CHP ve YENİ PARTİ
Cumhuriyet Halk Partisi’nin bugün asıl meselesi yalnızca kimin genel başkan olduğu, hangi kadronun yönetimde kaldığı ya da yeni bir partinin ne kadar destek bulacağı değil. Meselenin daha derini, tarihsel bir siyasi hareketin kendi hafızasıyla, kendi ilkeleriyle ve kendi kurumsal kültürüyle kurduğu ilişkinin nasıl değiştiğidir.
Aristoteles, iyi yönetimin yalnızca iktidarı ele geçirmekle değil, erdemli bir siyasal düzen kurabilmekle mümkün olduğunu söyler. Çünkü bir siyasi hareketi ayakta tutan yalnızca seçim başarıları değildir; zor zamanlarda gösterdiği karakterdir. Güç el değiştirebilir, liderler değişebilir, kadrolar yenilenebilir. Fakat bir kurumun karakteri aşınmaya başladığında, onu yeniden inşa etmek seçim kazanmaktan çok daha zordur.
Bugün Türkiye'nin en köklü siyasi kurumlarından biri, kendi içinde nasıl bu kadar sert bir meşruiyet mücadelesinin içine sürüklendi ve bu süreç, yalnızca CHP'nin değil, Türkiye'de siyasetin kurumsal niteliği hakkında bize ne söylüyor?
***
CHP’de bugün il ve ilçe örgütlerinde yaşananlar, peş peşe gelen görev değişiklikleri, parti binaları önündeki protestolar, il başkanlığına getirilen mezar taşı, görev devirleri sırasında meydana gelen tahribat, duvarlara yazılan yazılar… Akıl alır gibi değil.
Bu manzara, siyaset kurumuna güven duymak isteyen vatandaşta nasıl bir izlenim bırakıyor? Öfke, itiraz ve protesto demokratik hayatın doğal parçalarıdır, evet. Ancak bunların ifade ediliş biçimi de en az gerekçeleri kadar önemlidir. Güçlü bir siyasi partinin kendi içindeki gerilim, kendini oraya ait gören kişilerin, yıllardır “yuva”, “baba ocağı” olarak tanımladıkları partiye zarar verme görüntüleriyle özdeşleşmeye başladığında, tartışma artık yalnızca taraflar arasında kalmaz; o kuruma dışarıdan bakan herkesin zihninde de koca bir güven krizine dönüşür.
***
Belediyelere yönelik soruşturmalar, tutuklamalar ve kamuoyuna yansıyan onca iddia, yolsuzluk, akçeli işler, yerel yönetimlerdeki kadro tercihlerini de yeniden tartışmaya açmıştır. Bu insanlar nasıl seçildi? Yerel yönetimlerin sorumluluğu kimlere, hangi ölçütlerle emanet edildi?
Siyaset yalnızca seçim kazanma sanatı değildir; aynı zamanda insan seçme sanatıdır. Bir siyasi hareket, adaylarını belirlerken yalnızca kazanma ihtimalini mi gözetir, yoksa yönetecek insanların karakterini, liyakatini ve kamu ahlakını da aynı titizlikle tartar mı?
CHP, bu ülkenin en eski kurumsal yapılarından biri. Cumhuriyet'in kuruluş hafızasını taşıyan, demokrasi tarihinde önemli kırılmalara tanıklık etmiş bir parti. Dolayısıyla böyle bir partiden beklenen de yalnızca seçim kazanacak adaylar bulması değil; karakteri, liyakati ve kamu ahlakını birlikte gözeten bir siyasal kadro anlayışı ortaya koyabilmesidir. Çünkü kurumsal geçmiş büyüdükçe, yapılan hataların toplumsal karşılığı da büyür…
Kimler yönetme sorumluluğunu bir kenara bırakıp kamu gücünü kişisel çıkarın aracı hâline getirmeyi tercih etti? Kurultay sürecindeki delege pazarlığı iddialarının genel başkanlık yarışına ve parti meclisinin oluşumuna düşürdüğü kara gölgenin hesabı sorulmasın mı…?
