DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, partisinin TBMM'deki grup toplantısında milletvekilleri ve belediye başkanlarının parti değiştirmesine ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Hatimoğulları, seçildikleri partiden istifa ederek başka bir partiye geçen siyasetçilerin görevlerinin de sona ermesi gerektiğini savundu.
Son olarak CHP'den 18 Haziran'da istifa eden ve bir süre bağımsız olarak görev yapan İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay, 7 Ekim'de AK Parti'ye katılmıştı.
Belediye başkanları ve milletvekillerinin parti değiştirmesini seçmen iradesine saygısızlık olarak nitelendiren Hatimoğulları, şu ifadeleri kullandı:
"Biz bu anlayışı kabul etmiyoruz. Halkın sandıkta verdiği oylar kimsenin kişisel malı değildir. Borsada alınıp satılan, el değiştiren hisse senetleri hiç değildir. Yıllarca belediyelere kayyım atadılar. Şimdi ise kayyım atayamadıkları yerlerde belediye başkanlarının parti değiştirmesini sağlıyorlar. Açıkça söylüyorum: Seçildiği partiden ayrılarak başka bir partiye geçen belediye başkanı, hem kendisinin hem de kendisine oy veren yurttaşların kayyımı haline geliyor."
Hatimoğulları, siyasi transferleri sınırlandıracak yasal düzenleme yapılmasını istedi. Ayrıca büyük ekonomik suçları ve yolsuzlukları soruşturacak bağımsız, tarafsız ve uzmanlaşmış bir mahkeme kurulmasını, siyaset ile ticaret arasındaki çıkar ilişkilerinin önlenmesi için kapsamlı bir siyasi etik kanunu çıkarılmasını önerdi.
Fon krizinde siyaset ve bürokrasi bağlantılarının araştırılması çağrısı
Fon krizine de değinen Hatimoğulları, Sermaye Piyasası Kurulu'nun (SPK) riski 2025'in son çeyreğinde tespit ettiğini, konunun 2 Aralık'ta Finansal İstikrar Komitesi'nin gündemine taşındığını ancak gerekli önlemlerin alınmadığını söyledi.
450 bini aşkın yatırımcının doğrudan mağdur edildiğini belirten Hatimoğulları, iktidar temsilcileri ile fon şirketlerinin sahipleri arasındaki ilişkilerin araştırılmasını istedi. Siyasi sorumluluk ve masumiyet karinesi tartışmasına ilişkin şu ifadeleri kullandı:
"Yaşananların siyasi sorumluluğu iktidara aitken, iktidar temsilcileri vurgunda adı geçen kişiler için lekelenmeme hakkını ve masumiyet karinesini hatırlatıyor. Oysa masumiyet karinesi ve lekelenmeme hakkı yalnızca iktidara yakın isimler için değil, toplumun bütün kesimleri için geçerli olmalıdır."
AK Parti'nin Meclis'e sunduğu dokuz maddelik kanun teklifini eleştiren Hatimoğulları, maliyetin halka yüklenmemesini, sorumluların mal varlıklarının dondurulmasını ve yurt dışına çıkarılan paraların geri getirilmesini istedi.
Tazminatın 1 milyon lirayla sınırlandırılmasına karşı çıkan Hatimoğulları, kayıpların eksiksiz karşılanması ve ödeme takviminin kanunda açıkça düzenlenmesi gerektiğini söyledi. Siyasetçiler ve bürokratların sorumluluğunun Meclis araştırmasıyla ortaya çıkarılmasını isteyen Hatimoğulları, SPK'nin bağımsız bir denetim kurumuna dönüştürülmesini, üyelerinin Meclis'te nitelikli çoğunlukla seçilmesini ve denetim raporlarının doğrudan Meclis'e sunulmasını önerdi.
