Bakırhan'dan çerçeve yasa mesajı: Türkiye için "tarihî eşik" vurgusu

DEM Parti lideri Tuncer Bakırhan, Kürt meselesinden çerçeve yasaya kadar birçok başlıkta dikkat çeken mesajlar verdi.

DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, partisinin TBMM grup toplantısında Türkiye'nin iç siyaseti, Ortadoğu'daki gelişmeler ve Kürt meselesine ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Bakırhan, demokratik çözüm çağrısı yaparken Meclis gündemine gelmesi beklenen çerçeve yasanın önemine dikkat çekti.

Bakırhan'dan Türkiye ve Ortadoğu değerlendirmesi

Ortadoğu'daki gelişmelerin yeni bir dönemin habercisi olduğunu belirten Bakırhan, Türkiye'nin bölgesel gelişmelerde belirleyici bir rol üstlenebilmesi için kendi iç sorunlarını demokratik yollarla çözmesi gerektiğini savundu.

"Ezidi toplumuna mensup, soykırımda yaşamını yitiren insanlarımızı saygı ve minnetle anıyorum. Soykırımcı zihniyeti ve bu soykırımı gerçekleştirenleri bir kez daha lanetliyorum.

Aslında dünya toplumunun ve uluslararası kurumların Ezidilere bir borcu var. Bir toplum düşünün; hakkında 72 defa ferman çıkarılmış, 72 defa katliama uğramış. Dünya toplumu ve uluslararası kurumlar, artık Ezidilerin kendi topraklarında güven ve özgürlük içinde yaşayabilecekleri bir zemini hazırlamakla sorumludur. Bu, Ezidilere olan bir borçtur. Ezidi toplumuyla dayanışmaya devam edeceğimizi bir kez daha belirtmek istiyorum.

Biraz önce Sezai Başkan da söyledi. Burada birçok kurumumuzun yanı sıra “Abhazya’ya İzolasyona Son İnisiyatifi”nin çok değerli temsilcileri de aramızda bulunuyor.

Kendi meselelerimizle çok yoğun ilgilendiğimiz için bazen yanı başımızda yaşanan baskıları, antidemokratik uygulamaları ve başka toplumların çektiği acıları görüyor ancak yeterince dile getirmiyor olabiliriz. Bu da bizim öz eleştirimiz olsun.

Deniz komşumuz Abhazya’da yaşayan kardeşlerimiz bugün ağır insan hakları ve demokrasi sorunlarıyla karşı karşıya. Sağlık hizmetlerine erişemeyen, ailelerini yıllardır göremeyen insanların ve eğitim hakkından mahrum bırakılan gençlerin yaşadığı bir toplumdan söz ediyorum.

Abhazya pasaportu maalesef ülkemizde geçersiz sayılıyor. Düşünün; yüz binlerce Abhazyalının ve onların akrabalarının yaşadığı Türkiye’de Abhazya pasaportu geçersiz kabul ediliyor.

Uluslararası ilişkiler bazen böyle bir şeydir. Kendi vatandaşınız olan insanların ve onların akrabalarının yaşadığı dramı, maruz kaldıkları antidemokratik uygulamaları dahi görmezden gelebiliyorsunuz.

Dünya ve Ortadoğu’da, önümüzdeki yüz yılı etkileyecek günlerden geçiyoruz. Önümüzde bir yüzyılın kapanışı, başka bir yüzyılın ise şafağı var. Bugün dünya, yeni krizlerle eski düzenin çözülüşünü iç içe yaşıyor.

Bir yüzyıl kapanırken yeni yüzyılın güç ilişkileri, enerji yolları, ticaret koridorları ve siyasal özneleri şekilleniyor. Ortadoğu ise bu büyük dönüşümün merkezinde yer alıyor. İran’dan Lübnan’a, Filistin’den Suriye’ye kadar yaşananlar, bölgenin yüz yıllık siyasi, ekonomik ve güvenlik denklemlerinin değişeceğini gösteriyor.

Artık yalnızca ordular ve devletler değil; halklar, inançlar, toplumsal hareketler ve devlet dışı aktörler de yeni dengede kendilerine yer edinmeye çalışıyor. Böyle dönemlerde asıl mesele yalnızca askerî anlamda güçlü olmak değil, tarihin yönünü doğru okuyabilmektir.