Yoksa sorun yalnızca kişilerde değil, onları alkışlayan siyasal kültürde mi? Eğer güç, çıkar ve her yolu meşru gören anlayış bir başarı hikâyesi olarak görülmeye başlarsa; hukuk, adalet, özgürlük, eşitlik, dürüstlük, kamu malına sahip çıkmak ve başkasının emeğine saygı gibi değerler de anlamını yitirir. Daha da düşündürücü olan ise bu değerleri savunduğunu söyleyen çevrelerin bu tablo karşısında sessiz kalabilmesidir…
***
Biraz daha geriye gidelim. CHP, bu topraklarda kurumsallığı, Cumhuriyet birikimi ve siyasal geleneğiyle hep daha yüksek standartlarla anılan partilerden biri olmuştur. Peki, partinin uzun yıllar boyunca ana muhalefet liderliğini üstlenmiş isminin etrafındaki siyasal denge neden bu kadar kısa sürede çözüldü? Kılıçdaroğlu’nun edindiği ve yol açtığı yerel seçim başarılarına, iktidara çoğunluğu kaybettirmiş olmasına, partinin oy oranını yüzde 49’lara çıkarmış olmasına rağmen yıllarca birlikte yürünmüş yollar, ortak mücadeleler ve kurumsal aidiyet bir anda silinip süpürülebilir mi?
Kılıçdaroğlu, uzun yıllar boyunca AKP iktidarına karşı muhalefetin en görünür isimlerinden biriydi. İlmek ilmek dokuyarak elde ettiği geniş toplumsal destekle Türkiye siyasetinin en önemli aktörüydü. Ancak şaibeli kurultay öncesi dönemde sanki herkes, Kılıçdaroğlu’nun kazanacağı bir senaryoya değil, kaybedeceği bir tabloya hazırlanmıştı… Son genel seçim sonrasında yaşanan tartışmalar, yapılan suçlamalar, çevrilen oyunlar, dönen dolaplar, hançerler ve takip eden parti içi çözülme süreci, onu hem siyasi hem de örgütsel anlamda oldukça zor bir konumda bıraktı.
Ekrem İmamoğlu’nun parti içinde kurduğu hakimiyet, tesadüfi bir siyasi başarıdan ziyade, İBB ve diğer belediyelerin sunduğu geniş imkanların sahaya sürülmesiyle mümkün oldu. CHP örgütü, mali kaynaklar, kadro imkanları ve çeşitli finansal araçlarla birer "personel" haline getirildi; partinin kimyası ve organik bağları kökünden sarsıldı.
Kendi kariyerinde belirgin bir başarısı veya bağımsız bir duruşu olmayan, meclis üyeliği maaşına, milletvekili ödeneklerine, huzur haklarına ya da emeklilik imkanlarına bel bağlayan birçok isim bu yapının bir parçasına dönüştü. İmamoğlu’nun yönlendirdiği bu ciddi finansal güç ve belediye imkanları, parti içinde adeta bir manivela gibi kullanıldı.
Kılıçdaroğlu sandıktan zaferle çıkabilmek için ter dökerken; diğer tarafta "yol arkadaşı" maskesi takanlar kendi ikbal listelerini kaleme alıyordu. Seçimi kazanmak yerine seçim sonrasının güç haritasını çizme derdine düşen bu zihniyet, İmamoğlu’nun talimatlarıyla şekillenen o vekil listelerini hazırlayarak liderini sahada zırhsız bıraktı.
Sonuçta Kılıçdaroğlu’nun altı sistemli bir şekilde oyulmuş oldu; A takımı ve kurmay kadrosu tasfiye edilerek sıfırlandı. Siyasi olarak yalnızlaştı; hareket alanı ve etkisi de aynı ölçüde daraldı. Özgüvenini büyük oranda yitirdi.
Türk siyasi tarihinde, özellikle de CHP geleneğinde, görev başındaki bir genel başkanın kurultay salonunda devrilmesi eşine rastlanmamış bir durumdur. Üstelik 38. Kurultay’a gidilirken yürürlükte olan tüzük, genel başkanın elini öylesine güçlendiriyor ve koltuğunu kaybetmesini öylesine zorlaştırıyordu ki; bu zırha rağmen devrilmesi, Özel, İmamoğlu ve ekibinin adeta doktora tezlerine konu olacak kusursuzlukta bir siyasi operasyona imza attığını gösteriyor. Ancak buradaki asıl trajedi, Kılıçdaroğlu’nun etrafını saran yakın ekibinin yaklaşan bu dip dalgayı ne görebilmiş, ne duyabilmiş, ne de hissedebilmiş olmasıdır.
