Leyla Emeç Tavşanoğlu

Leyla Emeç Tavşanoğlu


CHP’nin akil insanı Murat Karayalçın: “Sokağı Muhalefet Örgütler”

CHP’nin akil insanı Murat Karayalçın: “Sokağı Muhalefet Örgütler”

Murat Karayalçın CHP’nin en kıdemli politikacılarından birisi. Uzun yıllar partinin çeşitli kademelerinde görevler üstlendi. Ankara  Belediye Başkanlığı sırasında pek çok projeye imza attı. 12 Eylül darbesiyle birlikte CHP’nin kapatılmasından sonra kurulan SHP’de siyaset yaptı. SHP Genel Başkanlığı ve bir dönem Dışişleri Bakanlığı’nı üstlendi. Daha sonra CHP’ye geri döndü. Parti Meclisi (PM) üyeliği, bir dönem Istanbul İl Başkanlığı yaptı. Kendisi CHP Üyesi akil bir insan olarak partinin bütün etkinliklerine aktif olarak katılıyor. CHP’nin Akil İnsanı Murat Karayalçın’la söyleşimiz şöyle gelişti:

-Son dönemde Türkiye tam bir çöküşe doğru ilerliyor. Bunu ayan beyan görüyoruz. Bir de muhalefet var. Siz muhalefetin muhalefet yapma biçimini nasıl karşılıyorsunuz? Muhalefet kanadından İyi Parti, vatandaşa, aman sokağa çıkmayın, çağırısı yapıyor. Ama insanlar da sokağa çıkmak istiyor. O zaman sokak ve sandığı nasıl dengelemek lazım?

KARAYALÇIN- Sokağın muhalefetin öncülüğünde örgütlenmesi gerekiyor. Bana göre kitlesel eylemlerin bu çerçevede gerçekleştirilmesi gerekiyor. İktidarın çok yüksek gerginliklere, hatta çatışmalara yol açabilecek sokak eylemlerini toplumun  yeniden kutuplaştırılması için kullanacağını düşünüyorum. Bundan da ciddi olarak kaygı duyuyorum.

CHP yapmış olduğu olağanüstü MYK toplantısında yurttaşlarımızın, insanlarımızın tepkilerini miting alanlarına taşımak, bir anlamda sokağın örgütlenmesi için 4 Aralık’ta Mersin’de bir miting yapma kararı aldı. Ben bunun muhalefetin kitleselleştirilmesi, örgütlenmesi ve bunun düzenli bir biçimde, mevcut yasalar çerçevesinde ortaya konması için çok önemli bir adım olduğunu düşünüyorum.

Bu, yalnızca Mersin’de olmamalı. Türkiye’nin başka illerinde de benzer mitingler düzenlenmeli. CHP bunu yapacak. Muhalefet partilerinin CHP’yle birlikte ya da ayrı ayrı, gene aynı anlayışla, hukuk kuralları çerçevesinde benzer eylemleri gerçekleştirmesi hem hükümeti erken seçime zorlamak için sonuç alacaktır hem de hükümetin kötü niyetli olabilecek bir takım uygulamalarının önüne geçilmesini de sağlayabilecektir.

Bu iktidar gidecek. Bu iktidar hukuk devleti anlayışı çerçevesinde gitmelidir. Sandıkla, seçimle gitmelidir. Bunun tek yolu budur. Olması gereken de budur. Muhalefet de bunu yapıyor. Aslında CHP bu anlayış çerçevesinde çok önemli bir girişimi başlattı. 16 Nisan 2017 tarihinde yapılan referandum öncesinde uygulamaya konmuş bir anlayış. CHP o Anayasa paketinin toplumumuzda yaratacağı olumsuzlukları dikkate alarak konuyu bir parti meselesi, CHP’nin sorunu olarak görmedi. Bu CHP meselesi değil, memleket meselesidir, diye tanımladı. O çerçevede mitingleri, çalışmaları örgütledi.

Ben 16 Nisan 2017 öncesinde partimizin düzenlediği etkinliklere elimdeki olanaklar ölçüsünde katıldım. Çağırıldığım her yere gittim. O etkinliklerin hiç birinde CHP bayrakları yoktu; her yerde Türk bayrakları vardı. Bunu CHP’nin bir çalışması, çabası olarak değil de hangi partiden olursa olsun tüm yurttaşlarımızın katılacağı bir platform şekline dönüştürmeye çalıştık ve dönüştürdük de. Yani “atı alan Üsküdar’ı geçmeseydi”muhtemelen sandık da farklı şekilde sonuçlanacaktı. Bunun başarılı sonuçlarını gördük.

