İnönü Alpat

İnönü Alpat


Fenerbahçe “eski” Türkiye’dir

Fenerbahçe “eski” Türkiye’dir

Karl Marks “ileriye, iyiye dönen tarihin tekerleği”nden söz ettiğinden, Nâzım Hikmet “anlamak gideni ve gelmekte olanı” dediğinden bu yana gelenektendir eskiye olumsuz anlam yüklüyoruz. Nâzım şiiri 1946’da yazdığına göre haksız da değiliz; milyonlarca insanın hayatına mâl olan Hitler faşizmi yenilmiş, daha ne olsun.

Her daim “gidene” olumsuz anlam yüklemek gerekir mi? “Gelen” her zaman olumlu mudur? Buna herkesi kesen bir yanıt vermek mümkün değil; kaçınılmaz olarak ideolojik-politik konumlanışınız neyse ona uygun değerlendirirsiniz ya kahırdan ya sevinçten ağlarsınız. Bizim Fatsa’nın arkasından gözyaşı dökmemize benziyor bu durum. Başkalarının Melih Gökçek belediye başkanı olduğunda ellerini ovuşturmasına. Fatsa yenildi, yani “giden” sayıldı; neoliberal-gerici belediyecilik kazandı, yani “gelen” oldu, öyle mi?

Demek oluyor ki geleni, gideni kendimize dert etmeyeceğiz. Gelene, gidene bakmayacağız. Neye bakacağız peki? Geride bıraktığımız yıllardaki iyilerle ilgili hafızalarımızı tazeleyeceğiz. Bugün ve gelecekte iyiyi arayıp bulacağız.

“Eski” Türkiye kavramını, liberaller ve siyasal İslamcılar literatüre dahil etti; olumsuz anlam yükledi. Her ne kadar şimdilerde pek çoğunun ağzı yanmış olsa da AKP’nin iktidara gelişini “burjuva demokratik devrim” olarak değerlendiren, AKP/Fethullah Gülen ittifakının Cumhuriyet ve kurumlarıyla hesaplaşmasından ilericilik çıkartan liberaller, “eski” Türkiye’nin defterinin dürülmesini alkışladı. Konumuz dışı olduğu için “eski” Türkiye’nin olumlu/olumsuz yönlerinin ayrıntılarına girmeyeceğim ancak ülkenin mevcut durumuna bakıp, “alın size yeni Türkiye” demekten de insan kendini alamıyor. 

“Eski” Türkiye’nin simgesel kurumlarından biri de hiç şüphe yok ki Fenerbahçe’dir. Fenerbahçe tıpkı Nâzım’ın şiirindeki gibi eski Türkiye’nin bahtiyarlığı, yeni Türkiye’nin hüznüdür. Bunun nedenleri, bu yazının konusu olmasa da kamuoyunun malumudur. 

Bakınız, eski Türkiye’de “İzmir Fenerbahçe kokardı”. Bunu Halit Çapın’dan okuduk ve Fenerbahçe İzmir’e geldiğinde derin bir nefes almaya, aynı duyguyu hissetmeye çalıştık. Başarabildik mi, sanmam.

Orhan Selim mahlasıyla yazan Nâzım Hikmet, Fenerbahçe’nin “halk” olduğu tespitinden hareketle, “Halka kapılarımızı geniş açalım iki gözüm!” demekten kendini alamaz.

“Eski” Türkiye’den Süreyya Evren için Fenerbahçe çocukluğunun sadakatidir.

“Eski” Türkiye’de Turgut Uyar’ın Fenerbahçe için yazdığı şiirler çalıştığı gazetenin spor sayfasında yer alırdı. “Bir koca küreyi savurdu/ şimdilik faysaloğlu/ Brandt ayaklandı/ ve hakemi çağırdı/ Fenerbahçe 3-0/ doğu-batı berabere.” Şimdi neler yazılıyor spor sayfalarında? Okunuyor mu, aynı tadı bulan var mı? Hiç sanmam.  

Her konuda olduğu gibi Cemal Süreya’ya ayrı bir parantez açmak gerekir. Fenerbahçe parantezinin içine en çok yakışanlardan biri de odur. Beşiktaşlı Baba Hakkı’yı anlatırken der ki “Birçok kez seyretme olanağı bulmuştum Baba Hakkı’yı. Fenerli olduğum için çok ürkerdim ondan. Gittiğim Hakkı’lı maçların hemen hepsini kaybettik.”