Pek çok örnekte gördüğümüz üzere, değişimi okuyamayanlar yeni düzenin nesnesine dönüşürken siyasal akıl ve cesaret gösterebilenler kendi geleceklerinin öznesi olurlar. Biz herkesi kendi geleceğinin öznesi olmaya davet ediyoruz. Bu çağrı; adaleti, demokrasiyi, eşitliği ve özgürlüğü büyüten bir bahara davettir.

Ortadoğu’da yeni bir düzen kurulurken Türkiye, izleyen değil şekillendiren; bekleyen değil oyun kuran bir rol üstlenme şansına sahiptir. Bu rolü oynamanın formülü bellidir. Kendi Kürt meselesini demokratik yollarla çözemeyen bir Türkiye, Ortadoğu’ya kalıcı barış ve istikrar öneremez.

Kürtler, 21. yüzyılda Ortadoğu’nun en kritik güçlerinden biri konumundadır. Bölgesel değişimin yönünü görebilen, siyasi pozisyon alabilen örgütlü bir güçtür. Ortadoğu’ya bir “bataklık” ya da “fetih alanı” olarak değil, evi olarak bakan, binlerce yıllık kadim bir halktır.

Türkiye, Ortadoğu’da Kürtlerle stratejik ilişki kurmayı büyük bir demokratik imkân ve tarihsel fırsat olarak görmelidir. Bu fırsatı Kürt fobisine ve güvenlikçi reflekslere kurban etmemeliyiz. Türk-Kürt ilişkisinin bin yıllık ufkuna güvenmeliyiz.

Yüzü geleceğe dönük olan herkes şunu bilmelidir: Ortadoğu’da Kürt jeopolitiğiyle doğru ilişki kuranlar kazanacaktır. En doğru seçenek budur. Tarih buraya doğru akıyor. Artık tarihin akışına karşı kürek çekmeyi bırakalım, barış baharına omuz omuza yürüyelim.

Dünyada ve Ortadoğu’da büyük riskler ve fırsatlar varken, Türkiye olarak biz hangi zemindeyiz? Tespiti doğru yapmazsak çözümü de yanlış kurmuş oluruz.

Tabloya baktığımızda hukukun öngörülebilirliğini, siyasetin sorun çözme kapasitesini, yurttaşların ise geleceğe duyduğu güveni kaybettiğini görüyoruz. Yargının magazinleştiği, bürokrasinin racon kestiği, iş ve aş güvencesinin ortadan kalktığı, gençlerin geleceklerini göremediği bir manzarayla karşı karşıyayız. Bu manzaranın artık değişmesi gerekiyor.

Türkiye’nin önünde iki yol var: Ya yıllardır ülkeyi yoran çatışma, kutuplaşma ve kriz sarmalında tükeneceğiz ya da barışı, demokrasiyi, hukuku ve refahı esas alan yeni bir yüzyılın kapısını aralayacağız.

Bizim cevabımız açıktır: Güçlü ve demokratik bir başlangıç yapmak istiyoruz. Bunun için siyasetin artık kutuplaşmanın değil, çözümün diliyle konuşmasının zamanı geldi. Siyaset, sorun üreten değil, demokratik akılla sorunları çözen bir kurum olmalıdır.

Güçlü bir başlangıç için güçlü bir ekonomiye sahip olmak kaçınılmazdır. Bu nedenle ekonomide yıllardır çatışmaya, yolsuzluğa, kayırmacılığa ve israfa aktarılan kaynakların artık herkesin sofrasına adil biçimde ulaşmasının vakti geldi.

Hukukta yapısal ve demokratik reformlar olmazsa olmazdır. Herkesin aynı hukuktan yararlandığı bir adalet düzenini inşa etmenin zamanı geldi. Artık pusula adalet, rota Reya Haq olmalıdır.

Güçlü bir başlangıç için güçlü bir demokrasi, ekmek ve su kadar gereklidir. Herkesin kendisini özgürce ifade edebildiği, karar alma ve yönetim süreçlerine katılabildiği demokratik bir düzen kurulmalıdır. Artık demokrasiyi bir sahne dekoru olmaktan çıkarmalıyız.

Özgür siyaset, eşit ekonomi, adil hukuk ve güçlü demokrasi, birlikte yaşamın temel kolonlarıdır. Unutmayalım ki bir yapı, en zayıf kolonu kadar sağlamdır. Bunlardan biri zayıf kalırsa hepsi eksik kalır. Bu nedenle hukuku yok sayan bir ekonomi kalıcı olmaz, demokrasisi zayıf bir siyaset ise güven vermez.