Daha sonra, aynı anlayış çerçevesinde, İyi Parti’nin kuruluş sürecinde CHP olarak İyi Parti’nin kuruluşuna yardımcı olmaya çalıştık. CHP, mevcut yasaların getirdiği kısıtları aşmak için belki de Türkiye Cumhuriyeti tarihinde hiç görülmemiş bir şey yaptı. 15 milletvekilini İyi Parti’ye verdi. 15 milletvekilimiz İyi Parti’nin grup kurmasını, seçime girmesini o şekilde sağladı. Bunun da çok önemli bir adım olduğunu düşünüyorum.

Ünlü Adalet Yürüyüşümüzde, onun sonucunda Çanakkale’de örgütlediğimiz kurultayda da yalnızca CHP’liler değil, herkes vardı. Türbanlılar, karşı çıkan İslami gruplar, başka partiler vardı. Hepsiyle birlikte konuyu ele aldık. Bunu daha da genişlettik.

2019 seçimlerinde Türkiye’de ilk kez ittifak diye adlandırabileceğimiz seçim öncesi koalisyonunu sağladık. Türkiye’de koalisyonlar hep seçimden sonra olurdu. Biz ilk kez seçimden önce bir koalisyon kurduk.

-Evet. Önemli bir demokratik olgunluk değil mi bu?

KARAYALÇIN- Çok. Böylece bir ittifak şekillendi. Aslında o nasıl şekillendi, tam olarak onu nasıl tanımlamalı? Tam olarak bilmiyorum. Ama fiilen herkes bir aradaydı. Görünürde bir kaç parti, CHP, İyi Parti, Demokrat Parti(DP) vardı ön planda. Saadet Partisi (SP) tam ittifak demedi; bir dirsek teması içindeyiz, ifadesini kullandı. Ama içinde SP de vardı. ÖDP’nin hiç adı geçmedi. Ama ÖDP Genel Başkanı Sayın Alper Taş bizim Beyoğlu belediye başkan adayımızdı. O da çok önemli bir adımdı.

HDP’nin adı geçmedi ama HDP seçmeni çok büyük destek verdi ve sonuçta 11 büyük şehir belediyesi bütün bu çabalarla kazanıldı.

-İstanbul, Ankara başta olmak üzere...

KARAYALÇIN- Evet. Böylece yeni bir dönem başlatıldı. Şimdi onun devamını yapmaya çalışıyoruz. Yani Millet İttifakı onun devamıdır. Millet İttifakı’nın güçlendirilmesi için, bu arada biraz önce sorduğunuz soruda da yer alan muhalefetin örgütlenmesi için, yalnızca partilerin koalisyonu değil de, bütün toplum kesimlerinin koalisyonunun sağlanması için şimdi mitingler başlıyor.

Ben bunun bu süreci hızlandıracak hatta iktidarı erken seçime zorlayacak önemli bir siyasi girişim olduğunu düşünüyorum.

-Erken seçim dediniz. Son aylarda herkes bir aday arayışı içinde. Cumhurbaşkanı Erdoğan Cumhur İttifakı’nın doğal adayı görünüyor. Ama Cumhur İttifakı’nda bir de küçük ortak var. Küçük ortak acaba neden kendi adayını göstermeye yanaşmıyor?

KARAYALÇIN- Küçük ortak da bunu istiyor. Küçük ortak Sayın Erdoğan’ı Cumhur İttifakı’nın adayı olarak kabul ettiğini bir kaç kez açıkladı.   Onların neden kendi adaylarını çıkarmadıklarını bilmiyorum. Önemli olan bizim ne yapacağımız.

-Bu arada Millet ittifakı ne yapacak? Gördüğüm, Millet İttifakı’nın adayı gizleniyor...

KARAYALÇIN- Gizlenmiyor. Gizlenmesi için bir şeyin karara bağlanmış olması gerekiyor. Öyle bir karar yok. Dolayısıyla alınan bir kararın gizlenmesi de söz konusu değil. Millet İttifakı adayını saptamadı. Hatta Millet ittifakı içinde yer alan ve yer alması beklenen siyasi partilerin yöeticileri adayın süreç başlamadan, takvim işlemeden ilan edilmesinin siyasi olarak bazı sakıncalar getireceğini de dile getiriyorlar. Bu da yabana atılacak bir düşünce değil.

