Özgen


O, mavi atların ressamıydı

O, mavi atların ressamıydı

Nazım Hikmet, Kuvayi Milliye’nin Üçüncü Babında Arhavili İsmail’i anlatırken, bu ölümüne ve onurlu savaşa katılan atları da yazar ve “Beygirler çirkindiler, bakımsızdılar, hasta bir fundalıktan yüksek değillerdi. Fakat bozkırda kişneyip köpürmeden, sabırlı ve doludizgin koşmasını biliyorlardı” der.

Yıllar sonra bu güzelim Türkiye’yi adam gibi, insan gibi, ayrısız gayrısız seven biri, oturdu bu Kuvayi Milliye atlarını çizdi. Onları yalım yalım maviye boyadı. Öyle bir boyadı ki, onlar at olmaktan çıkıp, umudun ve dayanmanın bir simgesi olup çıktılar.

16 Ekim 2003’te kaybettiğimiz Avni Arbaş’tı bu ressam. O, mavi atların, hayal çiçeklerinin, sisli Salacak sahillerinin ressamıydı. Anadolu’ya ve Anadolu insanına vurgundu. Balıkçıları çizdi, Asmalı Mescit’te bir sigara içimi soluklanan sırt hamallarını çizdi. Doğadan hiç kopmadı. “Ölüdoğa diye bir şey yok, hiçbir şey ölü değildir. Benim resmettiğim çiçekler doğadan kopya edilmemiştir. Onlar düşüncemin ürünüdür” diyordu.

Bir Kuvayi Milliye subayının oğlu

Avni Arbaş 1919’da İstanbul’da doğdu. Babası Kuvayi Milliye subaylarından süvari albay Mehmet Nuri Bey’di. Bir süre Aydın ve Sivas’ta yaşayan Arbaş, babasının ölümünden sonra kendisi de bir ressam olan annesi Rana Hanım’la birlikte İstanbul’a geldi. Galatasaray Lisesi’ne yazıldı.

Anne ve babasından aldığı ilk resim derslerini lise yıllarında geliştirdi. Güzel Sanatlar Akademisi’ne girdi. İbrahim Safi, Leopold Levy, İbrahim Çallı, Naci Kalmukoğlu’nun atölyelerinde sabahladı.

Zamanın CHP iktidarı, onu bir çok ressamla birlikte memleket resimleri yapması için Anadolu’ya gönderdi. Payına Siirt düştü. Burada gördüğü yoksul Anadolu’yu yıllar sonra Mahmut Makal’ın “Bizim Köy”ünü resmederken kullandı.

Ressam kısmı Paris’i sever

II. Dünya Savaşı bittikten sonra Fransız Hükümetinden aldığı bir bursla Paris’e gitti. Burada tam 37 yıl kalacağını o zamanlar bilmiyordu tabii. Eşi Zerrin’i burada kaybetti. Yıllarca göremeyeceği kızını İstanbul’a göndermek zorunda kaldı.

Acılarını tuvallere gömdü. Paris’ten gönderdiği resimler, Adalet Cimcoz’un Maya Galerisi’nde sergilendi. Paris’te Anadolu’yu anlatan sergiler açtı. Portre ressamlığında ustalaştı. Yolu zaman zaman Paris’e düşen Nazım’ın krokilerini, desenlerini çizdi. Picasso, Tristian Tzara, Aragon, Abidin Dino, Fikret Mualla ile dostluklar kurdu. Paris'te’tanınmış ve saygın bir ressam olmuştu artık.

Türkiye’yi sevmenin cezası

O, Paris’te gece gündüz Türkiye’yi düşünüyor, Türkiye’ye olan sevgisini anlatıyordu. Ama devlet onu sevmiyordu. Fikirleri, Nazım’la olan dostluğu devleti ürkütmüştü.

Askerliğini yapmadığı gerekçesiyle vatandaşlıktan çıkarıldı. Hayatı boyunca kendini “Türk ressamı” olarak tanıtan Arbaş, 1977’de ülkesine döndüğünde “vatansız” ilan edildi. Yıllarca uğraşıp çabaladıktan sonra ancak kavuşabildi Türk vatandaşlığına.

Ayrı kaldığı uzun yıllar boyunca Anadolu’nun renklerini, kokularını, havasını ve suyunu çizen Arbaş, Türkiye’ye döndükten sonra da aynı yolu sürdürdü. Boğaz’ın ve Marmara’nın sürekli değişen ışığını, balıklarını, balıkçılarını, meyvelerini, çiçeklerini mercan mercan boyadı.

Hep “Ben bildiğimi çizerim” dedi. Gördüğü şey neyse onu çizip boyadı. Manolyaları çizdi, manolya simgelerini değil.

Öğretmen tabiattır

Heyecanlarını, sevgilerini, tutkularını, isyan ve özlemlerini döktü tuvallere. Öğretmeni tabiattı. Nerede yaşadıysa oranın kırlarını, insanlarını, sokaklarını, denizlerini çizdi.

Bir de atları çizdi. Atlar onun yakasını da fırçasını da bırakmadı. Son resimlerinden birindeki kılıçlı bir atlıyı anlatırken, “Atlar gericiliğe karşı savaşır. Dağlarda, kırlarda koşan tüm atlar benim artık. Resimlerimdeki atlar özgürlüğün, tabiata yakın olmanın, kahramanlığın ifadesidir” diyordu.

Mavili resimler

Avni Arbaş, insanların artık hayal kurmaya zaman ayırmadıklarını biliyordu ve resimleriyle insanları hayal kurmaya çağırıyordu. Onun için diğer ressamlardan daha fazla uğraşıp, sade ve basit resimler yapıyordu.

Cafcaflı resimleri sevmiyordu. Sadelikte o kadar ileri gitti ki, bir gün hikayeci Zeyyat Selimoğlu ona, “Görenler resimlerini bitmemiş sanacaklar” diye takıldı.

Umursamadı. Onun istediği, insanların resimle birlikte yaşayabilmeleri, resimle dost olabilmeleriydi.

Renklerin karmaşık dünyasında kendi bildiği yoldan gitmeyi sürdürdü. Maviye boyanmış resimler yapmaya devam etti.

Sonra da Foça’da sisli bir sonbahar sabahı, mavi mavi boyadığı atlardan birine binip, mavi ve başka bir dünyaya doğru yola çıktı.

Atlar ve maviler öksüz kaldı...  

Yorum Yazın

Ana Sayfa
Web TV
Foto Galeri
Yazarlar