Basın özgürlüğü mesajı
Gazetecilerin tutuklanmasına ve ev hapsine alınmasına da tepki gösteren Hatimoğulları, "Fon vurgunu yapmak serbest, ancak bunun haberini yapmak suç sayılıyor!" dedi. Hatimoğulları, basın özgürlüğüne yönelik uygulamalara son verilmesini ve tutuklu basın emekçilerinin serbest bırakılmasını istedi.
Nafaka hakkı için çağrı
Anayasa Mahkemesi'nin nafaka hakkına ilişkin kararı ve Adalet Bakanı'nın nafaka düzenlemesinde evlilik süresinin esas alınacağı yönündeki açıklamasını değerlendiren Hatimoğulları, ortalama yoksulluk nafakasının 1.179 lira olduğunu söyledi.
Kadınların ekonomik eşitsizliklerinin görmezden gelindiğini belirten Hatimoğulları, şu ifadeleri kullandı:
"Kadınlar ekonomik yaşamda erkeklerle eşit koşullara sahip değil. Yoksulluğu en ağır biçimde yaşayan kesimlerin başında kadınlar geliyor. Çocukların, yaşlıların ve hastaların bakım sorumluluğunu büyük ölçüde kadınlar üstleniyor. Ev işlerini yürütüyor, karşılığı ödenmeyen ve sosyal güvence sağlamayan görünmez bir emek harcıyorlar. Bütün bu eşitsizlikleri görmezden gelerek boşanma aşamasında bir kadına, ‘Bundan sonra kendi başının çaresine bak’ diyemezsiniz. Nafaka bir ayrıcalık ya da lütuf değil, kadınların yaşamları açısından hayati öneme sahip bir haktır.
Milyonlarca kadının geleceğini doğrudan etkileyecek böylesine önemli bir düzenleme, yargı paketinin birkaç maddesi arasına sıkıştırılarak yapılamaz. Kadınların yaşamlarına ilişkin kararları, kadınları ve kadın örgütlerini sürecin dışında bırakarak alamazsınız."
Öcalan ve Meclis İzleme Kurulu için çağrı
PKK'nın 8 Ekim'de Türkiye içinden ve sınıra yakın bölgelerden çekildiğini duyurmasını tarihî bir adım olarak değerlendiren Hatimoğulları, çerçeve yasanın uygulanması için olağan MGK toplantısının beklenmemesi gerektiğini söyledi.
PKK lideri Abdullah Öcalan'ın koordinatörlüğünü üstleneceği Barış ve Siyasallaşma Kurulu'nun gecikmeden faaliyete geçmesi çağrısı yapan Hatimoğulları, şu ifadeleri kullandı:
"Sürecin ilerleyebilmesi için bu kurulun etkin biçimde çalışmasını sağlayacak siyasi, hukuki ve teknik koşulların oluşturulması gerekiyor. Bunun için Sayın Öcalan'ın özgürce yaşayabileceği ve çalışmalarını özgürce yürütebileceği koşullar sağlanmalıdır."
TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş'un girişimiyle kurulması planlanan Meclis İzleme Kurulu'nun çoğulcu, işlevsel ve bağımsız olması gerektiğini belirten Hatimoğulları, kurulun sahadaki gelişmeleri doğrudan izlemesini, gecikmeleri ve tıkanıklıkları raporlayabilmesini ve gerektiğinde taraflarla görüşebilmesini istedi.
Hatimoğulları, Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu'nun raporuna da işaret ederek şu ifadeleri kullandı:
"Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu raporunun 6. ve 7. maddeleri, demokratikleşme bakımından önemli düzenlemeler içeriyor. Meclis İzleme Kurulu da bu maddeleri dikkate alarak hem barış sürecinin hem de Türkiye'nin ihtiyaç duyduğu demokratikleşme yasalarına ilişkin bir çerçeve hazırlanması için çalışmalar yürütebilmelidir."
Hatimoğulları ayrıca kadın örgütleri ve Alevi kurumlarının karar süreçlerine doğrudan katılmasını sağlayacak mekanizmaların oluşturulmasını istedi.