Ama yalnızca buraya kilitlenmemek gerektiğini düşünüyorum. Yalnızca, Millet İttifakı’nın Cumhurbaşkanı adayı kim olacaktır, sorusuyla yetinilmemeli. Onun önemsendiğini görüyorum, biliyorum. Hak da veriyorum. Cumhurbaşkanlığı seçiminde de biraz belediye başkanlığı seçimine benzer bir süreç işliyor. İnsanlar bunun spekülasyonunun yapılmasını seviyorlar.

Belediye başkanlıklarında da öyledir. Seçimden bir süre önce , falanca olsun, diye görüşler dile getirilir. Burada da benzer bir ilginin geliştiği açık. Ama bence, önce ittifakın kimlerden, hangi partilerden oluşacağını görmek gerekiyor. Çünkü sonuçta Cumhurbaşkanı adayını ittifak partileri de belirleyebilir. O da bir yol. Aslında yüksek olasılıktır. Toplumun beklediği de bu.

Yani Millet ittifakı’nın tek bir aday çıkarması halkımız tarafından bekleniyor, isteniyor. O zaman Millet ittifakı’nın da kimlerden oluşacağının ortaya çıkması gerekir. Gözüken, CHP, İyi Parti ve DP’nin çok açık olarak böyle bir birliktelik içinde olduğu.  Ama adı geçen öteki partilerin genel başkanlarının açıklamalarından görüyoruz ki daha onlar seçim takvimi işlemeden, böyle bir ittifakın içindeyiz,demeyi uygun bulmuyorlar.

-Acaba neden?

KARAYALÇIN- Kendi gerekçelerinin ne olduğunu bilmiyorum. Uygun bulmadıkları açık. Sayın Davutoğlu’nun, Sayın Babacan’ın hatta ittifak içinde yer alması daha olası, daha çok beklenen SP’nin Sayın Genel Başkanı’nın da açıklamalarının bu doğrultuda olduğunu görüyorum. Böyle bir tercih içindeler. Bilemiyorum.

Ama Millet İttifakı’nı hangi partilerin oluşturacağını bilmeliyiz ki bir araya geldiklerinde bir Cumhurbaşkanı adayı çıkaracaklar mı çıkarmayacaklar mı, o tartışılabilsin. İttifakın daha hangi partilerden oluşacağı belli olmadan ittifakın Cumhurbaşkanı adayının kim olacağını tartışmanın pratik olarak bir yararı yok. İttifakı oluşturan partiler belki kısmi bir ittifak da yapabilirler. 2018’de “kısmi ittifak” dediğimiz bir süreci yaşadık. İttifak partileri Cumhurbaşkanlığı için aday göstermediler ama TBMM için ittifak yaptılar ve ortak liste çıkardılar. Belki o da olabilir. Belki bu kez yürütme için, Cumhurbaşkanlığı için de aday çıkarabilirler. Şimdi eğer Cumhurbaşkanı adayını ittifak partileri belirleyecekse bu ittifak partilerinin genel başkanları ve yöneticilerinin bir araya gelmeleri ve konuyu müzakere etmeleriyle sonuçlanacak bir süreç Ortak bir aday çıkarabilirler.

Bu olmayacaksa ve biraz önce dediğim gibi kısmi ittifak yaşanacaksa o zaman CHP için söyleyeyim, kendi tüzüğümüzün ortaya koymuş olduğu bir süreç var. CHP tüzüğünün 54. Maddesi partinin Cumhurbaşkanı adayının üç yöntemden birisyle belirleneceğini söylüyor.

Birincisi, tüm seçmenlerin katılımıyla adayın belirlenmesi; ikincisi, tüm partililerin katılmasıyla bir ön seçim yapılması; üçüncüsü de, merkez yoklaması yani Parti Meclisi’nin (PM) karara bağlaması. Bu üç yöntemden hangisinin tercih edileceğine PM karar verir. O zaman da CHP bu üç yöntemden birini karara bağlayarak Cumhurbaşkanı adayını belirleyecektir. Yani sonuç itibarıyla çok merak edilen adaylık süreci böyle.