Siyasette en ağır yük, bazen seçim yenilgisi değil; en güvendiğiniz insanların artık yanınızda olmadığını görmektir. Tarihte tam bu kırılma noktalarında yeniden şekillenen siyasi hareketler ya da oluşumlar görülmüştür. Böyle anlarda önünüzde üç yol vardır: Geri çekilmek, teslim olmak ya da yeniden ayağa kalkmaya çalışmak. Bugün Kılıçdaroğlu’nun yanında bu mücadeleyi, siyasal tecrübesinden çok ilkelerine güvenen insanların omuzlamaya çalıştığı görülüyor. Etrafında çemberin bu denli daralması, topu topu 44 kişinin kalması (ki bunların da bir kısmının yarın kapıyı çekip çıkacağı konuşuluyor) tesadüf değil; bilakis tam da o günlerde kapalı kapılar ardında siparişle hazırlanan o ikbal listelerinin kaçınılmaz bir sonucudur. Yine de onları ayakta tutan tek şey, sadakatin tasfiye edildiği bu enkazın içinden, küllerinden yeniden doğabilme umududur…
Bir tarafta siyasi olarak önemli ölçüde yalnızlaştırılmış Kemal Kılıçdaroğlu var. Arınmayı, temizlenmeyi her konuşmasında vurgulayan, bu niyetini ve hedefini net bir şekilde ortaya koyan ve bu doğrultuda adım adım yol almaya çalışan. Diğer tarafta ise farklı bir siyasi zeminde yoluna devam eden bir yapı bulunuyor. Mücadele artık yalnızca siyasi rekabetten ibaret değil; aynı zamanda imkânlar, örgütlenme kapasitesi ve kamuoyu üzerindeki etki açısından da belirgin bir dengesizlik içeriyor.
Bugün Kemal Kılıçdaroğlu'nun yanında yer almak, birçok kişi açısından peşinen çeşitli etiketleri de göze almak anlamına geliyor. Daha sözünüz dinlenmeden, niyetiniz sorgulanmadan üzerinize sıfatlar yapıştırılıyor; yalnızlaştırılmayı, ötekileştirilmeyi ve haksız ithamlarla karşılaşmayı baştan kabullenmeniz bekleniyor.
Nihayetinde mesele kişilerden çok ilkelerdir. Amaç, doğruların ve gerçeklerin görünür olduğu, liyakatin esas alındığı, fırsat eşitliğinin korunduğu, iradelerin akçeyle esir alınmadığı ve kamu gücünün herkes için adil biçimde kullanıldığı bir düzenin güçlenmesine katkı sunmaktır. Hiç kimsenin haksız avantaj elde etmediği, başkalarının emeği üzerinden yükselmediği ve toplumu yanıltmanın siyasal başarı ölçüsü olarak görülmediği bir anlayış, demokratik hayatın temelidir.
CHP İÇİNDE SON GELİŞMELER
CHP'de yapılan grup başkanvekili seçimleri, parti içindeki farklı eğilimlerin görünürlüğünü bir kez daha ortaya koydu. Seçimde Gürsel Erol ve Faik Öztrak aday oldu. Ancak Gürsel Erol son turda parti içinde karar alma süreçlerinin daraldığını ve tekelleşme eğilimi bulunduğunu savunarak çekildi ve grup başkanvekilliğine Faik Öztrak seçildi.
CHP içinde Kemal Kılıçdaroğlu'na yakın olduğu ifade edilen milletvekilleri arasında da ortak bir çizginin her konuda aynı şekilde işlemediği görülüyor. Şu anda CHP’de kalan 44 milletvekili var fakat bunların 10’unun, partide nöbetçi olarak kaldıkları, gelecek yargıtay kararına göre önümüzdeki aylarda iki grup halinde partiden ayrılacakları ve Yeni Parti’ye katılacakları bilgisi mevcut. (Bu senaryoyla Yeni Parti 101’i aşarak mecliste yeni bir grup daha kurabilecek.)
Yine diğer bazı isimlerin kendilerine üçüncü bir yol aradıkları da konuşuluyor. Bu kişiler Özgür Özel’le hareket etmeyerek, şu an için partide kalmaya devam eden, Oğuz Kaan Salıcı ile birlikte hareket eden Ali Öztunç, Gürsel Erol, Engin Altay da gibi isimleri kapsıyor. Kurultay istediklerini ve Kılıçdaroğlu’nun da bu kurultayda aday olmayacağını açıklaması gerektiğini dile getiriyorlar.