Bütün bunların bir gecede gerçekleşmeyeceğini biliyoruz. Ancak bazen bir ülkenin kaderini değiştiren şey, atılan ilk adımdır. Çerçeve yasa işte böyle bir ilk adımdır. Meclis’in önüne gelecek çerçeve yasa, yalnızca teknik bir düzenleme değildir. Silahın yerine siyaseti, çatışmanın yerine hukuku koyacak ve demokratik ortaklığı büyütecek yeni bir dönemin eşiğidir.

Şimdi bu eşiği geçmek için o ilk adımı atalım ve bunu demokratik bir yürüyüşün başlangıcına dönüştürelim.

Bakın, yıllarca büyük acıların yaşandığı İrlanda deneyiminden bir örnek vermek istiyorum.

Yirminci yüzyılın sonunda, onlarca yıl süren bir savaşın ardından İrlanda’da artık kimse barışa inanmıyordu. Üç kuşak boyunca her aileye bir mezar, her sokağa bin acı düşmüştü. “Bu nefret bitmez” cümlesi, adanın iki yakasında da bir kader gibi tekrarlanıyordu. Çözümsüzlük, sanki bir kader ve değiştirilemez bir yasa olarak görülüyordu.

Oysa bitmez ve değişmez denilen o döngü, silahların gölgesinde değil, bir müzakere masasının etrafında çözüldü. Yüzyıllık hesaplaşma bir gecede ortadan kalkmadı ancak atılan bir imzayla şiddetin dili sustu, siyasetin dili konuşmaya başladı. Çözülmez sanılan düğümü kılıç değil, hukuk çözdü.

İrlandalı bir şair bu durumu şöyle tarif ediyor: “Bir halkın ömründe, umut ve tarihin aynı kafiyeye düştüğü ender anlardan birini yaşadık.”

Bizim de önümüzde yıllardır çözülemeyen ve çok ağır düğümlerle bağlanmış bir mesele var. Şimdi muazzam bir eşikteyiz. 22 Ekim’de Sayın Bahçeli’nin ortaya koyduğu irade, 27 Şubat’ta Sayın Öcalan’ın çizdiği barış perspektifi ve çözüm iradesi, Sayın Erdoğan’ın iradesi ve muhalefetin desteği, Türkiye’ye yüz yıllık kısır döngüyü aşma fırsatı sunuyor. Bu fırsat bir daha kolay kolay gelmeyebilir.

Bugüne kadar tarihî adımlar atıldı. Şimdi bu adımları hukukla bağlamanın zamanıdır. Çerçeve yasa, tarihî eşiğin hukuk yoluyla aşılmasının ilk adımıdır. Pazar günü heyetimiz, İmralı’da Sayın Öcalan’la olumlu bir görüşme gerçekleştirdi. Bu görüşmede kendisinin de söylediği gibi, “Bin kilometrelik yol bir adımla başlar.” Bu ilk adımı hep birlikte atmalıyız.

Biliyoruz ki tek bir yasal düzenleme, yüz yıllık bir meselenin bütün siyasal ve toplumsal yükünü bir günde ortadan kaldırmaz. Ancak yine de çok önemli bir işlev görür: Meseleyi şiddet zemininden siyasetin ve hukukun zeminine taşır. Silahın sustuğu yerde sözün, sözün olduğu yerde ise siyasetin önü açılır. Demokratik siyasetin önündeki engellerin kaldırılacağı yeni bir dönemin kapısı aralanır.

Tıpkı İrlanda’da olduğu gibi, bugün burada da 86 milyonun kaderinde ilk kez umut ve tarihin aynı kafiyeye düştüğüne tanıklık ediyoruz. Bu başarı 86 milyonundur, bu umut hepimizindir.

Barış ve Demokratik Toplum Süreci, 86 milyonun geleceği ve Ortadoğu’nun kaderi açısından tarihî öneme sahip bir süreçtir. Bu süreç yalnızca Yozgat’taki Türk’ün ya da Bingöl’deki Kürt’ün değil; Tahran’dan Bağdat’a, Şam’dan Körfez’e kadar geniş bir coğrafyanın geleceğini ilgilendirecektir.