Ama ben bunun dışında bir de ittifakın topluma yeni bir proje sunması gerektiğini düşünüyorum. İkinci Yüzyıl Projesi. Yani Cumhuriyetimizin ikinci yüzyılına giriyoruz. Cumhuriyet’in birinci yüzyılında yapılanlar, yaşadıklarımız olumlu, olumsuz yönleriyle ortaya konmalı. Son 20 yıl bu bağlamda tartışılmalı, değerlendirilmeli. Ayrıca yurttaşlarımızın son yıllarda, özellikle içinde bulunduğumuz günlerde yaşamakta oldukları sıkıntılardan nasıl kurtulacaklarını ortaya koyan çözümler hazırlanmalı. Ben buna Gelecek, Gelecek İkinci Yüzyıl Projesi diyorum. Böyle bir projeye de ihtiyaç var. Dolayısıyla iki tane konu önemli. Birisi aday, öbürü aday uygulamasının nasıl yapılacağı. Hep adayın kim olacağını tartışıyoruz.

-Ama uygulamayı hiç tartışmıyoruz.

KARAYALÇIN- Tartışmıyoruz. Bununla ilgili Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem söylemi var. Ama Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem söylemi, bir Anayasa değişikliği talebiyle seçim kampanyası yürütülmesinin doğru ve yeterli olmayacağını düşünüyorum.

Bir defa, Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem şeklindeki bir anayasa değişikliği talebinin ortaya konulmasının Ocak ayında AKP’nin de Anayasa değişikliği taslağını kamuoyuna sunmasıyla birlikte konunun çok soyut bir Anayasa tartışmasına dönüşmesinin doğru olmayacağı, halkımızın yaşamakta olduğu sıkıntıların üstünün bir şekilde örtüleceği endişe verici bir gelişme olarak değerlendiriyorum.

-Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem dediğiniz zaman ortaya garip bir ifade çıkmıyor mu? Parlamenter sistem doğası itibarıyla zaten güçlü değil mi?

KARAYALÇIN- Orada, eski sistem olduğu gibi geri gelecek, demek yerine eski sistemin değiştirileceği, güçlendirileceği, farklılaştırılacağı anlatılmak isteniyor.

-Ama uygar dünyada parlamenter sistem belli bir model değil mi? Neyin güçlenmesi?

KARAYALÇIN- Ulus olarak şöyle bir yanımız var: Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi diye dünyada olmayan bir sistem içinde yaşıyoruz. Bir de onun karşısında, dünya genelindeki uygulamayı dikkate alarak değerlendirirsek, dünya genelinde pek rastlanmayan bir söylemi de ona alternatif olarak Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem diyoruz.

Aslında işin özü, tüm demokrasilerde olduğu gibi dengeleme ve denetleme düzeneğinin tanımlanmasıdır. Devlet erklerinin birbirlerinden bağımsız olmaları, birbirlerini dengeleyebilmeleri, denetleyebilmeleridir. Yalnız ben orada durulmasını yeterli bulmuyorum.

2017 yılı öncesine dönüyorum.  2017 öncesi teorik olarak güçlerin birbirlerini dengeledikleri ve denetledikleri bir sistem vardı. Ama güçlerin birbirlerini dengelemeleri ve denetlemeleri Türkiye’nin tek adam rejimine geçmesini engelleyemedi. Bu bana göre çok önemli bir saptama.

-Acaba neden?

KARAYALÇIN- Belki yeterli değil. Bunu tartışmalıyız. Belki içinde bulunduğumuz dönemin gelişmeleri karşısında daha başka parametreleri, daha başka düzenlemeleri de devreye sokmamız gerekiyor.

Yirmi birinci yüzyılın 21. Yılındayız. 21 Yüzyılın başlarından bu yana dünyanın hemen hemen tüm ülkelerinde yürütme güçleniyor. Yani devlet erkleri arasında yürütme erki yasama ve yargı erkine göre daha büyük güç kazandı;daha çok öne çıktı. Bunun nedenini şöyle açıklıyorlar:

ABD’de 11 Eylül 2001’de yaşanan küreselleşmiş terör denilen bir süreç var. Küreselleşmiş salgınlar, küreselleşmiş iktisadi krizler, küreselleşmiş kitlesel göçler nedeniyle yürütmenin güçlenmeye başladığı görülüyor. Bu bence önemli bir saptama.