Bir de cast ajansıyla salonlara insan taşıma meselesi var gündeme gelen. Kitle mobilizasyonu ve organizasyonlu katılım tartışmaları, yalnızca bugünün ya da tek bir siyasi partinin meselesi değildir. Farklı dönemlerde ve farklı siyasi aktörler tarafından benzer yöntemlerin kullanılması dünden bugüne Türk siyasetinin gündeminde. Ne ilktir, ne de son olacak. Kimi bunu parayla yaptırmış, kimi eşiyle, dostuyla, köylüsü, hemşehrisi, cemaati, aşiretiyle yapmıştır. Çoğu fark edilmemiş, duyulmamış… Hatta kamuoyunda ve siyasi kulislerde mitinglerin yapısına dair oldukça yaygın şöyle bir düşünce de dile getiriliyor: Parti mitinglerindeki kalabalığın sadece yüzde 30 civarı kendi isteğiyle, gönüllü toplananlardan oluşuyor. Yüzde 20'sini sırf meraktan, vakit geçirmek veya değişiklik olsun diye alana uğrayan, yakın çevrede oturanlar oluşturuyor. Geriye kalan yüzde 50'lik devasa oran ise "taşıma kitle" olarak görülüyor. Belediyelerin, kamu kurumlarının ve çeşitli yapıların topladığı bu kitlelerin; birtakım vaatler, yeme-içme imkânları, ceplere konulan harçlıklar ve çeşitli menfaatler karşılığında buralara götürüldüğü konuşuluyor. Kısacası, birileri mitinglere kendi ayaklarıyla giderken, önemli bir kısmının da bu tür yöntemlerle "ayaklandırıldığı" ifade ediliyor. Bugün bu durumu eleştirenlerin hiçbiri bu anlamda temiz bir geçmişe sahip değildir. Gövde gösterisi yapmak, bu grupları kitle buluşmalarına taşımak için aynı yöntemlerden yararlanmışlardır. Kitlelere çıkar ve menfaat temin edilerek ya da vadedilerek bu organizasyonlar gerçekleştirilmiştir.
Ancak köklü ve kurumsal kimliği güçlü siyasi partiler açısından beklenti daha yüksektir. Toplumsal desteğin yapay biçimde büyütüldüğü algısı oluşması, yalnızca ilgili partiye değil, siyasal kurumlara duyulan güvene de zarar verebilir. Çünkü demokratik siyasetin meşruiyeti, organizasyon kabiliyetinden önce toplumun özgür iradesine dayanır.
Siyasi rekabetin, gerçek toplumsal karşılık yerine kurgulanmış güç gösterileri üzerinden yürütüldüğü algısı güçlendikçe, siyasal kurumlara duyulan güven de zayıflar. Üstelik temel şiarın "arınma" olduğu bir vasatta bu durum çok daha yıkıcıdır; nitekim arınmanın anlamı, nicelik peşinde koşmak değil, bünyeye nitelik kazandırmak olmalıdır. Bu da yalnızca partilerin değil, demokratik hayatın bütünü açısından üzerinde düşünülmesi gereken yapısal bir sorundur.
Karşı tarafta ise Yeni Parti cephesi var. Onlar şimdilik daha blok, daha tek ses hareket ediyorlar. İtiraz sesi hiç yok, otorite dinleniyor. Buna karşılık CHP tarafında farklı yaklaşımların aynı çatı altında varlığını sürdürmesi, buna müsaade edilmesi, karar alma süreçlerini daha karmaşık hâle getiriyor. Bu tablo, ortak bir siyasal çizginin oluşturulmasını ve birlikte hareket edilmesini zorlaştırabiliyor. Böyle dönemlerde asıl ihtiyaç duyulan şey, kişisel hesaplardan çok ortak ilkeler etrafında sağduyulu bir siyaset anlayışının güçlenmesidir. Zira kurumsal yapıların geleceği, ortak bir yön duygusuyla, tek vücut halinde, küçük hesapları bertaraf ederek, zaafiyete düşmeden güçlenebilmeye bağlıdır. Boşluk yasasına fırsat verilmemelidir…
YENİ PARTİ GERÇEKTEN YENİ Mİ?
Yeni partinin kuruluş sürecinde tercih edilen tarihlerin, mekanların her biri sembolik mesajlar taşıyan siyasal iletişim unsurları… Lozan Antlaşması'nın yıldönümüne denk getirilen kuruluş tarihi, Hacı Bayram Veli’de kılınan Cuma namazı, Birinci Meclis ziyareti… Toplumun farklı tarihsel ve kültürel hafızalarına aynı anda seslenme çabası…
Peki sembolik mesajlar, tek başına belirgin bir siyasal kimlik oluşturmaya yeterli midir? Bir siyasi partiyi uzun vadede ayakta tutan unsur, yalnızca kullandığı semboller değil; gerçek anlamda hangi toplumsal kesimleri temsil ettiği, hangi temel ilkeler etrafında siyaset ürettiği ve bu çizgiyi ne ölçüde tutarlı biçimde sürdürebildiğidir.