Bu süreç yalnızca silahları susturmayacak; enerji ve ticaret koridorlarının rotasını belirleyecek, refah imkânları oluşturacak, iş ve aş potansiyeli yaratacaktır. Sayın Öcalan’ın ifade ettiği gibi bu süreç, “bir anın ya da bir dönemin stratejisi değil, önümüzdeki yüzyılın stratejisidir.”

Biz de meseleye tam olarak buradan bakıyoruz. Önümüzdeki yüzyılın stratejisi; çatışmaları üreten zemini ortadan kaldırmak ve farklılıklarla birlikte demokratik bir toplum kurmaktır. Bu strateji, Ortadoğu’da yeni bir paradigmayı esas alarak halkların ve inançların bir arada yaşamasını mümkün kılmaktır.

Önümüzdeki yüzyılın stratejisi, Kürt meselesini güvenlikçi aklın sınırlarından çıkararak siyasetin, hukukun ve demokratik müzakerenin konusu hâline getirmektir. Kürtlerin haklarının tanındığı, yerel demokrasinin inşa edildiği, farklı kimlik ve inançların özgürlük içinde yaşadığı demokratik bir Türkiye’yi kurma stratejisidir.

Önümüzdeki yüzyılın stratejisi; Alevi toplumunun ibadet ve eşit yurttaşlık haklarının tanındığı, insan onuruna yaraşır bir hukuk ve insan hakları düzeninin kurulduğu bir gelecek inşa etmektir.

Bu strateji, çatışmalara 50 yıldır harcanan trilyonlarca doların faturasını kapatarak kaynakları okullara, hastanelere, yollara ve gençlerin geleceğine ayırma stratejisidir. Evlerdeki yası, sofralardaki yoksulluğu, yaşamın her alanındaki gerilimi ve kutuplaşmayı ortadan kaldırma stratejisidir.

Bu arada aramızda bulunan Barış Akademisyenlerinin ve KHK’lilerin, amasız ve fakatsız biçimde işlerine derhâl iade edilmeleri sağlanmalıdır. Bugün bir umudu taşıyorsak barışın üzerinden “şu iltisak, bu iltisak” gölgesi kaldırılmalıdır. Ölümler dursun diye bedel ödeyenler, barışın sonuçlarından ilk önce yararlanmalıdır.

Bu toprakların acıya; milyonların açlığa, kutuplaşmaya ve gerilime artık sabrı kalmadı. Bakın, bu ülkede ateşin düşmediği bir toprak parçası kalmadı. Askerin de gerillanın da sivilin de tabutu bu topraklara iniyor.

Nâzım Hikmet’in dediği gibi, “Bu cehennem, bu cennet bizim.” Her kayıp, bu ülkenin ortak kaybıdır. Bu döngüyü silah da nefret de kıramaz. Bu döngüyü yalnızca siyaset kırabilir. Bu nedenle cehennem zamanlarını bitirelim; siyasete ve demokratik müzakereye güçlü bir şans verelim.

Açıkça ifade ediyoruz: Çerçeve yasa bir ayrıcalık yasası değildir. Tarihsel bir sorunun çözümü için gerekli olan geçiş sürecini demokratik hukuk güvencesine kavuşturacak bir yasadır. Yüz yıldır yok sayılan Kürt meselesinin ilk kez müzakereye dayalı bir yasal çerçeveyle buluşmasıdır.

Mehmed Uzun’un deyimiyle, “Barış sadece ölümsüz bir eser değil, insan aklının yarattığı en önemli erdemli iştir de.”

Çerçeve yasa, barışa açılan kapıdır. Barış ise çatışmayı yeniden üreten koşulların ortadan kaldırılmasıdır. Çerçeve yasa tam da bunun için gereklidir: Çatışmalı dönemi sona erdirmek ve kalıcı barışın kapılarını aralamak.

Bu yasayla kalıcı barışın hukukunu güçlendirmeliyiz. Barışın kalıcılaşması için Sayın Öcalan’ın özgür çalışma ve iletişim koşulları sağlanmalıdır. Meclis de tarihî rolünü üstlenmeli, Meclis bünyesinde bir Barış İzleme Kurulu kurulmalıdır. Süreç, bütün partilerin katılımıyla, demokratik katılım ve şeffaflık içinde sürdürülmelidir.

Bu yasayla işimiz bitmeyecek. Tam tersine, asıl demokratik dönüşüm bundan sonra başlayacak. Çerçeve yasayı güçlendirecek siyasi, hukuki ve idari düzenlemeler sonbahardan itibaren hayata geçirilmelidir.