Biraz önce ifade ettiğim gibi 2017 öncesi Türkiye’de erkler arasındaki denetleme ve dengeleme mekanizması istenen sonuçları vermedi ve Türkiye tek adam rejimine geçti. Buradan yeni bir düzenlemeye gereksinim olduğu iddiasındayım. O da bence halkın doğrudan devreye sokulmasıdır. Halkın, yani gerçek egemenin yürütme erkinin içine girmesini sağlayacak düzenlemeler yapılabilmelidir.

-Nasıl olacak bu?

KARAYALÇIN- CHP olarak hazırladığımız Anayasa taslağında halkın yasama sürecine katılımını sağlayan çok çarpıcı, çok önemli önerilerimiz var. Şöyle: Yurttaşlarımız belli sayıda imzayla TBMM’nin gündemini saptayabilmeli.

İkinci olarak: Yurttaşlarımız belli sayıda imzaya ulaşarak TBMM’ye kanun teklifi verebilmeli.

Üçüncüsü de şu: Yurttaşlarımız belli sayıda imzayla bütçe yasası ve uluslararası antlaşmaları onaylayan yasalar dışında TBMM’den çıkan yasaları veto edebilmeli.

Bu üç öneri de halkın katılmasını değil, yasama sürecine girmesini sağlayan düzenlemeler. Aslında temsili demokrasi işlemiyor. Temsili demokraside katılım oranları son derece düşük. İlk kez, İran’daki son Cumhurbaşkanlığı seçiminde katılım oranına bakarak böyle bir saptamada bulundum. Koskoca İran’ın Cumhurbaşkanı yüzde 25 katılımla seçildi. Hadi İran özel bir durum diyelim.

Ondan kısa süre sonra Ermenistan’da seçimler yapıldı. Orada da katılım oranı yüzde 29’du. Geçen hafta Bulgaristan’daki seçimlerde katılım yüzde 33’dü. Temsili demokrasinin bu eksiklik ve aksaklıklarını dikkate alarak acaba temsilcileri seçen gerçek egemen olan halkın doğrudan doğruya yürütme sürecine girmesini sağlayacak bir takım düzenlemeler yapılabilir mi, diye düşünüyorum. Bence yapılabilmeli.

Özellikle proje temelinde halkın kamuyla birlikte o projelerin yürütülmesini sağlayacak bir sistem işletilebilir, iddiasında bulunuyorum. Faraza GAP projesi.

-GAP şu anda atıl vaziyette değil mi?

KARAYALÇIN- Yürümüyor. GAP iki ayaklı bir proje. Elektrifikasyon bölümü bitti. Ama sulama bölümünü bitiremiyoruz. Eğer sulama bölümünü bitirmiş olsaydık bugün yaşadığımız enflasyonu, işsizliği  yaşamayacaktık. Çünkü bir milyon 700 bin hektarı biz sulayabilseydik ziraat mühendislerinin hesabına göre orada dört milyon kişiye istihdam yaratacaktık.

-Bu dört milyon kişi nereden bakarsanız 16 milyon kişi demek değil mi?

KARAYALÇIN- Tabii. Benim önerim şu: Toprağına su bekleyen üreticiyle devlet bir araya gelmeli. Kamu-özel sektör işbirliği yerine, kamu-halk işbirliği yapılmalı.

-Kanal İstanbul gibi bir proje de halkın onayına sunulabilmeli.

KARAYALÇIN- İstanbul’dan bir örnek vereyim. İBB, Şişli Belediyesi, belki başka belediyeler de, katılımcı bütçe uygulamasına geçtiler. Bu da çok çarpıcı. Aslında bu halkın yürütme erkinin kullanılmasına katılımıdır. Halktan proje, harcama kalemlerine ilişkin öneriler alıyorlar. Uzmanlar bunları inceliyor ve aralarından belli sayıda projeyi bütçeye taşıyorlar.

Biz bunu Batıkent’te uyguladık. Batıkent bir mucizedir. Dar gelirli 55 bin kişinin Ankara’da yeni bir kent kurması söz konusuydu. 10-15 yıl arası bir tarihte bu gerçekleşti. Halkla kamu biraraya geldi ve kamu yararı olan bir projeyi birlikte ördüler. Ve sonuç aldılar. Bunu düşünebileceğimiz çok sayıda örnek var.