Bedri Rahmi Eyüboğlu İstanbul Destanı isimli şiirinde destanın değerli bir parçasıdır Fenerbahçe tribünleri. Onların arasında olmayı ve avazı çıktığı kadar bağırmayı ister. “Ver Lefter’e yaz deftere.” Düşünebiliyor musunuz Bedri Rahmi’yle maç izlemenin hazzını. 

Cem Karaca “eski” Türkiye’de sahneye çıktığında, işaret dilini kullanarak sahne arkasındakilerden Fener maçının sonucunu öğrenmeye çalışır. Otobiyografisini, “Ben Mehmet İbrahim ile İrma Toto’dan olma kul Karaca Muhtar Cem’im. Önce insanım, Fenerbahçeliyim. Bakırköy’de yaşarım, sanat yaparım” şeklinde yazan biri için hiç şaşırtıcı değil.  

Cezmi Ersöz “eski” Türkiye’den bugüne seslenir: “Çocukluğum giderek öyle sarardı ki/ Ben Feneri, bahçesiz sevdim.”

Eski Türkiye’de “Fener halk içinden çıkan bir firma¬dır.” Bunu bize bildiren ise Çetin Altan’dır.

Didem Madak şiirin olmazsa olmazı sayılan “sözcük tasarrufu” ile Aykut Kocaman’ı anlatmayı başarır. Öyle yalın, öyle samimi. “O kocamandı, en kocamandı o/ Bir kız çocuğunun hayalleri kadar.” 

“Bir ezgidir Fenerbahçe” Enver Aysever için. “Selçuk Yula, ben ve babam arasında her gece birlikte mırıldandığımız bir ezgidir Fenerbahçe. Kazansa da kaybetse de.”

Elif Çongur babasını kaybettiğinde Fenerbahçe bayrağı arar evde, babasını tuttuğu takımın renkleriyle uğurlamak için. “Öyle bir seçeneksizlik, öyle bir olağanlık, öyle bir kader esasında” şeklinde özetler Fenerbahçeli oluşunu.

Erdal Öz hasta yatağında, hayata veda etmeye az zaman kala, nefes almakta zorlandığı anlarda bile Fenerbahçe’yi sorar ziyaretçilerine. Mezarına sarı lacivert çiçek bırakır arkadaşları.

Yaşar Kemal “zordur Fenerbahçeli olmak” der. 

“Washington’da Vietnam bayrağı açılsa” Nurhak Kaya’nın “aklına Aykut Kocaman gelir”. 

Ertuğrul Ünlütürk Selçuk Yula’nın Devrimci Gençlik dergisi okuru olduğunu yazar. Selçuk Yula ve birkaç arkadaşının 6 Mayıs 1975’te Deneme Lisesi’nin duvarlarını Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin inan için afişlerle süslediğini anlatır. 

Fethi Naci “Kitap satışlarındaki dü¬şüşü ve Fener’in beraberliğini dert eder” kendisine.

Oktay Akbal, “Otuzlu Yılların Çocuğu” isimli öyküde, cama Fenerbahçe bayrağını asan çocuğun kendisi olduğunu anlatır: “O çocuğu düşündüm, gazetenin armağanı olan Fenerbahçe bayrağını cama yapıştıran o çocuğu… Ben olabilir miydim? Bir an içinde yarım yüzyıl öncesinden çıkıp gelebilir miydi o çocuk? Kişinin içinde sürgit yaşar mı eski zamanların insanı? Bir insan hangi yaşta olursa olsun, çocukluğunun, gençliğinin bir parçasını koruyabilir mi yılların karmaşasında?”

Evet, Fenerbahçe eski Türkiye’dir. Fenerbahçe tutkusuna sıkı sıkıya sarılarak hiç olmazsa çocukluğumuzun, gençliğimizin bir parçasını korumaya çalışıyoruz. Çünkü şair Şinasi Özdenoğlu’nun deyişiyle “Ne şarkılarda/ Ne kavgalarda/Eski tadımız yok.”

Futbolda olması mümkün mü? 

Makale Yorumları

  • Cengiz köse13-05-2021 07:59

    Çok güzel eskilere nostaljik takıldık tebrikler.

Yorum Yazın

Ana Sayfa
Web TV
Foto Galeri
Yazarlar