Meclis’in sonbaharda açılmasıyla birlikte bir yol haritası çıkarmalıyız. Bu yol haritası doğrultusunda eşit yurttaşlığı güvence altına alan, demokratik siyasetin önündeki hukuki ve idari engelleri kaldıran, demokratik katılımı güçlendiren, dil, kültür ve inanç alanındaki örgütlenmenin önündeki engelleri ortadan kaldıran, yerel demokrasinin alanını genişleten, yeni dönemde cezada adaleti ve infazda eşitliği sağlayan demokratik ve hukuki reformları hayata geçirmeliyiz.

Bu nedenle diyoruz ki ağustos, çerçeve yasayla barışın temellerinin atıldığı ay olsun. Ekim ise demokratik Türkiye’nin inşasında yeni bir baharın başlangıcı olsun.

Bu yıl grup toplantılarımızda çok şey konuştuk. Ancak bu hafta, yüz yıllık bir düğümün çözüldüğü günler olarak hatırlanacak. Bu vesileyle bugün kamuoyunun huzurunda hem milletvekillerimize hem de parti teşkilatımıza açıkça sesleniyorum:

Bu yasa 86 milyonu ilgilendiriyor. Şemdinli’yi de Keşan’ı da ilgilendiriyor. Bu nedenle Komisyon’da ve Genel Kurul’da yasa görüşülürken polemiğe, provokasyona ve gerilime asla kapılmayacağız.

Barışın kapısını aralayacak her görüşü ve öneriyi büyük bir olgunlukla dinleyeceğiz. Eleştirileri ve haklı kaygıları anlayacağız. Biz de demokratik müzakere olgunluğuyla eleştirilerimizi ve önerilerimizi sunacağız. Ortak yolu birlikte arayacak, diyaloğa ve müzakereye her zaman olduğu gibi açık olacağız. Bütün parti yapımız ve Meclis grubumuz bu sürecin ruhuna uygun davranacaktır.

Çünkü bugün ihtiyacımız olan; acıları dindiren, yaraları saran ve birbirimizi anlamamızı sağlayan bir siyasettir. Her olumlu gelişme bizde abartılı bir sevinç değil, güçlü bir tefekkür ve şükür duygusu yaratacaktır.

Biz, süreçte ilk günden bu yana oynadığımız olumlu rolü daha da güçlendireceğiz. Barışın ve demokratik çözümün dilini büyüteceğiz.

Meclis’teki siyasi partilere de sesleniyorum: Çerçeve yasayı “Benim gündemim başka” diyerek yan gözle izlemek, yasaya karşı çıkmak ya da onu pazarlık konusu hâline getirmek doğru bir tutum değildir. Bu ülkenin kardeşlik hukuku içinde ve barış içinde yaşaması, milyonlarca oydan daha kıymetlidir.

Elbette asıl çağrımızı devlete ve iktidara yapıyoruz. Evet, çıkarılması gecikmiş bu çerçeve yasa önemlidir. Yasanın Meclis’in son haftasına sıkıştırılması ve içeriği eleştiriyi hak etse de bu düzenlemeyi önemli buluyoruz.

Milyonların sürece giderek artan desteğini boşa çıkarmamak ve halkın talebine kulak vermek, iktidarın tarihsel sorumluluğudur. Barış için herkes bir adım atarken iktidar, on adım gücünde yasalar çıkarmalıdır.

Bu kürsüden bütün Türkiye’ye inançla ve tüm kalbimle sesleniyorum: Türkiye’nin her tarafındaki yurttaşlarımızın kaygılarını anlıyor ve önemsiyoruz. Hepsi bizim kardeşimiz, canımız, ciğerimiz ve yurttaşımızdır.

Yeni bir yüzyılın eşiğindeyiz. Bu eşiği korkuyla değil umutla, çatışmayla değil barışla, inkârla değil demokrasiyle, ayrışmayla değil eşit yurttaşlıkla geçmek için kenetlenelim. Bursa’dan Diyarbakır’a kadar Türkiye’nin yüz yıllık zincirlerini hep birlikte çözelim.

Bu yasanın, bu topraklarda yaşayan herkese ve 86 milyonun tamamına şimdiden hayırlı olmasını diliyorum. Bu yasa barışa, demokrasiye, adalete ve özgürlüğe vesile olsun."

İLGİLİ HABERLER