Hatimoğulları'nın fon krizine ilişkin açıklamaları
"Türkiye haftalardır tarihinin en büyük finansal skandallarından biri olarak nitelendirilen fon vurgununu konuşuyor. 100 yılın vurgunu olarak anılan bu olayın uzun süre gündemde kalması şaşırtıcı değil.
SPK, 2025 yılının son çeyreğinde söz konusu riski tespit ediyor. Konu, 2 Aralık'ta Finansal İstikrar Komitesi'nin gündemine taşınıyor. Dünyanın en büyük endeks sağlayıcılarından MSCI da ayrıca uyarıda bulunuyor. Ancak bütün bu uyarılara rağmen gerekli önlemler alınmıyor. Sonuçta 450 bini aşkın yatırımcı doğrudan, milyonlarca yurttaş ise dolaylı olarak mağdur ediliyor.
Bir emekliye kredi verirken kredi notunu inceleyen, borç yükü altında ezilen esnafın yaşadığı sıkıntılara kayıtsız kalan finans sistemi, 20 milyar dolarlık vurgunu adeta seyretmekle yetiniyor.
İktidara soruyoruz: Risk önceden bilinmesine ve ekonomi yönetiminin gündemine kadar gelmesine rağmen bu vurgun neden zamanında engellenmedi?
Bu büyüklükte bir vurgunun içeriden bilgi alınmadan ve bazı faaliyetlere göz yumulmadan gerçekleşmesi mümkün değil. Kimin kiminle görüştüğü, hangi bilgilerin kimlere önceden ulaştırıldığı, kimlerin kazanç sağlarken kimlerin zarara uğradığı ortaya çıkarılmalı. Kamu otoritesinin ne bildiği ve iktidar yetkilileriyle fon şirketlerinin sahipleri arasında nasıl ilişkiler bulunduğu açıklığa kavuşturulmalı.
Anadilde ve parasız eğitim talep eden ya da 1 Mayıs gösterilerine katılan gençleri gözaltına alıp baz istasyonu kayıtlarından kimlerle görüştüklerini araştıran savcılık, iktidar temsilcileri ile fon sahipleri arasındaki bağlantıları da ortaya çıkaramaz mı?
Bütün bu sorular yanıt bulmalı, ilişkiler ağı tüm yönleriyle açığa çıkarılmalıdır. Ortada organize bir suç örgütü bulunuyor. Bu yapının sermaye, siyaset ve bürokrasi içindeki bağlantılarının araştırılması gerekiyor.
Bugünkü ekonomik düzeni inşa eden iktidardır. Bir avuç insanın servetine servet kattığı, milyonlarca yurttaşın ise temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlandığı bir sistem giderek derinleştirilmiştir. Fon vurgunu da bu düzenin ortaya çıkardığı sonuçlardan biridir.
"Lekelenmeme hakkı" tepkisi
Yaşananların siyasi sorumluluğu iktidara aitken, iktidar temsilcileri vurgunda adı geçen kişiler için lekelenmeme hakkını ve masumiyet karinesini hatırlatıyor.
Oysa masumiyet karinesi ve lekelenmeme hakkı yalnızca iktidara yakın isimler için değil, toplumun bütün kesimleri için geçerli olmalıdır.
AKP'nin çözüm olarak Meclis'e sunduğu 9 maddelik kanun teklifi, sorunları gidermekten uzak, adeta bir çözümsüzlük belgesidir. Bu teklife karşı hazırladığımız 7 temel öneriyi kamuoyunun dikkatine sunmak istiyoruz.
Öncelikle, fon vurgununun maliyeti hiçbir şekilde halka yüklenmemeli, yurttaşların bu süreçten kaynaklanan zararları üstlenmeyeceği kanunla güvence altına alınmalıdır. Vurguna karışanların yurt dışına çıkardığı paralar Türkiye'ye geri getirilmeli ve sorumluların tüm mal varlıkları dondurulmalıdır. Teklifte yer alan, paranın bulunması halinde ödeme yapılmasını öngören yaklaşım, mağduriyetleri gidermek yerine daha da derinleştirecektir.