Deminki konumuza da döneyim. Erklerin birbirlerini dengelemeleri, denetlemeleri sistemi gene olmalı ama onun yanına bizim CHP önerisinde olduğu gibi halkın yasama, yürütme sürecine girmesini sağlamalıyız. Bu da belki Türkiye olarak dünya siyaset literatürüne kazandırdığımız bir yaklaşım olur diye düşünüyorum. Gelecek projesinde yurttaşlarımıza biz bunları da vaad etmeliyiz. Bu aynı zamanda birbirine hasım haline getirilmiş, biz olmaktan çıkmış toplumu yeniden biz yapabilir.

-Bu son yıllarda karpuz gibi bölünmedik mi?

KARAYALÇIN- Bölündük. Birbirimize hasım olduk. Husumet içindeyiz. Biz biz değiliz artık. Yeniden biz olmamız gerekiyor. Hadi yeniden biz olalım demekle olmuyor. Bunu sağlayacak bir takım süreçleri tanımlamalıyız. O süreçleri işletebilelim ki yeniden kucaklaşalım .

-CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’nun helalleşme fikrinden ne anlıyorsunuz? Helalleşme ne demektir? Bunun altı da doldurulmalı mı?

KARAYALÇIN- Helalleşme sevdiğim bir kavram. Arapçadan değiştirmişiz. Kendimize göre kullanıyoruz. Aslında ayrılık sırasında kullanılan bir kavram. Yaşamdan, mekandan, iş yerinden  ayrılırken bu kavramı kullanıyoruz.

Hasan Fehmi Güneş’i (CHP’nin eski İçişleri Bakanlarından) toprağa verdik. Hoca, “Hakkınızı helal edin,” dedi. Biz de ,”Helal ediyoruz,”diye bağırdık. Bireysel olarak bu kavramı severim. Ama ben bir sosyal demokratım. Bizde öz eleştiri vardır.

Murat Karayalçın olarak helalleşmeyi önemsiyorum. Onun gereğini yerine getirmeye çalışırım. Ama bir de siyasetçi, bir siyasetin mensubu  olarak o siyasetin  kurumu olan özeleştiri kurumunu harekete geçirmek gerekir diye düşünüyorum.

Sayın Genel Başkan’ın içtenlikle bir çıkış yaptığını düşünüyorum. Ama konu bir sorunun, bir tartışmanın üstüne gündeme getirilmedi. Toplumda bir tartışma sürerken o tartışmanın bizimle ilgili yönleri varsa genel başkanımız, yöneticilerimiz ona katılırlar. Ama toptan bir değerlendirme yapılacaksa ben bunun partinin organlarında, kurultayda, örgütlerde, hiç olmazsa Parti Meclisi’nde (PM) tartışılarak karara bağlanmasını tercih ederim.

-Yani bireysel bir helalleşme olmamalı mı?

KARAYALÇIN- CHP çok özel bir parti. Dünyada CHP’ye benzer parti sayısının çok az olduğunu düşünüyorum. Kurucu parti. Devrimci cumhuriyetçi bir parti olarak yola çıkmış. Dış baskı olmadan, kendi kararıyla demokrasiye geçmiş, demokrasiyi işletmiş. Ana muhalefetteyken İlk Hedefler Beyannamesiyle bir siyasi sistemi tanımlamış. 1960’ların ortasında solda olduğunu karara bağlamış. Sol kimliği benimsemiş. Gelişmeleri izleyip gelişmelerin gereğini yapan bir parti.

Örneğin Aralık 2008’de yapılan kurultayda CHP 1990’lardan beri öne çıkan kimlik tartışmasını dikkate alarak sınıf farklılığı dışındaki kimlik farklılıklarını reddeden bir parti olmasına rağmen 2008 yılında programını değiştirerek, insanların etnik kimlikleri, inanç kimlikleri şereftir, insanlar o kimliklerini her yerde taşımalıdır, demiştir. Bence CHP için müthiş bir adımdır bu.

-Ama CHP bu yön değişikliğini kamuoyuna anlatamadı...

KARAYALÇIN- O, işin başka yanı. Son sıralarda CHP’nin eski genel başkanlarının  oluşturduğu bir platform ortaya çıktı. Biz çok tartışan, çok sık kurultay yapan, bundan da memnuniyet duyan insanlarız. Öteki partiler gibi değiliz. Tek adam partisi değiliz.