Parti kendisini ideolojik olarak nasıl tanımlıyor? Sosyal demokrat, muhafazakâr, liberal ya da merkez siyasetin neresinde konumlanıyor? Hangi toplumsal kesimlerin taleplerini öncelemeyi amaçlıyor? Bu sorulara verilecek net ve tutarlı cevaplar, sembollerden daha kalıcı bir siyasal kimliğin oluşmasında belirleyici olacaktır. Diğer türlüsü bu ülkenin siyasal tarihinde çok kereler denenmiş ve devamlılıklarının olmadığı görülmüştür…
Sonuç olarak, partinin sadece adı “yeni”; ne programında ne de tüzüğünde gerçekten yeni olan bir şey var. Bir yandan “Asıl CHP benim” iddiası ortaya atılırken, diğer yandan eski ezberlerin tekrarından öteye geçilemiyorsa, sorulması gereken yalın soru şudur: Bu hareketin yeniliği nerededir? Ülkenin temel meselelerine; enflasyona, işsizliğe, sağlık alanındaki sorunlara, eğitim sistemindeki çürümeye ya da milli gelirin ve kaynakların nasıl adil dağıtılacağına dair henüz ortada tek bir somut politika dahi yoktur.
Ali Mahir Başarır, Veli Ağbaba, Burhanettin Bulut, Özgür Karabat, Turan Taşkın Özer, Gökhan Zeybek gibi kilit isimler yeni partinin vitrinindeki yerlerini almışlar. Belli ki doğrudan İmamoğlu’nun yönlendirmesiyle şekillenen bu tablo, onun kendi kadrolarına sıkı sıkıya sahip çıktığını da gösteriyor. Başlangıçta, adı akçeli işlere veya yolsuzluk iddialarına karışanların vitrinde olmayacağı konuşulurken, bugün gelinen noktada herkesin parti grubunda ve yönetimindeki yerini koruduğu görülüyor. Bu durum, Özgür Özel'in hâlâ İmamoğlu’na bağımlı olduğunu ve onun siyasi vesayeti altında hareket ettiğini bir kez daha gözler önüne seriyor.
Özgür Özel bir de kayıtsız şartsız ön seçim sözü veriyor yeni parti için; hatta bunu parti tüzüğüne olmazsa olmaz bir kural olarak ekleyeceğini ilan ediyor. Oysa aynı Özel, yerel seçimler öncesinde de kurultay kürsüsünden yüzde yüz ön seçim vaadinde bulunmuş ancak günü geldiğinde bu sözü tutmamıştı. Eskilerin “Ainesi iştir kişinin, lafa bakılmaz” sözünü hatırlatan bu tablo, geçmişteki pratiğiyle çelişen vaatlerin inandırıcılığını ciddi şekilde sorgulatıyor.
Özgür Özel her ne kadar “Sokak bizi istedi” dese de, ortaya çıkan tablo sokaktan ziyade İmamoğlu’nun siyasi ihtiyaç ve ajandasına hizmet etmek üzere ortaya atılan bir Yeni Parti tasarımıyla karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor…
***
Devlet Bahçeli'nin son dönemde Özgür Özel'e yönelik kullandığı dikkat çekici derecede yumuşak dil de siyaset kulislerinde en çok tartışılan başlıklardan biri. "Üzülmesini istemem" gibi kişisel tonda açıklamalar yapması, sık sık doğrudan mesajlar vermesi ve polemik yerine sempati çağrıştıran bir üslup benimsemesi ister istemez şu soruyu akla getiriyor: Bu yaklaşımın siyasi karşılığı nedir?
Siyasette ısrarlı bir olumlu ton, çoğu zaman yalnızca nezaketle açıklanmaz. Bu nedenle Bahçeli'nin bu tutumu, MHP'nin yeni dönemde kendisine farklı bir siyasi denge ya da olası bir müttefik aradığı yönünde yorumlara da kapı aralıyor. Elbette bunun kesin olarak böyle olduğunu söylemek mümkün değil. Ancak siyaset, semboller ve mesajlar kadar, kullanılan dil üzerinden de okunur. Bu yüzden Bahçeli'nin Özgür Özel'e yönelik tekrarlanan pozitif mesajları, sıradan bir nezaket göstergesi olmanın ötesinde stratejik bir anlam taşıyıp taşımadığı sorusunu gündemde tutuyor.
Sadık ÇELİK