Zararların karşılanmasında herhangi bir üst sınır uygulanmamalı, mağdur olan herkesin kaybı eksiksiz giderilmelidir. Tazminatın 1 milyon lirayla sınırlandırılması keyfî bir tercihtir. İktidar, ortaya çıkan sorunu bütünüyle çözmek yerine yönetmeye çalışıyor. Oysa yurttaşların uğradığı zararları karşılamak iktidarın sorumluluğudur. Ayrıca ödemelerin ne zaman yapılacağı belirsiz bırakılmamalı, ödeme takvimi kanunda açıkça düzenlenmelidir.
Sorumluluk yalnızca fon şirketlerinin yöneticileriyle sınırlandırılamaz. Meclis bünyesinde bir araştırma komisyonu oluşturularak bürokratların bu süreçteki rolleri ve sorumlulukları ortaya çıkarılmalıdır. Kamunun ve yurttaşların uğradığı zararlarda sorumluluğu bulunan siyasetçiler ile bürokratlar, maddi ve manevi açıdan birinci derecede sorumlu tutulmalıdır.
Vatandaşların tasarruflarını yöneten bütün fonların portföy bilgileri, yöneticileri ve denetim raporları her ay düzenli olarak kamuoyuyla paylaşılmalıdır. Hiç kimse birikimlerinin nerede ve nasıl değerlendirildiğini bilmeden yatırım yapmak durumunda bırakılmamalıdır. Çünkü gizlilik vurgunculara alan açarken, şeffaflık yurttaşların haklarını korur.
Son olarak Sermaye Piyasası Kurulu, iktidarın değil halkın çıkarlarını gözeten bağımsız bir denetim kurumu haline getirilmelidir. Kurul üyeleri Meclis'te nitelikli çoğunlukla seçilmeli, hazırlanan denetim raporları da doğrudan Meclis'e sunulmalıdır. Çünkü yaşanan fon vurgunu yalnızca şirketlerin faaliyetleriyle açıklanamaz; aynı zamanda usulsüzlüklere göz yuman denetim sisteminin de bir sonucudur."
Basın özgürlüğü ve siyasi transferler
Fon vurgunu yapmak serbest, ancak bunun haberini yapmak suç sayılıyor! Vurgunda adı geçen eski bakan adliyede kraliçeler gibi karşılanırken, vurguna karışıp yurt dışına kaçanlar krallar gibi yaşamlarını sürdürüyor. Buna karşılık, yaşananları kamuoyuna duyuran gazeteciler cezaevine gönderiliyor, ev hapsine mahkûm ediliyor. Haber sitelerine ve sosyal medya hesaplarına erişim engelleri getiriliyor.
Batsın böyle adalet! Basın özgürlüğüne yönelik bu uygulamalara son verilmeli, tutuklu bütün basın emekçileri derhal serbest bırakılmalıdır.
Bu ülkede artık yalnızca cebimizdeki para değil, halkın iradesi de el değiştiriyor.
İktidar, her alanda bir transfer düzeni oluşturdu. Fonlarda paralar transfer ediliyor, ekonomik krizin bütün yükü yurttaşların sırtına aktarılıyor. Ankara 2. Baro Başkanı'nın açıklamalarından yargıdaki transfer düzenini de öğrendik. "Sağ olsun Bakanlık bize ayrıcalık tanıyor. 70 üyemizi hâkim, savcı yaptık" sözleri, yargıda nasıl bir kadrolaşma yaşandığını ortaya koyuyor. Bu da ülkemiz adına ayrı bir utanç vesikasıdır.
Siyasi transferlere ilişkin üç öneri
Transferler yargıyla da sınırlı değil. Meclis'te milletvekilleri parti değiştiriyor, belediyelerde ise halkın oylarıyla seçilen başkanlar başka partilere geçiyor.
Türkiye'nin siyasi tarihinde seçmen iradesinin bu kadar kolay hiçe sayıldığı bir dönem yaşanmadı. Bu, doğrudan halka ve onun demokratik tercihine yönelik bir saygısızlıktır.