Yeni ortaya çıkan Eski Genel Başkanlar Platformu başka hiç bir partide yok. Tamamıyla informel bir platform. Parti içinde bir  olumsuzluğun olabileceğini gördüğü yerlerde devreye girerek çaba harcıyor. CHP bir kurumdur. Ayrıca biz hepimiz geçmişimizi seviyoruz, kıvanç duyuyoruz. Ama ola ki, geçmişte falanca konuda yanlış yaptık gibi bir görüş ortaya atılırsa bunu tartışmalıyız. Ama o tartışmayı da parti içinde yapmalıyız; yalnızca genel başkanımızın açıklamasıyla değil. Öyle bir süreç işletilmeli ki önce özeleştiri yapılmalı; belki sonra da helalleşmeye gidilmeli.

-Eski Genel Başkanlar Platformu kimlerden oluşuyor?

KARAYALÇIN- Altan Öymen, Hikmet Çetin, Deniz Baykal ve ben. Deniz Bey toplantılara katılamıyor, Ona bilgi sunuyoruz. Benim durumum biraz farklı. Ben SHP genel başkanı olarak oradayım.

-Tamam da, SHP’yle CHP daha sonra birleştiklerine göre siz de eski genel başkan sayılırsınız...

KARAYALÇIN- Bu vesileyle hatırlatayım. CHP’nin ikinci kurucusu rahmetli Erdal İnönü’dür. Erdal İnönü olmasaydı CHP açılmazdı. Bakın, Adalet Partisi (AP) açılmadı. Onlar Doruyol Partisi (DYP) olarak devam ettiler.

Erdal Bey CHP’nin açılmasını karara bağladı; bu yasalaştı ve CHP 1992 Eylül ayında kuruldu. 1995’te SHP ve CHP birleşti. SHP-CHP birleşmesinden önce, Kasım 1994’te Deniz Bey ve ben CHP ve SHP genel başkanları olarak bir birleşme protokolu imzaladık. CHP’nin tarihinde tek birleştiği parti SHP’dir. 1950’li li yıllarda Hürriyet Partisi CHP’ye iltihak etmişti.

SHP-CHP birleşmesinden sonra Erdal İnönü SHP Genel Başkanı sıfatıyla birleşmenin CHP çatısı altında olması gerektiğini söyledi ve bu oldu. Bir anlamda SHP, CHP’yi yeniden açan, kuran partidir.

Deniz Bey’le Kasım 1994’te imzaladığımız birleşme protokolünde iki partinin ayrı ayrı aldıkları kararların birleşecek partinin de kararlarıdır diye karara bağladık. Birleşecek partilerin eski genel başkanları ve yöneticileri de o partinin yöneticileri ve genel başkanları olarak görülecektir, demiştik.

Nitekim o çerçevede SHP’nin bir çalışması olan Kürt Raporu’nu , CHP, imzalanan protokola dayanarak ve  haklı olarak kendi raporu olarak seslendirdi. Fakat aynı şey nedense genel başkanlar için olmadı. SHP’nin iki genel başkanı rahmetli Erdal İnönü ve Aydın Güven Gürkan’ı kaybettik. İkisinin de protokola göre CHP genel başkanı olarak görülmeleri gerekiyor. Fotoğrafları CHP genel başkanları fotoğrafları arasında yer almalı. Maalesef bu olmadı. İçimde kalan bir ukde olarak bunu söylemiş olayım.

-Belki bundan sonra olur...

KARAYALÇIN- Umarım olur.

-Siz, uzun süre olmasa da Dışişleri Bakanlığı yapmış bir siyasetçisiniz. Disraeli’den intihal muhteşem yalnızlık siyaseti izlendi. O kadar muhteşem bir yalnızlığa düştük ki ABD Başkanı Jose Biden Türkiye’yi demokrasi zirvesine davet etmedi. Son 15 yıldır izlenen dış politikayı nasıl görüyorsunuz?

KARAYALÇIN- 2011 yılından sonra dış politika belirgin biçimde değişti. Aslında Türkiye’nin ABD ya da başka ülkeler tarafından düzenlenen demokrasi kongreleri ya da platformlarında yer alacak bir demokratik başarısının olmadığı açık. Maalesef Türkiye’yi istediğimiz ölçüde demokratik bir ülke olarak göremiyoruz.

