Özgür Zeybek

Özgür Zeybek


Adalet ve Estetik

Adalet ve Estetik

“bütün kötülüklerin kaynağı bilgisizliktir”

Sokrat

İnsanlık tarih boyunca, koruyucu, düzenleyici ve karar verici bir kudretin varlığına ihtiyaç duydu. Bir arada yaşamak ya da ortak değerler sisteminin bir parçası olmak için uyulması gereken ortak kurallara ve bunların yaptırımlarına ihtiyaç vardır.

Aslında M.Ö 550-220 yılları arasında Antik Yunan Tiyatrosunda ortaya çıkan ve Deus Ex Machina olarak tanımlanan, adaleti sağlayacak, kötülüğü ve kaosu ortadan kaldıracak, işler karıştığında gelip düzeni sağlayacak Tanrısal güç kavramı, bu biçimiyle olmasa da, çok daha öncesinde insanoğlunun bir arada olma isteğinin ardından duyduğu temel ihtiyaçtı.

Önce inanç sistemleri ve Tanrısal otorite ardından yönetme isteği ve gereği ile Siyasal otoritenin ortaya çıkmasına sebep olan bu istek, beraberinde kuralları ve kurallarla birlikte, yaptırımları ve pek tabii ki suçun tanımını doğurdu.

İnsanlığın birlikte yaşama halini düzenleme, doğayı anlama, korunma gibi ihtiyaçlarına karşılık verse de ve temel değişmez kurallar tanımlansa da, inanç ya da otorite değiştikçe kurallar, kurallar değiştikçe suçun tanımı da değişti.

Bu doktriner kurallara ve otoriteye bağlı yapıların itiraz görmeye, daha da önemlisi, sorgulanmaya başlanması Felsefe ve Sanat’ı doğurdu ve toplumsal yaşam içerisinde, gün geçtikçe bütünüyle var olması ise, inançlardan ve mevcut otoriteden bağımsız olarak, ahlak ve etik kavramları ile tanımlanan değerler bütününden söz edilmesini sağladı.

Ahlak ve Etik ise, yazılı olmayan, doktriner olmayan, erkten bağımsız ve yaptırımların korkutuculuğundan uzak bir toplumsal düzen anlayışını, bir arada olmanın daha insani olan vicdan, merhamet, sadakat, güven, saygı..vs gibi duygularla açıklanması ve tanımlanması gereğini vurguladı.

Oysa ki, bilim, felsefe ve sanatla açıklanan, bilgi, düşünce ve estetikle yükseltilecek olan bu bir arada yaşama kültürü, her seferinde ve her dönemde doktriner kuralların gücü ile beslenen otoriter anlayışın manipülesi ile bozguna uğradı/uğruyor.

Aslında siyasi yapı ve otorite, kendi yapısına ve anlayışına dair oluşturduğu imgeden yola çıkarak topluma bir düzen getirme iddiası ve mazereti ile kendi güç istencini öncüleyen bir yanılsama inşa ediyor. Her yeni siyasi otorite kendi yanılsaması ile suç kavramını yeniden tanımlıyor. Ahlak inançla, etik otoritenin elindeki adalet ile tanımlanıyor. Masum ile suçlu yer değiştiriyor. 

Böylece Hukuk her zaman doğruyu emretmediği gibi, adalet ise her zaman yerini bulmuyor.

Diğer taraftan insan da toplumla, yazılı olamayan kurallar karşısında bir anlaşma içinde olsa da bu alanın bilim, felsefe ve sanatla beslenmesinin önünde koskoca bir toplumsal atalet duyuyor.

Michel Foucault der ki;

“Halk adaleti kendisini mahkemede ifade edebilir mi? Yoksa, hakemlik yapan bir mahkemeden otoriter kuruma geçiş, ona hâkim olmanın bir yolu mudur?
Nihayetinde mahkemede mevcut çatışma askıya alınmıştır ve alınacak karar bu mücadelenin sonucu değil yüksek bir iktidarın yansızlık iddiası taşıyan yanlı tasarrufudur.”

Öyleyse yazılı kurallar bütünü uygulayıcının ve otoritenin elinde her seferinde başkalaşan bir hal alıyor. Bu durumu Nietzsche şöyle tanımlıyor; “ karşılıklı çıkarlar üzerinden ve bir alış-veriş eşitliği üzerinden kurgulanan adalet aslında intikamı tesis etmektir. “

Ve devamında, sanata yaşamın gözüyle, hukuka ve topluma ise sanatçının gözüyle bakılması gerektiğinden bahsediyor.

Çünkü gerçek, nesnenin kendisi ile ya da dışındaki nesnel dünyanın içinde tanımlanırken, hakikat nesnenin içinde gizli olandır. Doğanın ve yaşamın bütün dinamizmi, yasası da orada saklıdır. Onu ortaya koyacak olan ise, felsefe ve sanattır.

Çünkü sanatçı ortaya koyduğu her sanat eseri, açtığı her nesne ile öznelliğini aşıp büsbütün sanata dönüşür. Böylece düşünce ve estetik yükseldikçe, toplumsal etkisi ve bu etkinin ardından toplumda yaratacağı ahlaki ve etik değişim o kadar güçlü olacaktır.

Sanatın ve Felsefenin domine ettiği toplumun adaleti, insandan çıkıp insana varan ve değişimi dönüşümü sonsuz olan bir yapıdır. Devingen ve doğaya uygun olandır.

Hukukçular ise, doğrular, yanlışlar ve yargılar ile ilgilenir. İnsanın bir hukukçu olma istemi onun değiştirmek, düzeltmek, soruna dahil olup çözümleyici olmak arzusundadır.

Fakat kuralları belirlerken fiilen ortaya koyduğu, mevcut ve önceden hazırlanmış yasalar, belirli kurallar ya da daha önce uygulanmış ve tecrübe edilmiş yöntemler çerçevesindedir.

Hukuku bir kurum olarak değerlendirerek, yasal dayanaklar ve kavramların sınırında somut olayların somut tahliline dayanır.

Elbette, bu söylediklerim uygulayıcılar kadar yasa koyucuları da, yukarıdaki çıkarımlarımla birlikte, kapsıyor.

Elbette hukuk sisteminden ve onun doğurduğu yargılama biçiminden söz ederken, sanatın ve felsefenin devingenliğini beklemenin zaten olanaksız olduğunu biliyoruz.

Fakat, yasa koyucunun da, uygulayıcının da ve topyekün hukuk yapısının da bu sistemin içinde olduğunu düşündüğümüzde, adaleti tek başına gerçekleştirmesi pek mümkün görünmüyor.

O yüzden, bilime ve felsefeye, sanata ve onun hem toplum hem de kurallar üzerindeki etkisine ve gücüne her zaman ihtiyaç olduğunu hatırlamak gerekiyor.

Çünkü onlar politikacıların gerçeği örten yalanlarından uzak, sırrı ve perdeyi kaldıran, açan, sorgulayan ve yeniden üreten yanları ile güçlü toplumları oluşturacaktır.

Zayıf toplumların cezaları ve kuralları sertleşir ve değerlerden uzaklaşır.
Burada bireyin eylemselliğinden söz edilemez.

Bilim, Sanat ve Felsefe ile üreten, geliştiren ve ortak toplusal aklı büyüterek güç bilincine oluşan toplumlarda ise, adalet kendini yener. Yerini merhamete, akla ve estetiğe bırakır.

Yorum Yazın

Ana Sayfa
Web TV
Foto Galeri
Yazarlar