Biz bu anlayışı kabul etmiyoruz. Halkın sandıkta verdiği oylar kimsenin kişisel malı değildir. Borsada alınıp satılan, el değiştiren hisse senetleri hiç değildir.
Yıllarca belediyelere kayyım atadılar. Şimdi ise kayyım atayamadıkları yerlerde belediye başkanlarının parti değiştirmesini sağlıyorlar. Açıkça söylüyorum: Seçildiği partiden ayrılarak başka bir partiye geçen belediye başkanı, hem kendisinin hem de kendisine oy veren yurttaşların kayyımı haline geliyor.
Buradan üç somut çağrıda bulunmak istiyorum.
Öncelikle siyasi transferleri etik ve hukuki çerçevede sınırlandıracak açık bir yasal düzenleme yapılmalıdır. Halkın iradesinin parti değişiklikleri yoluyla gasp edilmesinin önüne geçilmelidir. Önerimiz nettir: Hangi partiden olursa olsun, partisinden istifa eden bir siyasetçinin o partinin listesinden kazandığı milletvekilliği, belediye başkanlığı ya da meclis üyeliği de sona ermelidir.
İkinci olarak, 86 milyon yurttaşın vurgunların yaşanmadığı bir Türkiye'de yaşamaya hakkı vardır. Büyük ekonomik suçları, yolsuzlukları ve sermaye piyasalarında gerçekleştirilen vurgunları soruşturacak, bağımsız, tarafsız ve bu alanda uzmanlaşmış bir mahkeme kurulmalıdır.
Üçüncü önerimiz ise siyaset ile ticaret arasındaki çıkar ilişkilerinin ortadan kaldırılmasıdır. Bürokrasinin kişisel menfaat ve güç elde etmenin aracına dönüşmesini engelleyecek kapsamlı bir siyasi etik kanunu çıkarılmalıdır.
Söylediklerimiz son derece açık: Türkiye'nin bu anlayışla yönetilmesi kabul edilemez. Halkın oyunun da emeğinin de korunduğu, sorumluların hesap verdiği, ülkeyi yönetenlerin doğrudan yurttaşlara karşı sorumlu olduğu bir düzen kurmak mümkündür.
Bizim hedeflediğimiz yönetim anlayışı budur. Halkın iradesinin gasp edilmesinin ne anlama geldiğini de emekçilerin alın terinin nasıl yağmalandığını da çok iyi bilen bir siyasi gelenekten geliyoruz. Bunlara karşı nasıl mücadele edileceğini de biliyoruz.
Nafaka hakkı ve kadınlara ilişkin açıklamalar
İki gün sonra, 15 Ekim’de, Rojin Kabaiş’in cansız bedeninin Van Gölü kıyısında bulunmasının üzerinden tam iki yıl geçmiş olacak.
Rojin’in bedeninde iki farklı erkeğe ait DNA profili tespit edilmesine rağmen bunların kimlere ait olduğu hâlâ belirlenemedi. Telefonu binlerce kilometre dolaştı ancak aradan geçen iki yıla rağmen "Rojin’e ne oldu?" sorusu yanıt bulmadı.
Buradan Rojin’in ailesine bir kez daha sesleniyoruz: Yalnız değilsiniz. Rojin Kabaiş, Gülistan Doku ve ölümleri şüpheli olarak kayıtlara geçen, dosyaları kapatılmak istenen bütün kadınlar için mücadelemize devam edeceğiz. Gerçeklerin ortaya çıkarılması için hakikatin peşini bırakmayacağız.
Diğer taraftan, Anayasa Mahkemesi’nin nafaka hakkına ilişkin kararıyla birlikte kadınların ekonomik güvenceleri yeniden tartışma konusu yapılıyor.
Adalet Bakanı, birkaç gün önce yaptığı açıklamada nafaka düzenlemesinde evlilik süresinin esas alınacağını söyledi. AKP iktidarı neredeyse her yargı paketinde nafaka hakkını yeniden gündeme getiriyor.