Ama ABD’nin demokrasi zirvesine davet ettiği ülkelere şöyle bir baktığımızda böyle bir platformda olmaması gereken ülkeler olduğunu görüyoruz. Dolayısıyla ABD’nin bu kararının aslında Türkiye’yi itibarsızlaştırmak için alınmış bir karar olduğunu düşünüyorum. O yüzden de ABD’yi kınıyorum. Evet, Türkiye demokratik bir ülke konumunda değil. Bizim derdimiz de bu zaten. Türkiye’yi yeniden demokratik bir ülke haline getirmek istiyoruz. Onun için mücadele veriyoruz.

Dış siyasette yalnızlık olmamalı. Ben diplomat değilim ama diplomatların en çok kaygı duydukları konulardan birisinin yalnızlık olduğunu biliyorum. Zamanlama konusunu çok önemserler. Bir konuda bize destek verecek ülke sayısının çoğaltılması gerektiğini haklı olarak görürler. Biz Atatürkçü dış siyaset dediğimiz çizgiden 2010’lardan itibaren ayrılmaya başladık. Onun sonucu olarak da bu noktaya geldik.

Bölgemizde maalesef hiç bir ülkeyle iyi ilişki içinde değiliz. ABD’yle Rusya arasında sözüm ona bir denge kurulması çabalarının Türkiye’ye hiç bir şey kazandırmadığı çok açık olarak görüldü. Türkiye’nin yeniden, Atatürk’ün ince ince ördüğü Atatürkçü dış siyaset çizgisine dönmesi gerekiyor.

Atatürkçü dış siyaset çizgisinden geçmişte bir de Refahyol Hükümeti döneminde ayrılmıştık. Bir yıl kadar orada denedik. Olumsuzluklarını gördük. Şimdi de 2011’den beri yaşıyoruz. Hem o dönemde hem de şimdi bu çizgiden ayrılmanın bedelinin çok yüksek olduğunu gördük. Şu anda içinde bulunduğumuz dönemde de bunu yaşıyoruz. Bir ülkenin Cumhurbaşkanı ikide bir bir kurtuluş savaşı verdiğimizi söylüyorsa durum vahim. Kimle savaş içindeyiz? Kim bize saldırıyor?

-Ya da acaba kim Türkiye’yi işgal etti ki ondan kurtulacağız?

KARAYALÇIN- Bu açıklanmalı ki savaşı hep birlikte verelim, ona karşı direnelim. Sistem yürümediği için Cumhurbaşkanı kısa aralıklarla ulusal kurtuluş savaşı verdiğimizi söylüyor. Belki şu dönemin ortaya koyduğu tek doğru şey Atatürkçü dış siyasetimizin ne kadar doğru olduğunu açık açık herkese gösterilmesi olmuştur.

Yani o çizgiden ayrılırsanız maliyeti de bu olur. Şerefli yalnızlık diye bir takım terimler kullanmak zorunda kalırsınız. Yapılması gereken, bölge ülkeleriyle tekrar iyi ilişkiler içine girmek, başka ülkelerin iç işlerine karışmamak, barışı hem bölgemizde hem yurt içinde sağlamaktır

-Yani yurtta sulh, cihanda sulh...

KARAYALÇIN- Yani Latin Amerika’da birbiriyle çatışan ülkeleri kast etmiyor. Ortadoğu, Kafkaslar, Balkanlar, yani bizim yaşam alanımızı kast ediyor.

Dış barışla bölge barışının içiçe gittiği de görüldü. Özellikle Ortadoğu’da çok ağır sorunlar yaşıyoruz. Ortadoğu devletleri teker teker çöküyor, devlet olmaktan çıkıyor. Buraya barışın getirilmesi gerekli. Türkiye Ortadoğu’nun ağabeyi konumunda olan bir ülke. Bunu pekala yapabilir; yapması da gerekir. Biz Ortadoğu Barış ve İşbirliği Teşkilatı (OBİT) diye adlandırdığımız bir örgütlenmeyi CHP olarak dile getirmeye başladık.

Öyle bir hayalim var. Ortadoğu’da tıpkı AB gibi kömür ve çelik yani savaşılan konular üstündeki çatışmaları ortadan kaldıran bir yaklaşım sergilenmeli. Toprak ve su kaynaklarına dayalı bir Ortadoğu Birliği’nin kurulması gerekli. Ortadoğu’nun tüm halkları için bunu yapmalıyız. Bu bizim boynumuzun borcudur. CHP ya da ittifak olarak bunu yapmalıyız.

Yorum Yazın

Ana Sayfa
Web TV
Foto Galeri
Yazarlar