Buradan bir kez daha uyarıyoruz: "Bir günlük evlilik, ömür boyu nafaka" gibi gerçeği yansıtmayan söylemlerle nafaka hakkını sınırlandırmaya yönelik girişimlerinizi meşrulaştırmaya çalışmayın.
Boşanma sonrasında ödenen ortalama yoksulluk nafakası yalnızca 1.179 lira. Evet, yanlış duymadınız, sadece 1.179 lira! Ortada iddia edildiği gibi bir günlük evlilik karşılığında ömür boyu ödenen yüksek nafaka tutarları yok.
Kadınlar ekonomik yaşamda erkeklerle eşit koşullara sahip değil. Yoksulluğu en ağır biçimde yaşayan kesimlerin başında kadınlar geliyor. Çocukların, yaşlıların ve hastaların bakım sorumluluğunu büyük ölçüde kadınlar üstleniyor. Ev işlerini yürütüyor, karşılığı ödenmeyen ve sosyal güvence sağlamayan görünmez bir emek harcıyorlar.
Bütün bu eşitsizlikleri görmezden gelerek boşanma aşamasında bir kadına, "Bundan sonra kendi başının çaresine bak" diyemezsiniz. Nafaka bir ayrıcalık ya da lütuf değil, kadınların yaşamları açısından hayati öneme sahip bir haktır.
Milyonlarca kadının geleceğini doğrudan etkileyecek böylesine önemli bir düzenleme, yargı paketinin birkaç maddesi arasına sıkıştırılarak yapılamaz. Kadınların yaşamlarına ilişkin kararları, kadınları ve kadın örgütlerini sürecin dışında bırakarak alamazsınız.
Nafaka tartışmalarının ne zaman sona ereceğini biliyor musunuz? Kadınların evlerinde, sokaklarda, çalışma yaşamında ve kamusal alanın her noktasında kendilerini eşit, özgür ve güvende hissettikleri zaman. Gerçek eşitlik sağlandığında bu tartışmalar da sona erecektir.
Çerçeve yasa ve barış sürecine ilişkin çağrılar
Çerçeve yasa çıkarıldı ancak ne zaman uygulanacağı ve sürecin bundan sonra nasıl ilerleyeceği henüz açıklığa kavuşmadı. Toplumun yanıt beklediği temel sorular bunlar. Kendi sorumluluklarımız çerçevesinde bu sorulara cevap vermek hepimizin görevidir.
Hareket yönetimi, 8 Ekim'de yaptığı açıklamada Türkiye sınırları içinden ve sınıra yakın bölgelerden çekildiğini, bölge isimlerini de paylaşarak duyurdu. Bu, tarihî öneme sahip bir adımdır. Artık yeni bir dönemin kapısı aralanmıştır.
Barışın sağlanması, bütün tarafların üstlendikleri sorumlulukları karşılıklı olarak yerine getirmesine bağlıdır. İktidarın ve devletin yapması gerekenler, ne zaman gerçekleşeceği belli olmayan vaatlere bırakılamaz.
Cumhurbaşkanı Yardımcısı Sayın Cevdet Yılmaz da dün yaptığı açıklamada, "Çerçeve yasanın uygulanması için olağan MGK toplantısını beklemeye gerek olmadığını" ifade etti. Biz de bu görüşe katılıyoruz. Yaşanan gelişmeler, karşılıklı adımların olağan MGK toplantısının tarihi beklenmeden atılabilmesi için gerekli zemini oluşturuyor.
Yalnızca Kürt halkı değil, Türkiye toplumunun tamamı artık somut gelişmeler görmek istiyor. Hayırlı işlerde zaman kaybedilmemelidir. Elbette bazı teknik hazırlıkların tamamlanması gerekebilir. Ancak güçlü bir siyasi irade ortaya konulursa belirsizliklerin ve güvensizliğin yerini umut alacaktır.
Bu kapsamda, Takip, Koordinasyon ve Uygulama Kuruluna bağlı olarak oluşturulması öngörülen dört alt komisyonun bir an önce kurulması ve çalışmalarına başlaması gerekiyor.
Sayın Öcalan'ın koordinatörlüğünü üstleneceği Barış ve Siyasallaşma Kurulu da gecikmeden faaliyete geçmelidir. Sayın Bahçeli'nin, "Siyasallaşma Koordinatörlüğü İmralı'da bulunan kişinin hakkıdır" sözleri bu açıdan önem taşıyor.
Sürecin ilerleyebilmesi için bu kurulun etkin biçimde çalışmasını sağlayacak siyasi, hukuki ve teknik koşulların oluşturulması gerekiyor. Bunun için Sayın Öcalan'ın özgürce yaşayabileceği ve çalışmalarını özgürce yürütebileceği koşullar sağlanmalıdır.
Meclis Başkanı Sayın Numan Kurtulmuş'un girişimiyle kurulması planlanan Meclis İzleme Kurulu için de daha fazla zaman kaybedilmemelidir. Neyi bekliyoruz? Bu kurulun nasıl oluşturulması ve hangi sorumlulukları üstlenmesi gerektiğine ilişkin önerilerimizi paylaşmak istiyoruz.
Öncelikle Sayın Kurtulmuş, Meclis'te temsil edilen bütün siyasi partilerle görüşmeli; kurulun oluşum yöntemi, görevleri ve yetkileri hakkında partilerin düşüncelerini almalıdır. Kurulun çoğulcu ve kapsayıcı bir yapıda oluşturulması, barış sürecinin toplumun daha geniş kesimleri tarafından sahiplenilmesine katkı sağlayacaktır.
Oluşturulacak yapının yalnızca sembolik bir kurul olarak kalmaması gerekiyor. Siyasetin süreçte üstlenmesi gereken sorumluluklar dikkate alındığında, kurulun gerçek anlamda işlevsel olması büyük önem taşıyor.
Bu nedenle kurul, sahadaki gelişmeleri doğrudan izleyebilmeli, süreçte yaşanan gecikmeleri ve tıkanıklıkları belirleyebilmeli, bunlara ilişkin raporlar hazırlayabilmelidir. Gerektiğinde taraflarla görüşerek sorunların aşılmasına ve sürecin ilerlemesine katkıda bulunabilecek yetkilere sahip olmalıdır.
Aynı zamanda, Sayın Cevdet Yılmaz'ın başkanlığında oluşturulan Takip, Koordinasyon ve Uygulama Kurulu ile düzenli bilgi alışverişinde bulunması ve etkin bir istişare mekanizması geliştirmesi de sürece önemli katkılar sunacaktır.
Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu raporu
Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu raporunun 6. ve 7. maddeleri, demokratikleşme bakımından önemli düzenlemeler içeriyor. Meclis İzleme Kurulu da bu maddeleri dikkate alarak hem barış sürecinin hem de Türkiye'nin ihtiyaç duyduğu demokratikleşme yasalarına ilişkin bir çerçeve hazırlanması için çalışmalar yürütebilmelidir.
Kurulun bağımsız hareket edebilmesi de temel koşullardan biridir. Herhangi bir siyasi partinin ya da yürütme organının yönlendirmesi altında değil, kendisine tanımlanan yetki ve sorumluluklar doğrultusunda faaliyet göstermelidir.
Bunun yanında sivil toplum kuruluşlarının ve demokratik kitle örgütlerinin sürece doğrudan katılmasını sağlayacak mekanizmalar oluşturulmalıdır. Özellikle kadın örgütleri ve Alevi kurumları, bu sürecin yalnızca izleyicisi ya da dinleyicisi olmak istemiyor. Kararların alındığı masada doğrudan yer alma talepleri bulunuyor. Kurulun yapısı ve çalışma biçimi belirlenirken bu talepler de dikkate alınmalıdır."